BİNBİR GECE MASALLARI 1.CİLT-1

S.5) Sonradan birçoğu taşbasması olarak yayınlanan bu öykü ve masallarda tıpkı Binbir Gece Masalları’nda veya Şeyh Sadi’nin Gülistan ve Bostanı’nda ya da Şeyh Nefzavî’nin Kokulu Bahçesi’nde kullandığı yöntemle bir yandan öykü anlatılırken öte yandan ünlü şairlerin

şiirleri ya da şarkılarla öyküyü açıklama yoluna gidiliyor ve öykü böylece zenginleşiyordu.

18. yüzyılda (1704-1714), ilkin, Antoine Galland tarafından İstanbul’da ve Kahire’de yapılan araştırmalar sonunda, Binbir Gece Masalları, Fransa yoluyla tüm Avrupa’ya tanıtıldı. Ancak Galland, edebî değerinin yüceliği kadar ilginç ve örnek sağlayan nitelikleri de belirgin olan bu masalları çevirirken, bunları “expurgé”{*} etmekten de kendini alıkoyamadı (1918’de

İngiltere’de Shakespeare’i “expurgé” ederek yayınlayan s.6) Thomas Bowdle gibi). XIV. Louis Sarayı’nın nezahatine uygun bir tutumdu bu. Ancak Galland’ın hizmeti öylesine büyük ve önemli idi ki, bu ayıklama çabası bile hizmetin değerini gölgeleyemedi. Tüm dünyada fikir ve sanat hayatını geniş şekilde etkileyen Binbir Gece Masalları’nın gerçek değeri 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında bunları 16 cilt olarak, olduğu gibi, Arapça’dan aktaran Dr. Joseph- Charles Mardrus’ün çabalarından sonra ortaya çıktı. Her bir cildi aynı yıllarda aşayan Stephane Mallarmé, Anatole France, Jose-Maria Heredia, Andre Gide, Maurice de Maeternick, Pierre Louys, Remy de Gourmond gibi edebiyatçılara adanan Dr. Mardrus’ün

çevirisi, edebî çevrelerde, daha önce Galland’ınkine gösterilen ilgiden de öte bir ilgi gördü.

Öte yandan, İngiltere’de, diğerleri arasında, Doğu dillerinden çeviriler yaparak ünlenmiş, François Villon’u da çevirerek İngilizlere ilk kez tanıtmış olan Thomas Paine, Binbir Gece Masalları’nı çevirdiği gibi, onu izleyerek Sir Richard F. Burton da 1885-1888’de yayınladığı dipnotlarla zenginleştirilmiş çevirisinde Dr. Mardrus’ün yolunu tuttu; yani masalları ayıklamadan çevirdi. S.6) Daha sonra Almanya’da diğer çevirmenler arasında Enno Littmann, 1839 Kalküta baskısından yine doğrudan doğruya Arapça’dan 6 cilt (12 kitap) halinde

bir çeviri yaptığı gibi; İspanya’da Mardrus’ün çevirisini gözönünde tutarak Blasco Vicente Ibanez de Binbir Gece Masalları’nı İspanyolca’ya çevirdi.

S.7) Masalların kaynağının Çin’den Kuzey Afrika’ya kadar uzanan bir haritada: Çin Hindi, Hindistan, İran, Irak, Türkiye, Suriye ve Mısır’ı da içeren ülkelerde bulunduğu

artık bilinmektedir.

S.8) 19. yüzyılda Sultan Abdülaziz zamanında dört cilt halinde çıkartılmış olup Ahmet Nazif tarafından çevrilmiştir.  (Bunun daha önce 6 cilt halinde yayınlanmış bir başka

nüshası olduğu, değerli araştırmacı Türker Aracoğlu’ndan  öğrenildi).

S .8) “Kadının Sadakatsizliği” üzerine kurulmuştur denilebilir. Ancak daha doğru bir tanımlama ile Hükümdar Şehriyar’a ait  olması gereken bu teze karşı Şehrazat, kadının: Ana,

eş, kızkardeş ve kız çocuk olarak varlığını yücelten, belki de dünyada ilk ((Aristofanes’in Lysistrata’sı ilk sayılırsa, ikinci) ve en önemli feminist görüşü oluşturabilecek bir anti-tez getirmektedir.

S.10) Nasıl Binbir Gece Masalları‘nda soylu kişilerin, hatta bizzat Halife Harun Reşit’in bulunduğu meclislerde gedalar (dilenciler), hamallar ve kalenderler (dilenci dervişler) bulunuyorsa; Chaucer’in hac yolcuları da, kendilerine benzer kişilerin öykülerini anlatan her

tabakadan kişilerden oluşmuş; Boccaccio’nun öykülerinde de gerçekçi bir tutumla krallar kadar dilencilere de, soylu kadınlar kadar balıkçı kadınlara da yer verilmiş; anlatılan serüvenler, yaşamda görüldüğü gibi, beklenmedik sonuçlara ulaşan çeşitlilikler sunmuştur.

S.12) İlkin saraylarda ve aydın kesimde okunan Binbir Gece Masalları, zamanla halka mal olmuş ve kitle kültürü bakımından örnek oluşturmuştur.

Prof. Dr. Alim Şerif Onaran

S.14) Binbir Gece Masalları, halk öykülerinin bir derlemesidir: Biri 9. yüzyıldan, ikincisi 10. yüzyıldan iki belge, Arap düş gücünün bu edebiyat anıtının ilk örneğini İran

derlemesi Hezâr Efsane’nin (Bin Masal) oluşturduğunu saptar. Binbir Gece düzeni (yani Şehrazat’ın tertibi) ve öykülerin bir bölümünün konusu, bugün yitip gitmiş olan bu kitaptan alınmıştır. Bu temalar üzerinde çalışan öykücüler, dinin, Arap geleneklerinin ve ruhunun

isterlerine ve kendi fantezilerine göre değişiklikler yapmıştır. Kesinlikle İran kökenli olmayan başka efsaneler, sırf Arap kökenli olanlarla birlikte öykü anlatanların repertuarlarında yer almıştır. Şam’dan Kahire’ye, Bağdat’tan Fas’a kadar, tüm Sünnî Müslüman Âlemi, Binbir Gece Masalları’nın aynasına yansımıştır. Böyle olunca, biz, sadece bir temel eser, gerçek anlamıyla bir sanat eseri karşısında değil; ağır gelişimi çeşitli uygun durumlara bağımlı olan, tüm İslâm

folkloruna girmiş bir eser karşısındayız. Çıkış noktası İran olsa da; Arapça’dan Farsça, Türkçe ve Hindustanî dillere çevrilmiş olan bu masallar, Arap eseri olarak tüm Doğu’ya yayılmıştır.

S.15) Bu öykülerin kesin biçimini almasında dilbilimsel görüşlere dayanarak bir köken, bir tarih saptamaya kalkışmak, yanıltıcı bir girişim olur; çünkü yazarı

olmayan bir kitaptır bu; ve üzerinde çalıştıkları elyazmalarının lehçesine kendi doğum yerlerinin lehçelerini sokmaya eğilimli yazıcılar tarafından tekrar tekrar kopya edilerek Arapça’nın tüm şekillerinin bir buluşma yeri olmuştur. Karşılaştırmalı Uygarlık

Tarihi’nden alınan başlıca görüşler yoluyla, şimdi eleştirmenler bu öyküler yığınına tarih düşürmek ister görünmektedirler.

S.18) Stendhal’ın unutmak isteyip de, her yıl yeni bir keyifle okumaktan kendini bir türlü alamadığı iki kitaptan biri olan -öteki Don Kişot‘tur- Binbir Gece Masalları, dileriz,

okuyucuya da aynı zevki verir. Çevirenin notu

S.19) Doğduğu yerin toprak ve sularında yaşanmış, düşlenmiş ve çevrilmiş olan bu ARAP GECELERİ‘ni, tüm çıplaklığı, bakirliği, dokunulmamışlığı ve safiyeti içinde -kendi zevkim ve dostlarımın keyiflenmesi için- SUNUYORUM.

S.22) Orada, asla alkış sesi duyulmaz; bu uyumsuz, barbarca davranış; Avrupa’nın anlamsız, berbat kentsoylu coşkusunun sembolü haline getirdiği, renkli bir direğin yöresinde rakseden Karaibler’in atalarına bağlı kabilelerinin bu yadsınamaz kalıntısı, orada hiç

Bilinmez                                                                                                    Dr. J. C. Mardrus

            S.24) Ve sonra, eskilerin yaşam öyküleri, zamanımızda yaşayanlara örnek oluştursun; böylece bir kimse kendinden başkasının başına gelenleri öğrenerek, geçmişteki insanların serüvenlerini ve söylediklerinidikkatle gözönünde tutup onurlandırarak, kendini ıslah

etsin!

S.26) Ancak, dinlenmek üzere konakladıkları yerde, gece yarısına doğru, sarayda bir şey unuttuğunu anımsamış ve dönüp sarayına girmiş. Eşini yataklarında, kölelerinden bir zencinin boynuna sarılmışuyurken bulmuş. Bunu görünce, gözünde dünya kararmış; içinden “Böyle bir olay kentten ayrılır ayrılmaz ortaya çıkıyorsa, bu alçak kadın, ben kardeşimin

yanında, bir süre uzakta bulunduğum sırada acaba neler yapmaz?” demiş ve kılıcını çekerek ikisini de yatağın örtüsü üzerinde öldürmüş; ve hemen o anda, o saatte geri dönmüş ve konak yerinden hareket emri vermiş. Gece gündüz kardeşinin kentine ulaşıncaya kadar yol almış.

S.27) Bunlar bahçenin ortasındaki havuza yaklaşınca, tamamen soyunup birbirlerine

katılmışlar; birdenbire Şah’ın eşi, “Ey Mesut, ya Mesut!” diye haykırmış; ve hemen iri kıyım bir zenci yaklaşıp onu kucaklamış ve yere yatırıp üstüne çullanmış. Bunu bir işaret bilerek tüm öteki erkek köleler, dişi kölelere aynı şeyi yapmışlar; ve böylece uzun süre birlikte

kalmışlar; gün batıncaya kadar öpüşmelerini, sarmaşmalarını ve çiftleşmelerini ve de benzeri

davranışlarını sürdürmüşler.

S.37) Çiftçi, köpekle konuşan horozun söylediklerini işitince kafasında şimşek çakmış ve karısını dövmeye karar vermiş, bayıltıncaya kadar sopa çekmiş; sonunda kadın, “Pişman oldum! Pişman oldum!” demiş. Sonra da kocasının iki elini, iki ayağını öpmeye başlamış ve

gerçekten pişman olmuş; ve de onunla birlikte dışarı çıkmış. İki tarafın yakınları da dahil, tüm orada bulunanlar, aralarının düzeldiğini görerek sevinmişler; ve herkes ölünceye kadar mutlu ve bahtlarından memnun yaşamışlar.

S.39) Şahın arattığı kız kardeşi gelince, Şehrazat’ın boynuna sarılmış; ve yatağın ayak

ucuna sokulup kalmış, O zaman Şah, ayağa kalkmış ve bakire Şehrazat’a sahip olarak kızlığını gidermiş.

S:42) Ceylanın sahibi şeyh, buna çok şaşırmış ve “Vallahi! Senin inancın büyük bir inançmış. Öykün de öylesine olağanüstü ki, iğneyle gözün iç köşesine yazılsa, düşünceye saygı duyanlar için üzerinde durulmaya değer bir konu olurdu!” demiş. Sonra onun yanına oturup “Vallahi, ey kardeşim, ifritle serüveninin sonunu görmedikçe yanından ayrılmayacağım.”

S.46) Ancak şah ona hu konuda hiçbir şey söylememiş; ve adalet dağıtmaya devam etmiş ve kimilerini yeni görevlere atarken, kimilerini de işten el çektirmiş; ve bu, gün sonuna kadar sürmüş. Vezirse,vesveseli imiş; şaşkınlığının sınırlarına ulaşmış (Her gece bir genç kızla seks yapıp sabahında kafasını vurduran bir şahın adalet anlayışından söz ediyoruz.)

S.54) Sözlerimi duyunca, bana “Ben bu gece onların yanına uçacağım ve gemilerini

batıracağım. Ölüp gitsinler!” dedi. Ona, “Allah aşkına, sakın bunu yapma! Zira atasözü, ‘Ey layık olmayan kimseye yardım eden! Bil ki, suçlu, işlediği suçuyla zaten yeterince cezalandırılmıştır‘ der. Sonra, ne de olsa onlar benim kardeşlerimdir” dedim. Bana, “Mutlaka

onları öldürmem gerek!” dedi. Boşuna hoşgörüsüne sığındım. Sonra beni omuzlarına aldı, uçtu ve evimin taraçasına bıraktı. (Ecinniye sözü)

S.60) Ey kötü talih, artık yeter! Tanrım kullarına acı! Ne hazin ki, yeryüzünde hiçbir ödül yeteneğe eşit değildir; çoğu kez, evinden çıkar bahtımı ararım. Epeyce oldu; öğrendim artık, baht ölmüştür. Bu ne yoksulluk! Ey talih, gölgene sığınırlar ama sen, bilgeleri sürgün eder,dünyayı budalalara yönettirirsin.

S.81) Ve de bil ki, hiçbir şey senin iradenle oluşmaz; sadece Bilgelerin Bilgesi olan

Tanrı’nın iradesiyle oluşur.

S.83) “Onu bağışlarsam; ben, çaresiz kahrolacağım. Çünkü elime bir şey vererek beni ölümden kurtaran kimse, koklayacak bir şey vererek beni öldürmeye de kadirdir. Böylece, ben onun ölümle elde edeceği bir bedel uğruna beni öldürmesinden korkuyorum.

            S .83) Bunu duyan hekim, yine “Beni bağışla ki, Tanrı da seni bağışlasın! Beni

öldürme, yoksa Allah da senin canını alır!” demiş.

S.98) Öteki de, “Allah zina yapan kadınların belasını versin! Böylesine bir zaniye, efendimiz gibi güzel huylu biriyle evlenmemeliydi. Tüm gecelerini başka başka yataklarda geçiriyor!” diye yanıt verdi. Başucumdaki esire de buna karşı, “Gerçekten bu kadının yaptıklarına aldırmamak için efendimiz epeyce kaygısız olmalı!” dedi. Öteki de, “Bunu nasıl söylersin? Efendimiz onun yaptıklarından kuşku duymuyor ki! Yoksa onu bu denli özgür bırakır mıydı sanıyorsun? Sen bilmiyorsun, bu nankör, her gece yatmadan önce efendimizin içtiği şaraba bir şeyler, sanırım bhank{1} karıştırıyor; o da derin uykulara dalıyor.

S.100) Zenci, “Yalan söylüyorsun, ey alçak kan! Bak, şerefim, zencilerin erkek olarak üstün niteliği ve insan olarak beyazlardan sonsuz üstünlüğümüz üzerine yemin ediyorum ki, bu günden sonra, bir kez daha geç kalırsan, artık senin dostluğunu reddeder ve vücudunu bir daha vücudumun üstüne çekmem! Ey nankör hain! Sen kadınlık arzularını başka yerlerde doyurduğun için geç kalmadın mı yani? Ey pislik, ey beyaz kadınların en aşağılığı!” diye yanıt verdi.

S.108) Kadın, zenci olduğunu sandığı hükümdarın bu sözlerini duyunca, neşeyle ona, “Ey efendim, senin emrin başım üstünedir” demiş; ve de “Bismillah” diyerek mutlulukla

ayağa kalkmış ve koşmaya başlamış; göle gelince, eline bir parça su almış veüzerine gizemli

sözler söylemiş; balıklar kıpırdamaya başlamış ve başlarını kaldırıp o anda yeniden âdemoğullarına dönüşmüşler ve kentte oturanların büyüsü çözülmüş …

            S.110) Şehzade, ülkesinin ileri gelenlerine Mekke’ye giderek kutsal hac görevini yerine getireceğini söylemiş. Bunun üzerine gerekli tüm hazırlıklar yapılmış.

S.116) Oysa siz hanımlarım sadece üç kişisiniz ve dördüncüye ihtiyacınız var. Ve

yine bilirsiniz ki, kadınların mutluluğu, ancak erkeklerle birlikte olduklarında tam olur. Şairin dediği gibi, ‘Bir uyumlu ses, en az dört saz birden: Bir ut, bir ney, bir kanun ve bir cenk çalmadıkça sağlanamaz!‘ Hele bu erkek aklı başında, gönül adamı ve fikri ince, bir de sır

saklamasını bilirse!” demiş.

“Ey hanımlarım,sizin yaşamınız üstüne yemin ederim ki, ben kitaplar okumuş, salnameleri incelemiş, aklı başında, güvenilir ve sadık bir adamım.

S.117) “Karşılığı parayla ödenmeyen bir aşk, terazinin dengelenmesinde, gerekli

karşı-ağırlığı sağlayamaz,” Hamal da, buna yanıt vermiş: “Hiçbir şeyin yoksa, hiçbir şey olmaksızın çeker gidersin.” Fakat tam bu sırada, pazardan dönen kız araya girmiş, Kardeşlerim, şakayı bir yana bırakalım! Allah için! Bu çocuk günümüzü tatsızlaştırmadı.

Başkası olsaydı, doğrusu bize bu kadar sabır göstermezdi. Ben onun yerine gerekli parayı öderim” demiş.

S. 118) Bütün bunlar olurken, hamal onları kollarına alıyor ve öpüyormuş; biri ona açık saçık şakalar yaparken, öbürü hamalı kendine çekiyor ve üçüncüsü de çiçeklerle

yüzüne vuruyormuş. Böylece içki zihinlerini bulandırasıya kadar içmeyi sürdürmüşler. İçki onlara tamamıyla egemen olunca, kapıyı açan kız ayağa kalkmış; tüm giysilerinden soyunmuş, çırılçıplak olmuş. Sonra kendini suya atmış ve suyla oynamaya başlamış; sonra ağzına su alarak gürültüyle hamalın üstüne püskürtmüş; sonra da tüm bedenini yıkamış ve suyu bacaklarının arasına akıtmış. Sonra sudan çıkmış ve hamalın kucağına yerleşmiş; ve sırtüstü uzanıp apış arasında yer alan şeyi göstererek “Sevgilim, bunun adını biliyor musun?” diye sormuş. Hamal yanıt vermiş: “Ha! Ha! Genellikle, buna, Günah Bağışlama Evi derler”

demiş. Bunu duyan kız, “Yuh! Yuh! Utanmıyor musun, sen?” diye bağırmış. Ve hamalı boynundan tutup tokatlamaya başlamış. O zaman hamal, “Hayır! Hayır! Buna kadının ferci derler” demiş; ama kız “Başka?” diye diretmiş. Hamal da, “Öyleyse, senin yedek parçan!”

demiş. Kız diretmiş. “Başka, başka?” diye. O zaman hamal, “Senin eşekarın!” demiş. Bu sözleri duyunca kız, hamalın ensesine öyle fena vurmuş ki, derisi sıyrılmış. Bunun üzerine hamal, “Öyleyse sen söyle adını!” demiş. Kız yanıt vermiş: “Köprülerin kokulu çiçeği.” Bunu duyan hamal, “Tamam, Allah selamet versin, ey köprülerin kokulu çiçeği!” diye haykırmış.

S,119) Bunu izleyerek bardak ve altlığı yine elden ele dolaştırılmış. Sonra da ikinci genç kız giysilerini atmış ve kendini suya fırlatmış, Aynen kardeşinin yaptıklarını yapmış ve sudan çıkarak kendini hamalın kucağına bırakmış. Orada, parmağıyla apışarasını ve orada yer

alan şeyi göstererek hamala sormuş: “Ey gözümün nuru! Bunun adı nedir?” Kız, “Soyulmuş badem” diye yanıt vermiş.

S.120) “Bunun adı nedir?” diye sormuş. Bunun üzerine hamal, da “Ona şu derler, ona bu derler!” diyerek yanıt vermeye başlamış; sonra da dayağı kessin diye ona sormuş: “Öyleyse adını sen söyle!” diyerek… Kız yanıt vermiş: “Ebû Mansur’un Hanı!”

S. 121) Bunun üzerine hamal ayağa kalkmış, giysilerini çıkarmış ve havuza girmiş, cinsel organı suyun hemen üstünde kalarak, daha önce genç kızların yıkandığı şekilde yıkanmış; sonra havuzdan çıkmış kendini kapıyı açan kızın kucağına atmış, ayaklarını da çarşıdan dönen kızın kucağına uzatmış. Sonra da, erkeklik organını göstererek, kucağında uzandığı kıza, “Ey efendim, bunun adı nedir?” diye sormuş. Bu sözleri duyan kızlar öylesine gülmüşler ki, sırtüstü düşmüşler ve bağırmışlar, “Senin zebbindir{7}, o!” “Hayır!” demiş, O zaman Senin aletindir” demişler. Hamal kabul etmemiş, “Hayır efendim!” diyerek her birinin göğsünü çimdiklemiş. Kızlar, şaşarak tekrarlamışlar, “Senin aletindir pekâlâ! Baksana ne

kadar kızgın! Zebbindir pekâlâ, hem de ne kadar hareketli!” demişler. Hamal her seferinde başını geriye iterek söylediklerini reddetmiş ve sonra onları öpmüş, ısırmış, çimdiklemiş, kollarında sıkmış; kızlar da kahkahalar fırlatmışlar. Ve sonunda ona sormaktan başka çare bulamamışlar, “Öyleyse adını sen söyle bize!” demişler. Bunun üzerine hamal bir an düşünmüş, apış arasına bakıp göz kırpmış ve, “Hanımlarım, benim zebbim olan bu küçüğün bana söylediği sözler şunlar: ‘Benim adım: Köprülerin kokulu çiçeğini koparıp yiyen,

soyulmuş badem yemeye bayılan ve Ebû Mansur’un Han’ında dinlenen iğdiş edilmemiş güçlü katırdır‘ “demiş.

S:124) Sonra yine akşam oluncaya kadar aynı bardaktan sırayla içmeye başlamışlar

Sonra kapıya bakan kız, kalenderlere içecek sunmuş; onlar da genç kızın elinden aldıkları içkiyi elden ele dolaştırarak içmişler. Bardak birkaç kez elden ele dolaşıp içindeki bitince, kız onlara, “Tamam, tamam kardeşlerim! Şimdi söyleyin bakalım, torbalarınızda bizi eğlendirecek birkaç güzel öykü ya da başınızdan geçen şaşırtıcı serüvenler var mı?” diye sormuş.

S.125) O gece Halife Harun Reşit, ülkenin içinde olup bitenleri kendi gözleriyle görüp kendi kulaklarıyla işitmek üzere kente inmişmiş. Yanında veziri Cafer-ül-Barmaki ve celladı Mesrur kendisine eşlik ediyorlarmış. Zaten tacir kılığına girerek böylesine dolaşmak onun âdeti imiş.

S.132) Şayet nankör talih, aşka düşen erkekten yana olsaydı, zavallı kadınlar, sadakatsiz sevgililerine, sitem yağdıracak tek gün bile bulamazdı.

S 146) ”Ey kardeşimin oğlu! Bil ki, şu benim oğlum, çocukluğundan beri kendi öz kızkardeşinin aşkıyla tutuşmuştur. Ben, onu hep kızdan uzak tuttum, kendi kendime de, ‘Sakin ol! Bunlar daha çok genç!

S.146-147) Sonra kimse bunu yapmamıştır ve yapmayacaktır.Yoksa, hükümdarlar arasında, ölünceye kadar, utanç ve iğrençlik içinde kalacağız. Ve atlı Tatarlar, tüm dünyaya

öykümüzü aktaracaklar! Bundan dolayı hareketlerine çok dikkat et, yoksa seni lanetler ve öldürürüm!’ dedim. Sonra kızdan onu ayırmak için gayret gösterdim, kızı da ondan… Ama öyle anlaşılıyor ki, bu alçak kız, onu dayanamayacak kadar seviyormuş!Sanki şeytan kötülüğünü onlarda denemiş. S 146-147

S.150) Bu karşınızda duran, bir şahın oğlu şahtır aslında… Yine bilin ki, asla bir cahil değilim: Kur’an okurum, hem de yedi çeşit kaleme alınışıyla… Belli başlı kitapları da okurum; bilim üstatlarının temel kitaplarını da… Yıldız bilimi üstüne kitaplarla şairlerin yazdıklarını da.

 S.150) İyice bakınca, bunların çöl Arapları, yol kesen haydutlar olduğunu gördük.“Senin yaşamını kazanabileceğin bir mesleğin var mı?” diye sordu. Ona, “Tabii! Ben hukuktan nasibini almış bir bilgin, geçmişin bilimlerinde bir üstat sayılırım. Edebiyat ve muhasebeyi de bilirim!” dedim.

S.152) Bana, “Dostum, bütün bunlar bir meslek oluşturmaz” dedi.

S.153) Öyle güzeldi ki, onu görür görmez yüreğimin tüm kaygısı, tüm hüznü ve tüm felaketi silindi.

S.154) “Bilesin ki, ben Hint şahlarının sonuncusu olan AbanozAdası’nın hakimi Şah Aknamus’un kızıyım. Babam beni amcamın oğluyla evlendirmişti. Ama evliliğimin ilk

gecesinde, daha bekâretimi yitirmeden, bizzat İblis’in oğlu Racmus’dan olma Cerceris denen ifrit beni kaçırdı.Beni uçurarak getirip bu mevkiye bıraktı. Buraya arzu duyabileceğim tatlılar, giysiler, değerli kumaşlar, mobilyalar, yiyecekler ve içecekler taşıdı. O zamandan bu yana, her on günde bir gelip beni görüyor ve bir gece benimle yatıyor, sonra da sabahleyin çekip

gidiyor.

S.155) Eğer gelişinden -biz daha ünce haberli olsaydık!- halıdiye ayaklarının altına yüreğimizin temiz kanını vegözlerimizin siyah kadifesini sererdik! Yanaklarımızın tazeliğini sererdik -ve ipek oyluklarımızın etini yatacağınyere, ey gece yolcusu! Çünkü senin yerin

göz kapağımızın üstündedir.

S.156) Sonra oturup aynı bardaktan içmeye koyulduk, bu böylece geceye kadar

sürdü; işte o gece, mutluluklar içinde onunla yattım. Ve yaşantımda, o geceye benzer hiçbir gece geçirmedim. Sabah olunca, yeniden yıkandık, birbirimizden çok hoşnut olarak ve de gerçek bir mutluluğun tanığı olarak.

S. 157) Ben, hâlâ çok ateşli idim ve mutluluğumu uzatmak istiyordum; ona, “İster misin, seni yeryüzüne çıkarayım ve seni bu ecinniden kurtarayım?” diye sordum. Bunu

duyunca, gülmeye başladı ve bana, “Sus Allah aşkına! Ve sahip olduğunla yetin! Şu zavallı ifrit, on günde ancak bir gün benimle sevişecek; oysa ben sana her seferinde geriye kalan dokuz günü vaat ediyorum” dedi. Bense şarabın esrikliği ve tutkunun ateşiyle

sürüklenerek sözden yana ileri gittim ve ona, “Asla! Şimdi duvarında esrarlı yazıt bulunan bu kubbeyi derhal yıkacağım. Bırak ifrit gelsin, onu da mahvedeceğim! Zaten çoktandır yerin üstündeki, yerin altındaki tüm ifritleri yakalayarak öldürmek benim en eğlenceli oyunum olmuştur” dedim. Bu sözleri duyunca, kız beni yatıştırmak için şu dizeleri okumaya başladı:

Ayrılmadan önce süre isteyen sen! – Uzaklaşmayı dayanılmayacak kadar katı bulan sen!

Asla bağlanmanın, fakat sadece sevmenin güvenli bir yol olduğunu bilmiyor musun? Düşünmeyi ve kendi kendine: bıkkınlığın tüm bağlantıların şaşmaz kaidesi

ve kopukluğun tüm dostlukların sonucu olduğunu söylemeyi bilmiyor musun?              (Sahiplenme)

S.162) “Ey  orospunun kızı! Gözlerinle bile zina işlemektesin!” diye haykırdı. Bunun üzerine kadının boynuna vurarak kafasını uçurdu. Sonra bana döndü ve “Bil ki ey insanoğlu! Biz ecinnilerin yasasında zina yapan eşin öldürülmesine izin verilmiş, hatta teşvik edilmiştir.

S.163) Böylece, bu genç kadını, düğün gecesinde, başkası ona sahip olmadan, henüz on iki yaşındayken kaçırmıştım, ben… Onu buraya getirdim, on günde bir gelip onu görüyor, geceyi onunla geçiriyor, bir Acem kılığına girerek onunla çiftleşiyordum. Ama, onun beni

aldattığını anladığım gün, onu öldürdüm. Zaten o beni sadece gözleriyle aldatmıştı, sana bakarak kırptığı gözleriyle…

S. 164) Bunun üzerine bahtın haksızlıklarını düşünmeye koyuldum; ve bahtına sahip olmanın insanın elinde olmadığını anladım

S.170) Kız beni görür görmez, örtüsünün ucuyla yüzünü kapatarak, “Babacığım, nasıl oluyor da, burada yabancı erkekler varken, beni huzurunuza çağırıyorsunuz?” diye sordu. Hükümdar, ona, “Kızım, burada, benden, gördüğün şu genç köleden ve seni çağıran haremağasından, bir de şu maymundan başka kimse yok ki! Öyleyse kimden yüzünü gizliyorsun?” diye sordu. Bunun üzerine genç kız, “Bil ki, babacığım, bu maymun bir şahın oğludur. Babası Aymarus adlı bir şahtır. Uzaktaki bir kara ülkesinin sahibidir, bu şah…

S.171) “Öyleyse, kızım, Allah’ın inayetiyle bu genç adamı kurtar da ben onu vezirim yapayım! Sen böylesine yeteneklere sahip olasın da, ben bilmeyeyim ha! Kurtar onu kızım, kurtar da vezir yapayım! Herhalde kibar ve zeki bir genç olmalı bu!” dedi.

S.173) Ortada bir tek tane kalmış, horoz da onu yutmak üzere iken, bu tane birdenbire horozun gagasından düşüverdi -çünkü talih ve kader böyle olmasını istiyordu- ve havuzun yanındaki yarığa sokuldu; horoz onun nereye sokulduğunu göre.

S.176) Ancak, onu öldürmeden önce, onu, yüce İslam dininin temeli olan imanımıza davet etmeye niyet ettim. Ama reddetti, ben de onu yakıp tükettim. Ama, sıram geldi, ben de

ölüyorum. Allah yardımcınız olsun!” dedi.

Bunu görünce onun derdine düştük; ben, eski haliyle parlak bir varlık olan ve bana pek çok iyilikleri dokunan bu kızın böyle bir kül yığınına döndüğünü görmektense, onun yerine ölmeyi dilemekteydim. Ama Tanrı’nın iradesine kim karşı çıkabilir ki!

S.178) Çünkü sabrın, sofu kişilerin deneyimle tanıdığı, kendine özgü bir güzelliği vardır. Ne olursa olsun, Tanrı’dır ancak karar veren kullarının başına geleceklere! Benim

esrarlı sevgilim, yatağımın tüm gizemlerini bilir. Hiçbir sır, sırların en gizemlisi bile, ondan gizli kalamaz. Bu dünyada zevkler olduğunu söyleyenlere gelince, reçine özsuyundan da acı günleri yakında tadacaklarını söyle onlara.

S.181) Ben şehzade bir şahım. Babama Kaasip derlerdi. Ben de onun oğluyum. Şah babam ölünce, saltanat bana kaldı. Hükmettim, adaletle ülkemi yönettim ve halkıma hizmet ettim.

S.185) Orada dizüstü gelerek, ibadetimi bitirdim ve Tanrı’ya kurtuluşumdan dolayı şükürler ettim.Fakat, tam o anda, dalgaların hepsinden daha güçlü bir dalga, uzaktan dev bir kale gibi yükselip geldi ve beni sürükleyip öylesine savurdu ki, kendimi daha önce gördüğüm dalardan birinin kıyısında buldum. Demek Tanrı böyle istemişti.

S.188) Tanrı’nın yardımıyla kapıyı kaydırdım; altında kemerli bir merdiven gördüm; bu taş merdivenden indim, çok şaşırmama karşın,bittiği yere ulaştım.

S. 190) ‘Bu senin oğlun Kaasip adlı bir hükümdarın oğlu olan bir hükümdar tarafından öldürülecek; bu da Mıknatıslı Dağ’ın bakır şövalyesinin denize atılmasından kırk gün sonra olacak!‘ diyen bilim adamlarını dinledikten sonra, mücevherci babam çok üzülmüş; bana özen göstermiş ve on beş yaşıma ulaşıncaya kadar büyük bir dikkatle büyütmüştü.

S.191) Ve dostça konuşmaya, yüz davetliye bir yıl yetecek bolluktaki çeşitli leziz yiyeceklerden yemeye başladık. Yemeği bitirdikten sonra, yüreğimde, bu çocuğun

büyüsüyle ne çok hayranlık uyandığını fark ettim. Bunun üzerine uzandık ve tüm gece birlikte yattık. Sabahın yaklaşmasıyla uyandım ve yıkandım, genç çocuğa da içi kokulu suyla dolu bakır leğeni getirdim, o da yıkandı; ve ben yiyecek bir şeyler hazırladım, oturup birlikte yedik; sonra da konuşarak, daha sonra da oyunlar oynayarak, gülüşerek akşamı ettik; dolayısıyla sofrayı serdik, içi pirinç badem, kuru üzüm, Hindistan Cevizi, karanfil tanesi ve karabiberle doldurulmuş koyun yedik; tatlı ve taze su içtik; karpuz, kavun, yağın, balın

esirgenmediği, bademle tarçının bol bol kullanıldığı tatlı ve hafif saç inceliğinde teller haline sokulmuş hamur işleri yedik. Ve sonra da bir gece önceki gibi birlikte yattık ve ne denli dost olduğumuzun farkına vardık. Böylece kırkıncı güne kadar zevk ve huzur içinde yaşadık.

S.192) Bakışlarımı ve ellerimi Yüce Tanrı’ya doğru uzatarak, “Ey Evrenin Sahibi! Bir cinayet işledimse, cezalandırılmaya hazırım” dedim. O anda, ölümle karşılaşmak için cesaretle doluydum. Fakat, efendim, bizim dileklerimiz, ister iyilik, ister kötülük için

olsun, yerine gelmez.

S.198) Girdiğim ilk salonda, kendimi kırk genç kızın arasında buldum. Bu kızlar öyle şaşırtıcı bir güzellikte idiler ki, bunlardan daha güzellerini düşlemek mümkün olmadığı gibi, insan gözünün bunlardan birini diğerinden üstün görmesi de mümkün değildi. Öylesine hayranlık duydum ki, başımın döndüğünü hissederek kendimi zor tuttum.

Bunun üzerine hepsi de ayağa kalkıp bana yaklaştı ve bana “Evimiz sizin evinizdir, yeriniz gözümüz üzerine, başımız üzerindedir!” dediler ve beni yanlarına oturmaya çağırdılar; bir peykeye oturttular ve hepsi de yöremde, yere, halıların üzerine oturdular; ve bana, “Ey

efendimiz!” Bizler senin kölelerin, malınız! Sen bizim efendimiz ve başımızın tacısın!” dediler.

Bütün bu şenliklerden sonra, bana, “Ey sevgili! Şimdi elle tutulur zevklerin tadılması ve yatma zamanıdır; içimizden günlünün çektiğini seç! Bizi gücendirmekten korkma! Çünkü her birimiz, nasıl olsa, birer gece senin olacağız; biz kırk kız kardeşiz; her birimiz sırası gelince,yatakta bütün gece seninle oynaşmaya başlayacak.” Dediler.