İskenderiye Dörtlüsü-2 BALTHAZAR

Lawrence Durrell

Lawrence Durrell, 1912 yılında Hindistan’da doğdu. Genç yaşta İngiltere’ye geldi. Dışişleri Bakanlığında ve Kıbrıs Hükümetinde görev aldı. Yapıtlarında Yunan kültürü ile Akdeniz manzaralarının etkisi görülür. İskenderiye Dörtlüsü Durrell’ı üne kavuşturan yapıttır.

Evet, o ayrıntıların üzerinde duruyoruz, sense onların korku verici keskin ağızlarını bir edep perdesiyle gizliyorsun; yalnızca insanı yakından tanımak isteyene yararı olacak şeyler yok olmaz; insan ruhunun gelişmesi için bu tabloların ne kadar yararlı olduğu konusunda bir şey bilmiyorsun, belki de salt bu konular üstüne yazmak isteyenlerin aptalca çekingenlikleri yüzünden bu bilgi dalında böylesine kör cahil kaldık. Saçma sapan korulardan bir türlü kurtulamayan bu adamlar en budala birinin bile bildiği çocukça şeyleri tartışıyorlar, insan yüreğine cesaretle el atıp onun devsel özelliklerini gözümüzün önüne sermeyi göze alamıyorlar.                                                                                                                                               Çağdaş edebiyat artık önümüze Üç Birlik diye bir şey çıkarmıyor, bu yüzden ben de bilime yöneldim, biçimini göreceli önermesinden alan dört –katlı bir romanı tamamlamaya çalışıyorum.

                                                                                                                                                             L.D/Ascona, 1957

S:16) Bir insanla ilişkili doğruyu arıyorsan, en son başvuracağın yer onun günlüğü olmalı.

Gökyüzünde ters dönmüş durumda kentin tam –ölçek serabını gördü, sanki toz rengi ipek üzerine yapılmış bir resme benziyordu, titre ve ışıklı; ama en ince ayrıntılarına kadar görünüyordu.

Pursewarden bir keresinde yazma sanatından söz ederken, bana yaratı sırasında duyulan acının, sanatçılarda, tam anlamıyla delilik korkusundan geldiğini söylemişti;

S:20) En iyi yanıtlar hep mezarınötesinden gelir.

S:23) O eğer birini ‘sevdiyse’ Pursewarden’ı sevdi. ‘Bu ne demek?’ Nessim’in, yani evlendiği adamın kıskançlığından onu korumak için seni yem olarak kullanması gerekiyordu. Pursewarden’ın onu zerrece iplediği yoktu- işte aşkın yüce mantığı böyledir.”

S:24) Kentlerin orospusu bu kentten çöl, minare, kum, deniz kendimi nasıl kurtaracağım.

S:51) Ağaçların su arayan kökleri gibi birbirlerini arayan bin karşılıklı konuşma – parlak gülücülerin ardında, gözlere bastırılan ellerin ardında, kötülüğün, coşkunlukların, doygunlukların ardında yaşamların gizli anlamı.

S:56) Bencillik öyle bir kaledir ki, conscience de soi-meme (kendi kendinin bilinci) bir asit gibi, o kalenin içindeki her şeyi eritir. Aslında gerçek haz, vericiliktedir.

Clea tutkusuz sevemeyecek kadar soylu bir insandı; ama öte yandan, yılda ancak bir kez konuştuğu birini sevebilecek kadar da yetenekli.

S:59) Aşkın nedenleriyle deliliğin nedenleri aynıdır, yalnızca dereceleri değişiktir.

S:61) Özgür davranışta ahlaksal niteliği soyutlamak güçtür. Sonra, insanın kendinden daha az bilgisi olan biriyle sevişmesinde onu ayartmanın, onu tutkuları üreten çamurun içine –şiirlerle, Tanrı kuramlarıyla birlikte – çekmenin bilincinden doğan ayrı bir haz vardır. Belki de yargıda bulunmamak daha akıllıca olur.

İskenderiye Kütüphanesi

S:64) Ben karşılıklı anlayıştan söz ediyorum, bu anlayış içinde, umduğum gibi olursa aşk başlayana kadar aşkın yerini tutabilecek bir dostluk ve yakınlıktan söz ediyorum. Elbette seninle yatacağım – ama ben bir aşık, sen bir dost gibi.

S:66) Bu işi yapmakla birbirimize neyi kanıtlamış olacağız – ya da yapmamakla- yani hiç sevişmemekle?

Birbirimize ilişkin bu doğruyu bize ancak gövdesel aşk edimi söyleyebilir.

S:69) Aşk siper savaşı gibi bir şeydir –düşmanını göremezsin, ama orada olduğunu bilirsin, en iyisi başını siperden hiç çıkarmamaktır.”

S:80) Nice zamandır bir kölelik simgesi olarak gördüğü o çirkin peçe, bir zamanlar çarpıcı bulunan güzelliğin yıkıntılarını saklayan bir sığınak olmuştu.

Tutkularının büyük gelgitini bu dar alana sığıştırdı. İlişkiler dünyasının üstesinden gelinmeliydi, bir erkek gibi cesaretle bunun üstüne yürüdü.

S:92) Destansı yaratık put gibi duruyordu, parlak gözü faltaşı gibi açılmıştı, sanki sırtına binen bu yepyeni korkunç zekayı anlamaya çalışıyordu; sonra eti bir titremeyle dalgacıklandı –insan dünyasıyla hayvan dünyasının böylesine çarpışmasın – dan doğan korku gelgitleri. Atla binicisi sanki bir yontu için poz verirmişçesine dalgın dalgın duruyorlardı.

S:93) İki saat sonra Naruz döndüğünde at terli, mahzun ve yorgundu, ancak soluk alabilecek, ayağını kederle yere vurabilecek kadar savaşma gücü kalmış, teslim olmuştu. Naruz’un kendisi de çılgınca yorgundu, sanki bir fırının içinden geçmiş gibi kamaşan, kan çanağına dönmüş gözleri, gerilimi seyreyen yüzü kavganın amansızlığına tanıklık ediyordu.

S:102) İnsan, bir kadın olarak (tutkusu uygun gördükten sonra) bir kocayı aldatma konusunu iki kez düşünmez; ama Nessim’i aldatmak çekmeceden para çalmak gibi bir şeydi.

S:103) En basit, en açık davranışlar –kent kitaplığına uğramak gibi, bir alışveriş listesi gibi, bir kartın üzerine yazılmış not gibi– duygusal kötürümlükten kaynaklanan bir kıskançlığın gözüne anlaşılmaz görünüyordu. Nessim’i Justine’in istekleri bitiriyordu, Justine’iyse Nessim’in gözlerinde yansıdığını gördüğü kuşkular, kendisinin omuzlarına bir atkı koyarken gösterdiği sevecenlik. Sanki Nessim boynuna bir ilmek geçiriyormuş gibisine geliyordu.

S:104) “Gerçek, doğası gereği, değişen bir şey. Bir keresinde Naruz bana çölü sevdiğini, çünkü orada insanın ayak izlerini rüzgârın mum gibi üfleyip sildiğini söylemişti. İşte ben gerçekliği böyle görüyorum. O zaman doğruyu nasıl yakalayacağız?”

S:119) “Pursewardan’a gelince, o da Rilke gibi, hiçbir kadının Kadın denen toplama bir şey eklemediğini düşünüyordu, doygunluktan sonra düş gücünün zenginliğine- sanatçının asıl ustalik alanına- sığınmıştı.

“Ben de onun –kendi yazdığı gibi- ‘yaşamın tekerlerinden sıçrayan çamurlar’dan bıktığı kanısındayım. Çamurları elinden geldiğince kazımak, kendisine çekidüzen vermek için çok çalıştı. Şimdi de kendisinin güldürü yoluyla aştığı bir kişiliğin bataklı ucu olan Justine gibi birinin sorgularını, heyecanlarını mı yüklenecekti yani? ‘Aman Tanrım, olamaz!’ diyordu kendine. Ne bulada olduğunu görüyor musun?”

S:120) –aslında kitabı çok sevmişti. Ama Justine’e saldırırken o kitabı sopa olarak kullanıyor, eski kocasını ‘belinde küflü kompleks tomarıyla can sıkıcı bir ruhçözüm zindancısı’ olarak tanımlıyordu.

S:123) “Bir keresinde odasında bir Arap orospu yakalayan Justine (Pursewarden banyoda ıslıkla Donizetti’den bir parça çalarak tıraş olmaktaydı), kıskançlık yerine merak duyduğunu görünce çok şaşırdı. Yatağın üstüne oturup zavallı kızın kollarını yastığa bastırarak, sevişirken neler duyduğunu sorgulamaya başladı. Kuşkusuz orospu çok korkmuştu. Ağlayıp sızlamaya başlayan yaratığı Justine habire, ‘Kızmadım,’ deyip duruyordu. ‘Merak ediyorum. Bana yanıt ver.”

S:124) Sonra (dinle) bence cinsel ilişkinin gövdesel değil, ruhsal bir ilişki olduğunu bilen çok az kişi var. İnsanların o biçimsiz çiftleşmeleri, bu gerçeğin biyolojik açımlamasından başka bir şey değil.

S:146) Bu inatçı, önemsiz, elimizden kaçmış olayları, insansal varoluşumuzun bu gizlice değiştirilmiş çokuklarını bir anahtar gibi kullanabilirsin- ya da istiridyeyi açacak bir bıçak gibi: İçinde bir inci bulur muyum acaba? Kim bilir? Ama onlar bir yerlerde kendiliklerinden vardırlar, bir dorunun ‘ağzımızdan kaçıveren’ kırıntıları olarak.

Lawrence Durrell

S:151) Anılarımla dolu olan o kent, yalnızca yazıya geçirilmiş zamanın her istasyonunu işaretleyen büyük adlarla süslenmiş tarihimizin gerilerine doğru değil, aynı zamanda yaşayan şimdinin –deyim yerindeyse- kendi çağcıl insanları, soyları arasında ileri geri deviniyor; dinin ya da bilimin türettiği, yan yana geldikleri zaman yerde kocaman bir denizanası gibi yatan bugünkü İskenderiye’yi oluşturan küçük küreler arasında deviniyor. Arkasını tuzlu Mareotis Gölünün aytaşı aynasına, onun ötesinde uzanan (şimdi ilkyaz rüzgârlarıyla ipek gibi tozuyup atlas kum tepecikleri oluşturan, bulut kümeleri benzeri değişken biçimli, olağanüstü güzel) çölün bitimsizliğine dayamış, önüyse denize uzanan kurşun rengi bir burunda kentin istemiyle rastlantısal biçimde birleştirilmiş topluluklar çevreden yalıtılmış olarak yaşar, birbirleriyle ilişkide bulunurlar –Türkler Yahudilerle, Araplar, Kıptiler, Suriyeliler, Ermenilerle, İtalyanlar yunanlılarla. Bir buğday tarlasını rüzgar nasıl dalgalandırırsa, parasal işlemlerin ürpertisi de hepsini öyle dalgalandırır; törenler, düğünler sözleşmeler onları birleştiren, ayıran şeylerdir. Ray oldukları kumla dolu eski tramvay yolundaki durak adları bile bu kentin kurucularının unutulmuş adlarını yankılar – ta İskender’den Amr’a kadar buraya ilk ayak basan bütün ölü kaptanların adlarını, etle ateşin, para sevgisiyle gizemciliğin kargaşasının tohumunu atan bütün kurucuların adlarını yankılarlar. Dünyanın başka neresinde böyle bir karışım bulabilirsiniz)

S152) Karanlık bastığı, ak kentin parklarının, yapılarının binlerce şamdanı yandığı, radyolar Kafkas ya da Fas müziğinin büyülü, yumuşak, ritimlerine ayarlandığı zaman Afrika’nın boynuzuna demirlenmiş uyuyan büyük billur bir gemiyi andırır –elmas, sedef parıltılı ışık çubuklarına benzeyen yansımaları birbirine dolanarak ak savaş gemileriyle dolu limanın yağlı sularına inerler.

S:154)Sitna Miriam şenliklerine herkes katılır, herkes koşar, hatta Müslüman nüfus bile gelirdi, çünkü ne de olsa İskenderiye Mısır’dır. Bütün renkler bir arada yaşar.

S:167) Üstündekileri gevşetti, kirli yatakta o kocaman etli taş bebeği yavaş yavaş sıkıştırmaya başladı, güçlü elleriyle onun bedeninden, belki de başka – daha çok sevilen –birinden tatlılıkla elde edebileceğini düşlediği tepkileri almaya çalışıyordu. Boğuk boğuk fısıldadı:

-Konuş anacığım. Ben yaparken sen konuş. Konuş.

Bu koca beyaz tırtıl gövdesinden – belki de gece tavuskelebeği kadar az rastlanan- olağanüstü bir imge, Clea’nın güzelliğini sıkıp çıkarmaya çalışıyordu. Ah ama en sonunda orada uzanmak, vasiyetsiz ölen arzuların ağlayan yıkıntıları arasında eski bir boya tüpü gibi sıkılmak ne korkunç, ne güzeldi: Kendisi, kendi içindeki erkekliği kişisel bir düşün –Clea düşünün – çocukluk kadar gelip geçici, en az onun kadar gönül kırıcı yalnızlığına geri püskürtülmüştü.

Ama Naruz’un işi yarıda keilmişti, evet; şimdi Notlar’dan bu sahneleri okurken belleğimden çıkıp gitmiş bir şei anımsadım: pis bir kulübenin içinde yatakta yatan bir kadın – bir erkek, onlara yukarıdan bakan, yarı sarhoş, sırasını bekleyen ben. “Münasebetsizce karıştıkları korkunç bir kazanın kurbanıymışlar gibi yatıyorlardı, sanki insanlık tarihinde böyle saçma bir deneyim, böylesine tuhaf bir iletişim yolunun ne biçim bir şey olduğunu anlamaya çalışmak zorunda kalan ilk çift bunlardı.“

Sonra, Naruz’un kollarında yatan şu ‘kara çalı saçlı’ kadında acaba Clea ya da Justine –kendilerinin bu ana  – imgesinde, şu paralaşmış ette –kendilerini tanırlar mıydı? Naruz cinsel haz için kiralanmış bu kart bedenden büyük bir susuzlukla Clea’yı içiyordu –tıpkı benim de yalnızca Justine’i içmek istediğim gibi. Bir kez daha “Afrodit’in sert, ahmak, ilkel yüzü!”

S:168) Evet, ama insan susuzluğunu böyle de söndürebilir –yatağına bir dişi ifrit alarak. Daha sonra Naruz neredeyse dayanılmaz bir rahatlamadan içi kabararak, deli gibi ne yaptığını bilmeden karanlık sokaklarda dolaştı. Canı şarkı söylemek istiyordu. Gerçekten de o anda Clea’yı büsbütün unuttuğu söylenemese bile, gerçekleştirdiği eylemiş hiç değilse onu Clea’nın imgesinden kurtardığı ileri sürülebilir. Ondan tümüyle arınmıştı –hatta şu anda ondan nefret etme cesaretini bile kendinde bulabilirdi. Aşk işte böyle bir iki kutupludur. ‘Gerçek’ aşk.

S:185) Buna şu yüzden büsbütün inanamam… ne yüzden? Gövdesini işkence aletine bırakırmış gibi bana bırakırken, “Seni seviyorum,” sözcüklerini mırıldanabilen bir kişinin dudaklarının öpüşündeki nitelik buna inanmamı engeller. Elbette, elbette. Aşk konusunda ben uzmanımdır – her erkek kendisini uzman olduğuna inanır; ama özellikle İngiliz erkekleri. Bu bakımdan dostumun sözleri değil o öpüşleri mi inanmam daha doğru olur? Olanaksız, Balthazar yalan söylemez…

Doğası gereği aşk bir körlük müdür? Hiç kuşkusuz Justin’e sahip olurken onun beni bir başkasıyla aldatabileceği düşüncesini kafamdan uzaklaştırmaya çalıştığımı biliyordum –kim yaklaştırır ki? Kabul edilemeyecek kadar acı bir gerçekliktir bu, oysa yüreğimin en gizli köşesinde onun bana sürgit sadık kalamayacağını çok iyi biliyordum. Bu düşünceyi kendi kendime fısıldama yürekliliğini gösterecek olsam bile her koca, her âşık gibi hemen şunu eklemeden edemiyordum: “Ama her şeye karşın asıl sevdiği kişi kuşkusuz benim!” İnsanı avutan safsatalar – akın sürmesini sağlayan yalanlar!

S:188) Her neyse, bugün artık ister Kıpti, ister Müslüman, ister Yahudi olsun, o üç günlük çılgınlık için bir dolapta kadife dominolar  (Maskeli ve kukuletalı manto) saklamayan tek bir varlıklı aile yoktur. Yılbaşı gecesinden sonra belki de yılın en büyük Hıristiyan bayramıdır, o üç gün üç gecenin kesin kuralı tam anlamıyla adsızlıktır: İnsanın kimliğini, cinsiyetini perdeleyen, kadını erkekten, karınızı sevgilinizden, dostu düşmandan ayırmanızı engelleyen o suratsız kara kadife dominonun bağışladığı bir adsızlık.

S:190) Adsız bir kalabalıkta adsızlaşmak, cinsiyetini, ilişkilerini, hatta yüz ifadeni saklamak –Çünkü bu deli keşik kılığı insanı büsbütün örten bir kılıktır, yalnızca Müslüman kadınlarının ya da ayının gözleri gibi parlayan iki göz görünür.

Kentte işlenen en iyi cinayetler, kimlik yanılgılarından doğan en acıklı durumlar, hep bu yıllık karnavalın ürünüdür; öte yandan kişiliğin tutsaklığından, kendi kendimizin boyunduruğundan kurtulduğumuz bu üç gün üç gece sırasında pek çok yeni aşk serüveni başlar ya da sona erer.

S:191) Satir ile Baküs rahibesi birbirlerini yeniden bulup birleşebilirler. Evet, – suçluluk diye, önceden tasarlama diye, insan vicdanının ya da toplumun cezalandırılması diye bir şey olmadan – bütün borçların ödendiği, bütün suçların işlendiği ya da cezasının çekildiği, bütün yasadışı isteklerin doyurulduğu Karnaval günlerini sevmemek kimin elinde?

S:202) Bir insan kendi yüzü maskeliyken bir başka maskeliye âşık olursa… İçlerinden hangisi maskesini ilkin çıkarmayı göze alabilir? Belki de böyle sevgililer ömür boyu maskeli kalırlar. (Amaril’in duygusal beyninden geçen düşünceler bunlar… Aşk kendi kendine işkence etmekten hoşlanır…)

S:220) Listeyi okurken adları mırıldanıyor, her birinin ardına içimden ‘katil’ sözcüğünü ekliyordum, bakalım uyacak mı diye. Ama Nessim’in adına geldiğimde, durup gözlerimi karanlık duvara kaldırdım – onun imgesini zihnimden duvara yansıtmak, öteki resimleri incelediğimiz gibi incelemek istiyordum. Büyük arabaya mantosunun eteklerini tıkıştırmaya yardım ederken yüzünde gördüğüm ifade hâlâ gözümün önündeydi –sanki çok yorucu bir iş yaptıktan sonra dinlenen birinin yüzündeki tuhaf, şeytanca dinginlik.

S:223) Gene de yakınacak neyim vardı? Bu yarı aşk bile yüreğimi ağzına kadar dolduruyordu. Yakınması gereken biri varsa, o da Justine olmalıydı. Bunları anlamak çok zordur. Daha o zaman İskenderiye’den kaçmayı düşünmeye başlamış mıydı acaba? Pursewarden şöyle yazıyor: “Kadınlarda öyle bir güç vardır ki, bir öpüşle erkeğin yaşamının gerçekliğini özetlerler ve onu…

S:224) “Birbirlerine baktılar, birbirlerinden ayrılmalarını önleyecek kadar ne gençliklerinin, ne de güçlerinin kaldığını anladılar.” Melissa Nessim’den hamile kaldığı zaman Amaril Nessim’in çok üstelemesine karşın Melissa’nın hastalığını, kalbinin dayanıksızlığını öne sürerek çocuğu almamıştı. “Ama gene de ölebilir,” dedi.

S:226) Artık hepimizi, erkekler, kadınlar olarak değil, yaptıkları dikkatsizlikler, budalalıklar, yalancılıklarla şişinen kişiler olarak değil; bilinçsizce mekanın bir parçası durumuna gelmiş, tek bir kentin kalıntıları arasına beline kadar gömülmüş, kafası o kentin değerleriyle dolu varlıklar olarak görüyorum.

Balthazar, “Zamana sadık kalmanın tek yolu araya gerçeklikler eklemektir, “ diye yazıyor,  “çünkü zamanın her anında çeşitlilikleri açısından olasılıklar sonsuzdur. Hayat seçme eylemine dayanır. Yargının sürekli saklı tutulması, sürekli seçme.”

S:232) Aşk ne iğrenç, ne haksiz bir şey! Varlığından bile habersiz olduğum _insan diyemeyeceğim – bir yaratık tarafından kim bilir ne zamandan beri seviliyorum. Benim aldığım her soluk bilmeyerek onun acı çekmesine neden olmaktaydı, benim bundan hiç haberim yoktu. Böyle bir felaket nereden çıkmıştı? Düşüncede hayvanın bu türlüsüne de yer ayırman gerekecek.

S:234) Clea içkisini yudumlarken yüzünde hüzünlü bir gülümsemeyle bir an dalıp gitti. Sonra kendi esmer ellerline bakıp hafif bir ürperti geçirdi. Duyulur duyulmaz bir sesle, “Öff! O öpüşler,” dedi. Hiç farkında olmadan avuçlarını yukarı kaldırarak ellerini koltuğun kırmızı kadife kaplı kollarına sürtmeye başladı, sanki o öpüşleri son kez silmek, anısını kazıp çıkarmak istiyordu.

S:235) “İlkin,” diye yazıyor Pursewarden, kişiliğimizdeki boşluğu aşkla doldurmaya çabalarız, kısa bir süre bütünlendiğimizi sanır, seviniriz. Ama bu, yanılgıdan başka bir şey değildir. Çünkü bizi dünyanın bütününe bağlayacağını sandığımız bu şaşılası yaratık, sonunda bizi ondan büsbütün koparmayı başarır. Aşk önce birleştirir, sonra ayırır. Başka nasıl büyürdük?”

S:241) İçimde kullanılmadan duran bir sürü tamamlanmış konuşma var! yalnız yaşayan insanların belki de gerçekten eksikliğini duydukları tek şey bu; düşüncelerini kendi düşüncelerinin yanına koyup uyup uymadıklarına bakabileceğim bir dostun arabuluculuğu.

Geçen hafta ağaçların arasından bir adam çıkageldi, bir ressam, yüreğim olağandışı bir hızla çarpmaya başladı. Birden kendimde aşık olma eğilimi sezinledim – galiba şöyle düşünüyordum: ‘Dünyanın böylesine uzak bir köşesine gider de orada bir adama rastlarsan, o adam senin yalnızlığını paylaşmaya yazgılı, senin bencil olmayan özleminin görünmez gücüyle buraya çekilmiş, özelikle sana gönderilmiş kişi değil de nedir?’

S:242) İnsanın kalleş yüreğini alt etmesi kadar güzel bir şey yok.

S:246) ‘Sanatın klasiği, çağın acun bilimiyle isteyerek sınırdaş olandır.

‘Devlet zoruyla kabul ettirilen fizikötesine ya da dine karşı çıkmak gerekir, başka yol kalmayınca tabanca ucuyla bile olsa Savaşacaksak, değişiklik için savaşmalıyız. Tekbiçim kılık, bir yumurta yontusu kadar can sıkıcıdır.’

Da Capo’dan “Kumarcılarla aşıklar gerçekten kaybetmek için oynarlar.”

‘Doğru, olgudan bağımsızdır. Yanlışlığının kanıtlanmasına hiç aldırmaz. Zaten ağza alınınca yoksunlaşır. ‘

“Ortaçağın [her biri bir kitaba değebilecek) Dünya, Beden, Şeytan tasarımlarına biz çağdaşlar Zaman’ı ekledik. Dördüncü boyut.”