Mehtap Gezisi Değil Doğa Yürüyüşü ALAVARA

Datça doğa yürüyüşçülerinin dört vazgeçilmezinden biridir Alavara. Diğerleri Karadağ (724 m.) Kocadağ (746 m.) ve Domuzçukuru. Yılda birkaç kez “yerinde duruyorlar mı” diye gidip yoklarız. İnanın bu tümce boşluk doldurmak için yazılmadı. Son yıllarda koca koca iş makinelerine direnemiyor o mağrur dağlar, bir bakıyorsunuz vadiye inivermiş başları, ya da iki böbrek, bir karaciğeri alınıvermiş. Ama daha yazının başında tadınızı kaçırmak istemiyorum, belki sıra ona da gelir.

Farklı Bir Alavara Yürüyüşü

Dağlara tırmanabilmek için uygun hava koşullarını bekleriz, Domuzçukuru’na yürüyeceğimiz günü lodos belirler ama Alavara dost kapısı gibidir, ne zaman gitsek kolları açık bekliyor olur. Koşullar zorlayıcıysa, grupta “ürkütmemek, etkilemek” istediğimiz yeni biri varsa, ilk aklımıza düşendir. Duruma göre çoğu kez Datça’ya yakın olan yol ayrımdan saparız. Aracımızı sapağın başındaki kaynak çeşmesinin yanında bırakır, Kızılçamların arasından bakımlı traktör yolundan tatlı bir eğimle, kıvrıla büküle yürürüz. Arada bir tel örgülerin arasında tutsak olmuş bir doğa parçası görürüz, içimizde bir sızı! Yitirilmiş bir organın acısı. Biraz daha ileride daha büyük bir acı bekliyordur bizi: Doğanın ırzına geçilmiştir. Duvarların taştan oluşu, eylemin kandırmacası. Büyük harcamalar gösteren düzenlemesinden, kuytularda oluşturulmuş localarından eğlence amaçlı olduğunu anlarız. Doğanın usulca ele geçirmeye başladığı ortamda bir yazı: “Özel mülktür. Sürekli uydudan izlenmektedir!” Bize komik gelir nedense. “Çişinizi falan yapmayın, uydudan bir yerinizi görürler” diye bir ses duyulur; yavandır ama hepimiz güleriz. Sonra biri neşemizin içine eder: “Belki de doğal yöntemlerle oluşan son oksijeni soluyoruz.” Bir başkası hemen toparlar: “O halde tadını çıkaralım. Gerçekleşecek olan kaçınılmazsa, keyif almaya bakacakmışsın.”

 Ne de olsa edilgin bir toplumun bireyleriyiz. 

Toprağa gömülmüş o yatırımın sağını solunu yeni gelene gösterdikten sonra yeniden yola koyuluruz. Kıvrıla büküle inişe geçen yolun iki yanında, yine kızılçamlar… Düzlüğe indiğimizde sağ yanımızda yer yer fundalık, yer yer çıplak, masum bir tepecik görürüz. İlgi çekici bir yanı yoktur ama biliriz ki arkasındaki tepede Alavara Kalesi’ni saklamaktadır. Elimizi yüzümüzü kollaya yırttıra ikinci tepenin eteklerine varırız. Bazen yardımlaşarak, bazen insan zinciri oluşturarak tırmanırız. Hâlâ Alavara Kalesi’nden eser yoktur. Yeni gelen onca zahmete bir anlam veremezken, neredeyse ip merdiven gerektiren yamaca tırmanmaya başlamıştır bile. “Buraya çıkmanın daha kolay bir yolu yok muydu?” diye sızlanmaya başlamışken Alavara Kalesi’nin yıkıntıları arasında bulur kendini. Yeni gelenin soruları biter mi? “Neden buralar delik deşik?” Anlatırız:“Gömü arayanlar kazıyor.” “Ama neden korumaya alınmıyor?” Yine yanıtlarız: “Burası sit alanı!”  “Öyleyse neden hiçbir önlem yok?”

Kaleye Tırmanıyoruz. 21. YY Son Kale Fethini Sırt Çantalarıyla Yaptık

Bakarız ki soruları bizi aşıyor, çevrenin güzelliğiyle oyalamaya çalışırız. Kalenin alt tarafı denize bakıyordur; kuş uçuşu 100 metre. Sağ yanımızda masum görünen başka bir tepecik. Kalenin işlevsel olduğu yıllara gider, savunmaya ne kadar elverişli olduğunu konuşuruz bilgiç bilgiç. Sonra da çok şaşırtıcıymış gibi yeni bir soru çıkar karşımıza. “Biz, bir sırt çantasıyla tırmanmakta zorluk çekmişken dört yanı sarp o tepeye nasıl malzeme taşınmıştır acaba? … Ya böyle sarp bir yerde yaşam sürdürmek!”

Eh, bunca felsefeden sonra bir kahvaltıyı hak ettiğimizi kabul edersiniz değil mi? En az dört çeşit böreğimiz, hepsi de ev yapımı ve endemik bitkilerden. Kekimiz, krepimiz bile yoksa ayıp bize! Termoslarda da çayımız…

Daha çantaları bile toplamadan grup başkanı Temizel ayaklanmıştır, güçlükle yetişiriz ardından. Yamacın bitiminde yabanmersini koridoru… Eğer mevsimiyse yürüyüş falan unutulup yaban mersinlerine dalınır, değilse yirmi dakikayı bulmadan denizdeyizdir. Eğer yeni gelen bizden biriyse yeni sorularla bunaltmaz, bizimle birlikte toplar sahildeki çöpleri, eylemin doğruluğundan emin olmadan yakmamıza yardımcı olur. Hepimiz de biliriz ki deniz atmıştır o molozları, denize onları layık görenlerin kulaklarını çınlatırız. Eğer yabancı biriyse, denizin şeffaf güzelliğine dikkatini çekeriz, içilebilecek duruluktaki temizliğine. Aynı bölgedeki koylardan birinde dalga varsa ötekinde yoktur nasıl olsa. Birinden birinin kollarına bırakırız kendimizi. Denizde kaldığımız sürece özgürüzdür de kıyıya çıkar çıkmaz hızlı çekim yine başlar. Çarçabuk azıklar çıkarılır, yenir, içilir; yola revan olunur.

Güneşin Sızamadığı Ağaçlık

Alavara’daki ağaçların şekillenmesi, yapılanması planlanmış gibi; iç içe geçmiş dallarıyla resmen çadır oluşturmuş, gir altına kışı geçir. Biraz daha yürüdüğümüzde ekili alanlara geliriz. Mevsimine göre domates, soğan, patates, hatta karpuz! Çiftçiler oralardaysa, ikram da ederler, kendimiz de toplarız. O yolun üzerinde ekili alanların, çevrilmiş toprakların, servi ağaçlarının sonunda bir ormancı dostumuz var, adı İbrahim, soyadını bilmiyorum. Teklif bile beklemeden dalarız bostan evinin kapısı önündeki çardağa. Çünkü daha önceki tanışmamızda bu hakkı tanımıştır bize. Kaynak çeşmesinden su içer, elimizi yüzümüzü yıkarız. Kapının önündeki odun ateşiyle ısınan semaverinde her zaman sıcak su vardır. Eğer tarlaya gitmemişse hemen çayı demler. Ben oradaki çayın sırrını araştırdım ama bulamadım, galiba keramet suda! Ne kadar içsek kanamayız. Ormancı dostumuzun yüzünde tek tüy oynamaz, babanızın çiftliği mi burası demez. Sohbeti, çayından da tatlıdır, onun için kuralları birazcık esnetir, molayı uzun tutarız.

İlk uğradığımızda, anayola en fazla kırk dakikalık yolumuz kaldığını söylemişti, biz iki saate yakın yürüdük. Üstelik güzergâhın asıl zorluğu ondan sonra başlamıştı. Gerçi hiçbir zaman tırmandığımız dağlarla, Domuzçukuru’yla kıyaslanamaz, ama tırmanışlarla, dönemeçlerle hatırı sayılır bir yürüyüştür; hele de yeni katılan için! Aklımız sıra belli etmeyiz ama dilimizi tutmak pek de kolay olmaz. Bizim avantajımız, yokuşu tırmanınca zorluğun biteceğini bilmemizdir. Yeni gelene son sürprizimiz Tekesuyu Mağarası’dır. Şaşkınlığını düşünmek, ayrıcalıklı keyfimizdir.

Yabani Mersin Yemişi

Eğreti ahşap merdivenlerden indiğimizde ışıkla bağımız kopar. El fenerlerinin rehberliğinde bir sahanlık, sonra yeniden merdivenler… Her yer yarasa pisliği. Tekeler sahiden inip de orada su içebiliyorlarsa saygıyı hak ediyorlar bence. Bir keresinde ışıldakla gittik, yine de suyu göremedik. Gerçi bunun nedeni biraz da grup başkanımızın şarjı bitmek üzere olan bir ışıldak getirmiş olmasıdır ya, neyse. Taş atınca gelen su sesi dışında suyun varlığıyla ilgili başka delil bulamadan çıkarız dışarı ama derin olduğu tartışılmaz. Belli belirsiz sesten de akış olduğunu tahmin ederiz. Bir keresinde de tam ben geçerken, arkadan birinin daha yürümesiyle köprümsü tahta kırılınca zor anlar yaşadım, laf aramızda. Sonradan o tahtanın onarıldığını gördük. Birileri ilgileniyor demek ki.

Kaleyi Aldığımız Gibi Bıraktık

Tekesuyu Mağarası, yolun sonu. Biz ilk ayrımdan döndüğümüzde grup başkanımız aracını getirip park ettikten sonra bir başka araçla dönüp bize katıldığı için yolun sonunda sadece onun kamyoneti vardır. Hepimiz sıkış tepiş tek araca doluşur, yola koyuluruz. İlk ayrımda aracını bırakanlar kendi araçlarına geçerler.

Böylesi sinameki yürüyüş sonrasında da elbette zafer sarhoşluğu silik oluyor.

Temmuz sıcağı bastırınca vazgeçmek zorunda kaldığımız işte buydu: Bir eylem değil, bir tutku. Birbirimize ulaştığımız her yerde, “Bari gece yürüsek” diyorduk da bir türlü gerçekleştiremiyorduk. Sonunda içimizdeki engelleri yıktık. Sponsorumuz, rehberimiz, grup şefimiz, kısaca yürüyüşten sorumlu devlet bakanımız Ahmet Temizel’den haber geldi: “Bu gece yürüyoruz!”

Gece Yüküyüşü Başlangıç Fotosu

Temmuzun 24’ü, hem de dolunay! Akşam sekizde her zamanki gibi belediye binasının önünde buluştuk. Araçlara doluşup, Aktur yönünde yola düzüldük. Seramik sanatçısı Neval Çavlin’in evi yolumuzun üstünde, geçerken alacağız. Onun dışında biz değişmez dörtlü: A. Temizel başta olmak üzere emekli yargıç Yılmaz Akten, emekli astsubay Selahattin Altınbaş, Selçuk Arslan ve eşi Perihan Hanım, polis kızımız Tayibe Yılmaz ve birkaç günlüğüne misafir gelmiş kardeşi Sinan, bir de Besime Angın. Bu kez heyecanımıza biraz da gizem katıldı.

Fire Vermeden Bitirebilecek miyiz Bakalım

Kaynak çeşmesinin orada araçlardan indik; A. Temizel ile Selahattin Bey iki araçla çıkış yerine yollandılar; ikisiyle gidip biriyle dönecekler. Bizim beklemeye sabrımız yok, yola koyulduk. İkisi de öyle iyi yürüyüşçüler ki nasıl olsa yetişirler.

Böyle bir güzellik olamaz. Gün boyu kavuran temmuz sıcağından sonra hava, serin bir limonata gibi, ay ışığı gündüzü aratmıyor. Başlangıçta ayı ya da domuz çıkarsa diye tedirgin olan Perihan Hanım’ı tutana aşk olsun. Ayakkabılarındaki fosforlar, uçuşan ateşböcekleri gibi. Tayyibe’yle Neval, çoktan oksijen sarhoşu, şaklabanlıkta birbirleriyle yarışıyorlar. Sık sık deklanşöre basıyorum ama hepsi el kararı. Gece için ayarlanmış özel bir makine olmadığı için objektiften görüntü belirlemeye mehtap yeterli olmuyor. Flaş ışığında bir an görüntü beliriyor, sonrası… Ama sonradan izlerken bayıldım.

Bu fotoğraf tutkusunu Selahattin Bey’den aldım, nedense daha önce gereksiz görüyordum. Ya da fazladan bir tespit anlamsız geliyordu. Ne yazık ki sevgili eşi Mürsel Hanım hâlâ aramıza katılmaya başlamadı. O günden sonra ilgisini çekmez sanıyorduk ama sabırsızlandığını söylüyor Selahattin Bey. Bizim mantığımızdan bakarsanız, trafik kazası geçirenin de evden çıkmaması gerekir.

Fikrin kimden çıktığını anımsamıyorum ama eminim Tayyibe’den çıkmıştır, en hınzırımız o çünkü. Dedi ki, “Fenerlerimizi çenemizin altına tutarak, korku filmi oluşturabiliriz.”

Seramik sanatçımız, her zamanki estetik kaygısıyla karşı çıkıyor: “Yok ya, kırışıklarımız ortaya çıksın değil mi?”

Bakmayın öyle dediğinde, yüz yaşında bile güzel kalacak kadınlardan o.

Herkes Hoşnut, Yüzler Gülüyor.

Öneri kabul ediliyor, makineyi Sinan’ın eline tutuşturuyoruz; çünkü o çok genç, fenerle menerle korkutucu görüntü veremez. Resme bakınca gördüm ki Neval’in sözü pek de etkisiz kalmamış, hile yapmayan tek kişi emekli yargıcımız!

Korkunc Olmaya Çalisiyoruz

Alavara Kalesi’ne uğramamız elbette söz konusu bile değil, doğru denize ulaşıyoruz. Her zamanki zenginlikte olmasa da yine yanımızda bir şeyler var: Çayımız, sigara böreğimiz, meyvemiz. Bazılarımız denize koşuyor. Bizi gören yıllardır denize hasret sanır, oysa bakmayın “yarımada” dendiğine, Datça’nın dört yanı deniz. Telaşın nedeni tam on ikide denizde olmak… Anı ölümsüzleştiriyoruz. Göz kararı flaşlar patlıyor. Benden başka bir de Selahattin Bey’de fotoğraf makinesi var.

Dönüşte, gündüz güzergâhından değil, denize paralel yürüyoruz. Size bir uyarım var: Böylesi mehtaplı gecelerde denize bu kadar yakın olmayın. Hele ki böylesi tüm yapay ışıklardan uzak gökyüzü, deniz, doğa ve sonsuz bir sessizlikte! İnsanı baştan çıkarıyor; durup dururken şarkı söylemek, dans etmek gibi istekler uyandırıyor.

Sonraki bölge son derece tehlikeli: Düşünsenize iki yanı karpuz tarlası olan bir yoldan yürüyoruz. Ay ışığında parlayan karpuzlar nasıl ayartıcı bilemezsiniz. Bizde bir suç yok, adını vermek istemiyorum siz anlarsınız onu; çete başımız gidip bir karpuz koparıyor, bizim tek suçumuz ikram edilen dilimleri kabul etmek. Hak verin lütfen, gecenin o saatinde dalından kopmuş karpuzdan bir dilime kim karşı koyabilir? Bari aramızda iki yasa insanı olmasaydı!

Tayyibe anında tavrını koyuyor: “Suna Abla, çek bunların resmini, delil olarak kullanacağım!”

Bu arada belirtmeliyim, Tayyibe çok yönlü sporcudur, aynı zamanda sörf de yapıyor.

Karpuz Hırsızını Belirleme Fotosu

Peşi peşine basıyorum deklanşöre ama ne yazık ki Datçalılar öyle ayaküstü yenen bir karpuzu hırsızlıktan saymıyorlarmış, “Göz hakkı” diyorlarmış. Yine de alacaklı olduğunu düşünen varsa gidip Ahmet’in ofisinden tahsil etsin, yerini herkes bilir nasıl olsa.

Biraz ileride dolu dolu, tok sesli köpek havlamaları bazılarımızı hizaya sokuyor. Yine çete başımız öne çıkıp, “Benimle kavgalı olacak köpek tanımıyorum” diyor, Karadenizli oluşunu belli belirsiz sezdiren şivesiyle. Köpek korkakları Ahmet’le can ciğer! Ben onlardan değilim, grup şefi kadar olmasa da köpeklerle de tüm hayvanlarla da hiçbir alıp veremediğim olmadı. Küçüklüğümde bir köpek kazası geçirmiş olmama karşın.

Ormancı dostumuzun bağ evinde elbette ki hiçbir kıpırdanma yoktu, uğramadan geçtik. Köpeklerden biri bizi korumaya aldı. Bir süre yanımızda yürüyor, sonra ağaçların arasında koşturuyor, sağı solu kolluyor, sonra yeniden yanımıza dönüyor. Ekru tüyleriyle iri bir köpek. Selahattin Bey cinsini söyledi ama unuttum şimdi. Ardı ardına resimlerini çekiyorum, bizi sahiplenmeye çalışmasındaki içtenliği… Açtır da şimdi o! Bu dağ başında ne bulup yiyecek? Gündüz yürüyüşünde olsak, patlayana kadar besleyecek bir şeyler olurdu çantalarımızda…

Birden çantamdaki krakerleri anımsıyorum. Şekerli olsaydı hayvana zarar verirdi, ama değil. Bu arada o, yine keşif gezisine çıkmış, adını bilmiyorum ki çağırayım; peşinden koşturuyorum.

Sakın tanımadığınız bir köpeğin peşinden koşturmayın, çok yorucu. Onu yakalamaya çalışırken göbeğim çatladı, dilim bir karış dışarıda ama inanın buna değdi. Nasıl keyifle yiyor. Elimle besledim, her kırıntının hakkını verdi. Keşke daha çok krakerim olsaydı.

Gönüllü Korumamız

Yamacı tırmanıp inişe geçtiğimizde sanırım yakınlarda bir yerde domuzlar vardı, koruyucumuz çıldırdı çünkü. Gruptan kopmuştum, ürktüm biraz. Gecenin böyle bir etkisi var, en küçük bir değişiklik psikolojinizi de değiştiriyor.

Öndekilere yetişmek için sakıncalı bölgeden geçmem gerekiyordu, durup bekledim. Arkadakiler yetişesiye koruyucumuz da geri döndü.

Aracımızın yanına geldiğimizde saat üçü bulmuştu, korumamız hâlâ yanımızda. Herkes evlat edinmeye gönüllü ama götüremeyiz, bir sahibi olduğu ortada, görevi olduğu da…

Aracımıza binip oradan uzaklaşırken hepimizin içinde, köpekten korkanlar da dâhil, bir dosttan ayrılmış olmanın hüznü. Ortak karar aldık, yolumuz oralara düştüğünde yeniden görmeye çalışacağız.

Bize böylesi güzel duygular yaşatan “Gece Yürüyüşü”nü bir daha gerçekleştiremedik. Yaz boyu Datça, gün içinde, yüzmeydi, dalmaydı, sörftü, balık tutmaydı;  öyle çok ayartanlara gebe ki geceye enerjimiz kalmıyor. Dilerim bu yazıdan sonra o ayrıcalıklı duyguları anımsar, yinelemek için fırsat yaratmanın yolunu buluruz.