Akdeniz’le Ege Arası 27 524 ADIM

Akdeniz’den alınan sular Ege’ye dökülüyor. Her yıl yinelenen Datça Çevre Koruma Derneğiyle Datça Belediyesinin ortak organizasyonu…

Bu bir özür töreni… Ege Denizi’yle Akdeniz arasında bir “kara kedi” gibi uzanmış ya Datça, kavuşmalarını geciktiriyor ya, üzerinde yaşayanlar olarak onu bağışlatmaya çalışacağız. Akdeniz’den doldurduğumuz testileri Ege’ye dökeceğiz. Tek öpücüklük buluşma gibi! Her yıl mayıs ayı başlarında yineliyoruz bunu. Bu kez biraz öne alındı, birkaç kutlama kesişmesin diye. 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü, Anneler Günü, Hıdrellez kutlamalarını toplumsallaştırdığımız için Nisan sonu Mayıs başı etkinliklerle dolu. Okulların yılsonu gösterileri de eklenince, bizim benzeri olmayan bahar yürüyüşümüz arada kaynayıp gidiyordu; değişiklik doğru bir karar. Üstelik baharın çılgın renkleri daha solmamışken… Yaz sıcakları da bastırmamışken diyeceğim ama bu yıl bahar ayağını sürüyor. Nisan’ın son haftasına girdik, güneşin nazı bitmedi. Önceki yıllardaki sıcak endişesi yerinde poyraz var. Aksi gibi de beş haftadır griple boğuşuyorum. “Bu nasıl grip” demeyin, uzmanlaşmış pratisyen hekimler, yetersiz donanımla “keçi gribi”ni yenemediler. Bildiğiniz gibi değil, yılların doğa yürüyüşçüsünün gözünde büyüyor o dümdüz, kolay mı kolay güzergâh. 

9,45 gibi toplantı yeri olarak kararlaştırılan Cumhuriyet Meydanı’ndayım. Daha önceki yıllarda buna gerek duymamıştım; ya konvoy evimin yakınından geçerken katılır ya da bir grup yürüyüşçüyle önceden hedefe ulaşır, geriden gelenleri beklerdik. Bu kez yazmak istediğim için hiçbir ayrıntıyı kaçırmamalıyım. Yaşamımız tümüyle teknolojinin eline geçip motorize olduğunda, yürümeyi öğrensinler diye kursa gönderilen çocuklara ders kitabı olur belki… Kim bilir?

Bu öyle böyle bir etkinlik değil, yerel yönetimin de katıldığı resmi bir yürüyüş bir kere. İkincisi, Yunan Adaları’nın da katılımıyla uluslararası bir niteliği var. Meydanda kümeler arasında dolaşırken, Türkçe dışında dört farklı dil çarptı kulağıma. Yüzlerin çoğu Datça’da görmeye alışık olmadığım kişilere ait, çevre il ve ilçelerden geldikleri belli. Ayaküstü laflarken belediye başkanımız Şener Tekcan’dan öğrendim İzmir, Manisa, Muğla, Marmaris, Köyceğiz’den de katılımlar olduğunu. Bir ara Avusturya’dan bir rehber öğretmenle tanıştırıldım, uyum sorunu yaşayan bir grup öğrenciyle yürüyüşe katılacaktı. Dahası da var: Hollanda’dan beklediğim Cemalettin Zeyrek de grubuyla oradaymış, sonradan öğrendim, ne yazık ki görüşemedik. Uluslararası demem abartı değil.

Meydan Yükünü Almaya Başladı

Bir de farklı spor disiplininden gelenler var. Örneğin bisiklet grubu, çok renkli donanımlarıyla göz alıyor. Aralarında yürüyüşten arkadaşım İstiklal de var, izin istiyorum, poz veriyorlar, fotoğraflarını çekiyorum.

Yürüyüşü tamamlama zorluğu çekenler için de bir çekçek hazırlanmış. Ben o araca verecek başka isim bulamadım; üstünde tentesiyle sıralar yerleştirilmiş traktörün çektiği bir kasa… Ortama daha uygun bir araç düşünemiyorum.

O günün benim için bir başka güzellik daha hazırladığını sonradan öğreneceğim: Çağdaş Marmaris Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni ve Cumhuriyet Gazetesi yazarı Mehmet Emin Berber, Şamata Dergisiyle tanışmamı sağladı. Dergi editörlerinden biriyle de tanıştıracaktı ama ne yazık ki karmaşada kaynadı gitti, dilerim bir dahaki sefere.

Bando – Mızıka Grubu

Bir anda gümbür gümbür bir zeybek havasıyla inledi meydan, davul-zurna ekibinin kılıkları da pek bir havalıydı canım. Günün anlam ve önemini düşündüğümde biraz fazla geldi mor gömlek siyah takım ama zevkler tartışılmazmış. Oynayanlar arasında birkaç kişi vardı ki halayın da zeybeğin de hakkını verdiler. Aralıksız fotoğraf çektim. Hele toprak rengi safari takımıyla bir genç hanım ve sakallı, bıyıklı, kırmızı gömlekli bir bey vardı ki bütün gün oynasalar izlerdim. Ne yazık ki her güzel şey gibi o da bitti, Akdeniz’in kıyısına yürüdük. Kaymakam, Belediye Başkanı, Datça Çevre Koruma Derneği kurucusu küçük birer konuşmayla testileri doldurdular. Tüm çevresi deniz olan Datça’nın iki yakasını bir araya getirmekten, bu ekonomik krizde bunu başarmaktan söz ettiler. Oysa benim gerekçem daha çekici:“Bir öpücüklük buluşma!”

Tüm çile basın mensuplarında, fotoğraf çekmek için ya bir buçuk metre aşağıdaki denize dalacaklar ya da doğru açıyı yakalamak uğruna denize düşmeyi göze alacaklar. Neyse, kazasız belasız atlattılar.

Daha söyleşiler tamamlanmadan meydan çıkışındaki yerimi aldım. Altı aylığım ya, tek makine bende ya, ön safların fotoğraflarını çekeceğim. Bekle ki söz bitsin. Baktım yürüyüş grubumuzdan işletmeci Ahmet de yürüdü. Sürüp duran keçi gribimi sordu. Soruyu soruyla karşıladım: Nöbetçi eczane biliyor muydu? Biliyormuş. Kendim fotoğraf peşinde koşarken ondan güçlü bir vitamin almasını rica ettim, kırmadı. Sonunda yola koyulduk. Kumluk Plajı’ndan geçip, Öğretmen Evi’nin oraya geldiğimizde durdurulduk. Gazeteci Mehmet Çil, çıkmış duvarın üzerine, kafile toplanınca fotoğrafımızı çekecek. Fırsat bu fırsat, hem de en öndeyim ya, bari kaçırmayayım, bir saniyeliğine de olsa ünlü olayım, dedim. Sonra yan yoldan Ahmet’e ulaşıp, vitaminimi aldım, ayaküstü bir tane attım ağzıma. Yoksa bacaklarım beni taşımayacak.

Sonunda yürüyüş, alışılmış temposuna ulaştı. Bir süre Belediye Başkanı ve A. Temizel’le söyleşerek yürüdük. Etkinliğin amacından, yürüyüşün güzelliğinden söz ettik. Çevrecilerin etkinliği ama asıl amaç tek tanrı “Turizm”e hizmet. Ne diyelim, yerini bulsun dilerim. Unutmadan, bu yıl etkinliğin on ikincisi gerçekleştirildi.

Bir ara Çevre Koruma Dernek Başkanıyla yürüdük. Bir yandan da Datça’nın sorunlarını konuşuyoruz. Söz döndü dolaştı, hâlâ tam teşekküllü bir hastanesi olmayışına geldi. Birileri daha katıldı. Düşündük, tartıştık nedenini bulamadık. Kimisi diyor ki, Datça’ya doğa yeterince torpilli davranmış ya, hastanesi-postanesi eksiksiz olursa öteki yöreler kıskanırmış. Kimine göre de Datça’nın havası yeterince sağlıklıymış, hastaneye ne gerek varmış? O ara çatlak sesli biri de çıkıp dedi ki: İktidar partisine oy çıkmadığı için cezalandırılıyormuş. Bakın siz şu saçmalığa; hükümet herkesin hükümeti, hiç öyle ayırım yapar mı!

Eski başkan Erol Karakullukçu’nun yaptığını öğrendiğim günlük yürüyüş parkurumuz Sevgi Yolu’ndan Denizliler Sitesi’ne doğru devam ediyoruz. Çetin koşullarla savaşmaya alışmış biz doğa yürüyüşçülerine hitap eden bir yanı yok, sürprizsiz, eziyetsiz. Akdeniz gittikçe uzağımızda kalıyor, derken bir dirsekle tümüyle arkamızı dönüyoruz. Saçlarında papatyadan taçlarıyla bir grup görüp, fotoğraflarını çekiyorum. Tam o sırada yolda kalanları toplamak için hazırlanmış çekçek arabası geçiyor yanımdan, sağına soluna asılmış 20 yaşını bile bulmamış yaşlıları görünce basıyorum deklanşöre. Kâh çiçeklerin, kâh katılımcıların fotoğrafını çekiyorum diye hep arkalarda kalıyorum. Denizliler Sitesi’yle Kızlan Köyü arasındaki o traktör yolu, her dönemeçte farklı güzelliklere gebe. Ekili alanlarda bile doğal bir yan var.

Kızlan Köyü yol ayrımında ilk yardım ekibi konuşlanmış, su dağıtımı yapılıyor, Ambulans da hazır. Korunmadayız anlayacağınız… Yorulanlar için bir başka otobüs daha hazırlanmış. Benim ayaklarımdan da sinyal gelmeye başladığı için şaşkınım ama elbette yürüyeceğim. Daha kaç km oldu ki?

Kızlan’dan geçerken, araç trafiğini engellemek için bekleyen jandarmalarla selamlaşıyoruz. Bu arada Belediye Başkan Yardımcısı Emekli Öğretmen Sami Bircan’la buluşuyor yolumuz. A. Soydan’la birlikte, Datça gerçeklerinden, güzelliklerinden söz ederek yürüyoruz. Datça’nın tüm dağlarını keşfetmiş olmamıza şaşırıyor biraz Sami Bey, çetin bir yüzey yapısı olduğunu biliyor çünkü.

Kızlan’ı geçtikten sonra yine kızılçam ormanına dalıyoruz, ama yine traktör yolundan. Orman dediğime bakmayın, etrafı dikenli tellerle çevrili, hem de kilometrelerce… Karabaş otlarının en canlı olduğu dönem, koyu pembe-mor arası renkleriyle sahiplenilme isteği uyandırıyor. Toplayıversem birazcık, diyorsunuz.

Kokusu ve Rengiyle Doğaseverlerin Tutkusu Karabaşotu

Akdeniz’le Ege’nin kavuşacağı Gereme Koy’una vardığımızda, öncü birliklerin çoktan geldiğini gördük. Siz bakmayın benim metin başlığında “27.524 adım” dediğime, adım ölçerim falan yok; km / adım hesabı yaptım. O konuda da kimseden doğru yanıt alamadım. Kimi 14 km’dir diyor, kimi 22 km’ye kadar çıkıyor. Ben ortalamasını esas aldım. Bildiğim tek gerçek, yolun dörtte üçünü tamamladığımız. Ayaklarımdaki sızı, inanılır gibi değil. Hadi sağlığım yerinde değil diyeceğim ama bundan ayaklarıma ne? Sırt çantam neredeyse boş, yine de ağırlığı altında eziliyorum. Her yürüyüşte yeni bir enerjiyle dolarken, bu kez boşaldım sanki.

Akdeniz ve Ege’nin Buluşma Anı

Davul-zurna ekibi yerlerini almış, çoktan programa başlamışlar bile. Belediye başkanı, dernek başkanı, yerel basının sorularını yanıtlıyorlar. Tek dert tanıtım! Oysa eminim ki Datça, günün birinde doğa sporları, sağlık turizmi ve sanat üretim merkezi olacak, yeter ki doğasına aykırı beklentiler içine girilmesin. Yakaköy’de kurulan, yontu- seramik üzerine ürünler veren sanat merkezi ilk adım.

Her kümede, avuç içi kadar Datça’da bunu nasıl başarıyorsak uzun süredir göremediğim bir arkadaşımla karşılaşıyorum, bol bol özlem gideriyoruz. Kafilenin tamamının toplanmasını beklemek yarım saatten fazla sürdü sanıyorum, sonunda toplanıldı. Şakalar, söyleşmelerle testiler boşaltıldı. Fotoğrafçılar en iyi pozu yakalama derdine, birbirinin üstünde. “Başkanım, bir poz daha lütfen… Başkanım, bu tarafa bakar mısınız?” Bir de baktım ki soğuğa falan aldırmamış, paçaları sıvayıp denize dalıvermiş M. Emin Bey. Biz Muzaffer Özgen’le didişip duruyoruz, daha iyi açı kapabilmek için. “Sana bir poz yetmiyor mu” diyor Muzaffer Bey. Elbette yeter de en iyisi hangisi, çekmeden nasıl anlayacağım?

Sonunda oradaki seremoni de bitti, yeniden yola revan olduk. Söyledim ya, çantam ağır geliyor, içinde sadece değiştirmelik giysilerim var oysa. A.Temizel’le yürüyorduk, onun aracılığıyla bir minibüse verdik. Tanıdığı biri olduğunu sanıyordum, plakasına bile bakmadım. Sonradan fellik fellik arayacağız.

Bu kez rüzgârı tam karşıdan alıyoruz. Zaten kemiklerimin ufalandığını hissediyorum, yüzümü gözümü sardım. Ahmet sataştı ama kim takar? Yol denize paralel… Rüzgâr bu kadar sert, ben de bu kadar halsiz olmasam doyumsuz bir güzergâh. İyi ki araç trafiğine izin verilmiyor, tozdan boğulurduk.

Harıplık’a ulaştığımızda, meydan çoktan yükünü almış, mangal dumanı altında kalmıştı. Yemeğe ne kadar düşkün bir toplumuz, her etkinliğimiz ona ulaşmak için sanki.

Önde Belediye Başkan Yardımcımız İnci Bilgin, Sağında Hızlı Yürüyüşçü Fehim Şavlı, yanında Kültür Müdürümüz Özlem Caner

Çantamı bulmak başlı başına bir serüven oldu, sonra kaptığım gibi deniz kenarına gittim. Ayakkabılarımı çıkardım ki… Aman Tanrım! Serçe parmağıma kan oturmuş. Bu kadar yürürüm, hiç başıma gelmemişti. O gün anladım ki, engebesiz parkurda yürümek daha zor. Ağırlık hep aynı kaslara yüklendiği, ayakların hep aynı bölgeleri ezildiği için sorunlara yol açıyor.

Ayaklarımdaki yangını söndürmek için denize daldım… Dizlerime kadar tabii! Yoksa o serinlikte yüzmek ne haddime. Mayomu almıştım oysa. Sonra uzandım çakılların üzerine boylu boyunca. İşte yaşamak bu. Deniz- güneş, daha ne isterim. İkisi birleşince nasıl sağaltıcı bir güçleri var, inanılır gibi değil.

Yürüyüş grubundan arkadaşlarımın yanına döndüğümde toparlanmışlardı, bu kez tepeyi aşarak dönecekler. Yürüyemeyeceğimi söyledim. Dolmuş-minibüs, bir şey bulurum elbet.

İki Renkli Yüz

Gerek kalmadı. A. Temizel’in eşi Zümrüt arabayla gelmiş, beni de almasını söylemiş Ahmet. Telefonla haber verdi. Kendimi korumaya alınmış gibi hissettim, içtenlikli bir minnettarlıktı bu. O duyguyu hiç sevmiyorum, dilerim ileride bunu anımsamam gerekmez.

Herkes Kesesinden Yesin İçsin Saltanatım Var Benim

Halat çekme, çuval yarışları, zeybekler sürüyorken meydandan ayrıldık. Zümrüt’le ilk kez bu kadar yakınlaşıyoruz, onun ilgi alanına girmiyor yürüyüş. Dışarıdan görüntüsü ele vermiyor ama oldukça sıcak, sevecen bir insan olduğunu gördüm.

Bir kez daha doğayı beklentilerimize alet ettik, bize nasıl katlanıyor; bilmiyorum.