BİNBİR GECE MASALLARI-Cilt.1-2

S.200) O zaman, ben, hanımım, bu kız kardeşlerden hangisini seçeceğimi bilemedim. Çünkü hepsi de aynı derecede arzu uyandırıyordu. Bunun üzerine, gözlerimi kapadım,

kollarımı uzattım ve birini yakaladım ve gözlerimi yeniden açtım. Ama yeniden hemen kapadım, çünkü güzelliğinden gözlerim kamaşmıştı. Seçtiğim kız, bana elini uzattı ve beni yatağına götürdü. Bütün geceyi onunla geçirdim. Kırk kez ben onu doyurdum, kırk kez

de o beni doyurdu. Ve her seferinde, “Uh sevgilim!” “Uh ruhum!” diyor, beni okşuyordu; ben onu ısırıyordum, o beni çimdiriyordu; ve bütün gece bu böyle sürüp gitti.

Çünkü bil ki, sen ilk değilsin ve senden önce bize senin gibi çok aygırlar yüklendi. Biz de sana yaptığımız gibi onlara aman vermedik. Yalnız sen, gerçekte, en usta biniciydin: gerek saldırılarından, gerekse genişlik ve uzunluktan yana… Ve de sen en çapkınları olduğu kadar, en nazikleriydin hepsinin! İşte bu nedenledir ki, biz sensiz asla yaşayamayız!” dediler.

S.201) Beni, “Bil ki, biz tek bir hükümdarın kızıyız, fakat analarımız ayrıdır. Ergenliğe ulaşalıdan beri bu sarayda yaşıyoruz; ve her yıl gidip babamızı ve analarımızı ziyaret etmek üzere kırk gün ortadan yok oluyoruz.

Dilediğin olsun! İşte sarayın tüm kapılarını açan bütün anahtarlar! Bu saray

senin evindir, sen onun efendisisin! Ama, bahçenin dibindeki bakır kapıyı sakın açmayasın! Yoksa bizi bir daha göremezsin; başına da büyük bir felaket gelir! Bundan dolayı sakın bakır kapıyı açma!” dediler.

S.203) İlk salonda dizilmiş irili ufaklı inci kümeleri vardı, ama irileri ufaklarından

fazla idi ve bu incilerin her biri bir güvercin yumurtasından büyük ve tüm aydınlanma halindeki ay kadar parlaktı. Ama ikinci salon zenginlikten yana birincisini geçiyordu; tepesine kadar elmaslar, kızıl yakutlar, mavi yakutlar, lallerle{1} doluydu. Üçüncü salonda ise sadece zümrüt vardı; dördüncüsünde doğal altın parçaları; beşincisinde dünyadaki her türden altın

sikkeleri; altıncısında saf gümüş; yedincisinde çeşitli ülkelerin gümüş sikkeleri vardı. Öteki salonlarda yeryüzünün ve denizlerin bağrında oluşan tüm değerli taşlar, yakutlar, firuzeler, yemen taşları, her renkten akikler, yeşim vazolar, kolyeler, bilezikler, emirlerin ve şahların saraylarında kullanılan her türlü mücevherle doluydu.Ve ben, hanımım, ellerimi ve gözlerimi yukarı doğru çevirdim ve Yüce Tann’ya tüm bu güzel şeyleri bağışlamış olmasından dolayı şükrettim. Böylece her gün bir veya iki ya da üç kapıyı açarak ziyaretlerimi sürdürdüm, kırk gün dolasıya kadar… Nihayet elimde bakırdan yapılmış olan sonuncu kapıyı açacak sonuncu

anahtardan başkası kalmadı. Kırk genç kızı düşündüm, onları düşünmek bile bana en büyük mutluluğu veriyordu. Onların tavırlarındaki tatlılığı, ciltlerinin tazeliğini, kalçalarının sertliğini, ferçlerinin darlığını ve de kıçlarının yuvarlaklığını ve hacmini ve bana, “Uh,

sevgilim!”, “Uh, gönlümün ateşi!” diyerek haykırışlarını; sonra kendimin de, “Allah isterse, bu gece kutsal bir gece, uykusuz bir gece olacak!” diye haykırışımı S 203

S. 209) Hepimiz de aynı babadan, ancak ayrı ayrı annelerden doğduk.

Bu iki dişi köpeğe gelince, benim ana-baba bir kız kardeşlerimdir.Ama kocaları hemen bir iş gezisine çıkmak için hazırlandılar ve karılarından, mal satın almak için biner dinar istediler, karılarını da birlikte alıp beni yapayalnız bırakarak hep birlikte yola çıktılar. Benden ayrılmalarından sonra dört yıl geçti. Bu süre içinde kızkardeşlerimin kocaları iflas etmiş ve tüm mal varlıklarını yitirmişler, karılarını yabancı ülkelerde kendi başlarına bırakıp çekip gitmişlerdi. Kızkardeşlerim her türlü sefalete katlanmış ve benim yanıma zavallı dilenciler halinde dönmüşlerdi.

S. 210 “Nasıl oldu da, kardeşlerim, bu hale düştünüz?” diye sordum . Bana, Kardeşim, konuşmanın şimdi hiçbir yararı yok, çünkü kalem, Tanrı’nın takdirini yerine getirmek için oynamıştı” dediler.

S 212 “Vallahi! Hiç bilmiyorum. Bu kenti hiç görmedim; ve tüm yaşamımda bu denizde de seyretmedim. Ama, önemli olan, artık çok şükür tehlike dışında olmamızdır. Size

bu kente girip malınızı depo etmekten başka yapacak şey kalmıyor. Ve de satmak istiyorsanız, satmanızı size öneririm” diye yanıt verdi.

S:215) Bana, “Biraz bekle!” dedi; gidip kutsal kitabı kapattı ve satenden bir mahfazaya soktu; sonra da yanına oturmamı istedi. Oturdum ve yüzüne dikkatle bakmaya başladım. Onun tıpkı dolunay gibi, nitelikten yana mükemmel ve cana yakın olduğunu, görünüşünün

hayranlık uyandırıcı, endamlı ve ince olduğunu gördüm; yanakları kristal gibi, yüzü taze hurma renginde idi; şair sanki şu dizeleri onun için yazmıştı

Ancak, bir gün, her zamanki davranışlarını sürdürürken, görünmeyen bir müezzinin

yüksek sesi duyuldu. Bu gök gürültüsü kadar yüksek ses, yakındakiler kadar uzaktakilerin de kulağına erişecek şekilde: “Ey bu kentte oturanlar! Ateşe ve Nardon’a tapınmayı bırakın, Tek ve Kudretli Tanrı’ya tapının!” diyordu.

Bu sesi duyan kesitte oturanlar, büyük bir dehşete kapıldılar, kentin hükümdarı olan babamın çevresine toplandılar ve ona, “İşittiğimiz bu korkutucu ses nedir? Hâlâ bu sesin etkisiyle titriyoruz” diye sordular. Babam onlara, “Bu sesten korkmayın ve dehşete apılmayın!

Eski inancınıza sımsıkı sarılın!” dedi. Ve bunun üzerine, yürekleri babamın

S.218) Ve bir yıl daha hatalı kör inançlarına bağlı kaldılar, ta ilk sesi duymalarının yıldönümüne kadar! Ve de bir yıl sonra aynı ses, ikinci kez duyuldu; sonra bir yıl daha geçti; ve her yıl tekrarlanan ses üçüncü kez duyuldu. Ama onlar, hatalı inançlarını ve bunun gereklerini terk etmeye yanaşmadılar. Ve sonunda, bir sabah, şafak vakti, felaket ve bela üzerlerine gökten yağarak geldi; ve kara taşa dönüştüler ve kendileriyle birlikte atları, katırları, develeri ve sürü hayvanları da taşa dönüştü. Tüm uyruklardan, bir başıma ben, bu felaketten kurtuldum. Ve işte, o günden beri burada oturup dua ediyorum, oruç tutuyorum ve Kuran okuyorum.

S.219) Ve ben oldukça hatırlı bir kimse olmama karşın, senin kölen ve zevkinin hizmetçisi olurum. Aslında ben, yöremde bulunanların efendisiyim ve emrime bağlı erkekler, hizmetçiler ve genç çocuklar var! Burada da kıyıda mal yüklü bir gemim var. Ama talih bizi bu kıyıya attı ve bu kenti tanıttı ve de bu serüvene sürükledi; ve talih bizi birleştirmek istedi” dedim.

S.221) “Efendim, arzum senin olmaktır. Benden beni reddetmemeni rica ederim!” dedim. O da bana, “İşittik ve itaat ettik!” diye yanıt verdi. Bu sözler üzerine

Kız kardeşlerime döndüm ve onlara, “Tüm varlığımla bu genç adama sahip olmakla yetineceğim; zenginlik adına neyim varsa şu andan başlayarak sizindir” dedim. Bana, “Senin iradene uyarız!” dediler. Ama yüreklerinde bana karşı ihanet ve kötülük saklıyorlardı

S.223) Yüzme bilmediği için genç adam boğuldu; onun kurbanlara katılması Tanrı’nın takdiri idi. Bana gelince, benim nasibim de kurtulanlar arasına katılmakmış.Sonra ecinniye, “Daha sonra da, gemide bulunan tüm zenginliği Bağdat’taki evine taşıdım ve gemiyi batırdım. Genç adama gelince, boğuldu; ölüme karşı bir şey yapamam; çünkü ancak Tanrı’nın gücü sonsuzdur.” dedi.

S.224) Böylece, bir yıl sonra, yaşlı kocam öldü; Tanrı’nın rahmetine

kavuştu. Ve bana, şeriat hükümlerine göre miras payı olarak, yirmi dört bin dinar bıraktı.

S.225) Yüzü bir ihtiyarın kıçı kadar çirkindi; çökmüş sümüklü bir burnu, yolunmuş kaşları, şehvet düşkünü yaşlı gözleri, kırık dişleri ve eğri bir boynu vardı. Sanki şair şu dizelerle onu anlatmıştı:

Bir örümcek ağına takılmış bin inatçı katırı, örümcek ağını zedelemeden, çekip

kurtarabilirdi! Ne denli kaba ve iğrenç olursa olsun, yapamayacağı kötülük yoktur: Küçük bir kızın kıçını gıdıklar, bir delikanlıyla düzüşür, olgun bir kadınla zina eder ve yaşlı bir kadını tahrik ederek tutuştururBunun üzerine, kalktım, hamama gittim ve kokular süründüm; sonra on yeni giysimden en güzelini seçerek giydim; sonra da değerli incilerden yapılmış

gerdanlığımı, bileziklerimi, salkım küpelerimi ve tüm mücevherlerimi taktım; gözüme sürmeler çektikten sonra, yaldızlı mavi ipekten başörtümü büründüm, nakışlı kemerimi kuşandım, yüzüme peçemi taktım.

S.226) Tüm ipekli kumaşların asılı bulunduğu bu salonun ortasında, narin incilerle ve değerli taşlarla zenginleştirilmiş ve üzeri saten bir cibinlikle örtülü kaymak taşından yapılmış bir yatak vardı.

S.230) Sonunda gözlerimi kapatarak, yoldan geçenlerin olacağı görmemesi için peçemin ucunu yarı açarak yanağımı uzattım. Genç adam başını peçemden içeri

soktu ve ağzını yanağıma yaklaştırıp beni öptü. Fakat, aynı zamanda, yanağımı ısırdı ve etime işleyen bir ısırık izi bıraktı! Acı ve heyecandan bayılmışım.

S.232) Uzun geceler boyunca gözlerimin uyanık ve hayran kalmasını öğrettiniz, sizse,

uyuyup aldırmadınız! Ama ben! Ben sizi gözüm ile gönlümün arasında bir yere oturttum! Söyleyin nasıl yüreğim sîzi unutsun, gözlerim uğrunuzda ağlamayı kessin? Bana tükenmez bir vefayla bağlanacağıma yemin ettirmiştiniz; ama sevgimi kazanır kazanmaz benden yüz çevirdiniz! Ve şimdi, bu yüreğe hiç acımıyorsunuz ve derdimi anlamak istemiyorsunuz!

Sanki benim felaketimi hazırlamak ve gençliğimi kahretmek için doğmuşsunuz! Dostlarım, size yalvarıyorum, ölünce, mezar taşıma, “Burada büyük bir suçlu yatıyor: Sevmek suçunu işleyen!” diye yazın!

S.237) Ve birdenbire, ecinniye, bir genç kız kılığında, zengin bir giyimle ortaya çıkmış; Müslüman olduğu için, Halife’ye, “Allah’ın selamı üzerine olsun, ey Tanrı’nın Naibi!” demekten geri durmamış.

S.239) Ve orada, kadılar ve tanıklarla oğlu El-Emin’i genç Emine ile yeniden evlendirmiş, sonra da genç Zübeyde’yi bir hükümdar oğlu olan birinci kalenderle,

öteki iki genç kadını da yine hükümdar oğulları olan diğer iki kalenderle evlendirmiş ve kendisi de, beş kızkardeşin en genciyle, çarşı alışverişlerini yapan hoş ve tatlı Fehime ile evlilik sözleşmesini hazırlatmış.

S.241) Allah henüz çocuklarımı besleyecek ekmeği sağlamadı! Kendimden ve

yaşantımdan bıktım, ölümden başka bir şey dilemiyorum gayri!” diye yanıt vermiş. Bunu duyan Halife, “Benimle ırmağa doğru gelip kıyıdan, benim adıma, ağını Dicle’ye atabilir misin? Şansımı denemek istiyorum da! Ve sudan ne çıkarırsan, bunu senden satın alacak ve yüz dinar ödeyeceğim.” Bu sözleri duyan ihtiyar çok sevinmiş ve “Teklifinizi kabul ediyorum

ve başımla bir tutuyorum” demiş.

S.243) Halife, buna çok kızmış ve Cafer’in saray kapısına asılmasını ve

tellalların bunu, bütün kente ve yöresine, “Halife’nin veziri Cafer-ül Barmaki’nin ve yakınlarından kırık kişinin saray kapısında asılması gösterisinde bulunmak

isteyenler evinden dışarı uğrasın!” şeklinde duyurmasını emretmiş.

S.247) ‘Düşünsene, sevgilim! Budala, boynuzlu kocam, bunları satın almak için Basra’ya kadar gitti ve üç altın dinar ödeyerek bunları aldı!‘ dedi; sonra da elimde gördüğün

şu elmayı bana verdi !” dedi. Zencinin bu sözleri üzerine, Ey Emir-ül Müminin! Dünya

gözümde karardı; hemen dükkânımı kapattım, hiddetimin şiddetinden aklımı yitirmişçesine yola çıktım.

Bunun üzerine bir bıçak bularak ve dizlerimi karnına bastırarak, bıçak darbeleriyle onu doğradım: başını ve organlarını kestim, sonra hepsini aceleyle bir küfeye koydum ve üstünü bir örtü ve bir halıyla örttüm; bir sandığa koyup çiviledim. Sandığı katırıma yükledim ve hemen atmak üzere Dicle’ye gittim; ve de bunu kendi ellerimle yapmak istedim!

S.248) Bunun üzerine sel gibi gözyaşı döktüm, sonra da kayınbabamı, yanımda gördüğünüz bu saygın şeyhi görmeye gittim. Bu acıklı öyküyü ona anlattım. Bunları

duyunca yanıma oturdu, o da ağlamaya başladı, İkimiz birlikte ağlamayı gece yarısına kadar sürdürdük. Sonra da beş gün süreyle matem tuttuk. Bugüne kadar da karımın ölümü üzerine ağlayıp inleyip durduk.

Ey bahtıgüzel şahım, işittim ki. Halife, genç adamın geçerli özrü bulunduğunu kabul ederek, zenciden başkasını öldürtmemeye yemin etmiş; sonra da Cafer’e dönerek, ona, “Bu olaya neden olan bu hain zenciyi huzuruma getir! Eğer onu bulamazsan, onun yerine

seni öldürtürüm!” demiş

S.250)Yüce Tanrı’nın iradesinebağlanacağım” diye konuşmuş. Ve, gerçekten, Cafer,

verilen üç gün süreyi evinden hiç kıpırdamadan geçirmiş. Ve, dördüncü gün, kadıyı çağırtmış, onun önünde vasiyetini yapmış; ağlayarak çocuklarına vedaetmiş.

S.251) Sonra da ağlamasını sürdürdü. Ama ben onun gözyaşlarına aldırmadan bu elmayı alıp eve getirdim ve iki dinar karşılığında küçük hanıma verdim” diye yanıt vermiş.

S.252) Bilmez misin ki zenciler hızla ürer, oysa ruhun tektir ve

yerini dolduramazsın!

S.254) Şemseddin, Nureddin’e, “Allah’ın rızasıyla, iki genç kızla evlenip aynı gece

gerdeğe girince, ikisinin de aynı gece hamile kalması ve -Allah takdir etmişse- aynı gün karının bir erkek çocuğu, benim karımın da bir kız çocuğu doğurması olasıdır; bize o zaman birbirinin yeğeni olan bu çocukları evlendirmek düşer!” demiş. Buna, Nureddin, “Kardeşim, bu durumda, kızın için mehr{2} olarak oğlumun ne kadar ödemesini düşünüyorsun?” sorusunu yöneltmiş. Şemseddin de, “Oğlundan kızımın nikâh bedeli olarak üç bin altın dinar, üç meyve bahçesi ve Mısır’da en iyi durumda üç köy alırım. Doğrusu, kızımın değeri karşısında istediklerim pek o kadar fazla değil. Ve eğer, oğlun olan delikanlı, bu sözleşmeyi

kabul etmek istemezse, aramızda hiçbir ilişki kurulamaz” demiş.

Böyle bir istemde bulunacağına, kızını oğluma armağan olarak sunmalısın, herhangi bir mehr istemeyi aklından geçirmeden… Sonra, bilmez misin ki, erkek, daima dişiden daha değerlidir! Oğlum da bir erkek olduğuna göre, mehr talep edeceğine, kızın çeyiz getirmelidir. Sen, tıpkı, malını satmak istemeyen tacirin, tereyağı fiyatını ikiye, dörde katlaması

gibi bir hesap içindesin!”

S.260)Ama şimdi, yüreğimin tüm sevgisiyle sevdiğim seni tanıdıktan sonra, kızımı hizmetinde bir köle olarak kabul etmek isteyip istemediğini soruyorum! Çünkü

büyük bir temenniyle senin kızımın kocası olmanı istiyorum. Şayet kabul edersen, şimdi Sultan’ın yanına çıkacak, ona, senin, Mısır’dan yeni gelmiş yeğenim olduğunu ve Basra’ya da kızımla evlenmek üzere gelmiş bulunduğunu söyleyeceğim.

S 265)Yarattıklarının bahtına sahip olduğunu göstermek için, Tanrı, iki kardeşin

evliliklerini aynı geceye rastlatmış!

S. 270) Sultana gelince, genç Hasan Bedreddin’i ve güzelliğini görünce, öyle şaşırmış ki, soluk alamaz olmuş ve bir an için soluk almayı unutmuş. Ve onu yanına yaklaştırmış

ve onu çok sevmiş; onu gözdesi yapmış, armağanlar vermiş ve babası Nureddin’e, “Vezir, onu mutlaka her gün benim yanıma yolla! Çünkü onu görmeden edemeyeceğimi anlıyorum!” demiş. Vezir Nureddin de, “Duyduk ve itaat ettik!” şeklinde yanıt vermek zorunda kalmış.

“Bil ki, ey oğlum, bu dünya fanidir, gelecekteki dünya ebedidir! Ben, ölmeden önce, sana bazı nasihatlerde bulunmak istiyorum.

S.273) Kendisinden bıktığını ve sakındığını düşünmüş. Ve bundan dolayı çok kızmış ve Hasan’ı babasının izleyicisi olarak vezir tayin edecek yerde, bu görevi bir başkasına vermiş; ve bir başka saraylıyı dost tutmuş. sonra da Hasan Bedreddin’in kendisinin de tutuklanıp, zincire vurularak huzuruna getirilmesini emretmiş. Yeni vezir mabeyincilerinden bazılarını birlikte alarak, kendisini tehdit eden felaketten haberi olmayan genç Hasan’ın oturduğu ev tarafına yönelmiş.

S.277) Hasan Bedreddin’in yanına koşmuş; onu başı önüne eğik, yüreği dert yüklü ve boyna ölen babasını düşünerek son derece üzgün bulmuş. Bunun üzerine başına gelmekte olan felaketi ona açıklamış. Hasan, ona, “Ama hiç değilse, yabancı ülkelere kaçarken, beni geçindirecek bir şeyler alacak zamanım da mı yok?” diye sormuş. Genç köle de ona,“Zaman çok dar. Bundan dolayı her şeyden önce kendini kurtarmaktan başka şey düşünme!” demiş.

Hasan Bedreddin’in harika güzelliğinden gözleri kamaşmış, “Allah! Allah! Eşi olamaz bunun; tüm ferçleri yakmak için yaratılmış sanki!”

S.279) Damada gelince, ben ayrıldığım sırada, onu, kaba şakalarla, “Kızın yerinde biz olsak, bu kamburun yürekler acısı zebbi yerine uyuz bir eşeğinkini ele almayı yeğ tutardık!” diyerek hamamda yıkıyorlardı.

S.281) “Bil ki, ben bir ecinniyim, ama iman sahibi bir ecinni

S.284) Ve her biri bu harika gencin boynuna sarılmak ve kucağına atılarak orada bir yıl, bir ay veya hiç değilse bir saat ya da sadece bir kez onun dolduruşuna uğrayacak ve onu

içinde duymaya yetecek kadar bir zaman oturmak için yanıp tutuşmuşlar.

S.286)Biri, “Maymun! Kendi kendini tatmin et! Havayla çiftleş!” derken; bir diğeri, “Bak sen! Sen ancak bu yakışıklı delikanlının zebbi kadar boylusun! İki kamburun da onun yumurtaları kadar var ancak!” diyor; bir üçüncüsü de, “Bu delikanlı zebbiyle sana bir vurursa, uçar, ahırda kıçüstü düşersin!” diyor. Herkes de gülüp duruyormuş

S.287) Hatta bazıları, genel neşeden ve heyecandan; çalgı sesinden ve şarkıların verdiği baş dönmesinden yararlanarak, yerde birbirinin üstüne uzanmış, oturmuş gülümseyen Hasan’a bakarak çiftleşme taklidi yapıyorlarmış. Ve kambur bütün bunlara üzülerek bakıyormuş. Ve kadınların birinin Hasan’a dönerek, elini alt yanına doğru uzatıp işaretle

fercini göstererek; bir diğerinin orta parmağını sallayarak ve gözünü kırparak onu çiftleşmeye davet ettiğini; ya da bir diğerinin, kalçasını açarak yumruk yaptığı sol eline sağ elinin ayasıyla vurarak işaret ettiğini; ya da bir başkasının daha da şehvetli bir jestle, kıçına vurup kambura “Kayısı zamanında gel de kıçımı ye!” dediğini duyduğu her seferinde üzüntüsü

artıyormuş.

S. 289) Seyise gelince, bu bizim seyislerimizin en sefilidir: ve onun zararını karşılamak için, ahırda bizim sağlığımıza içsin diye bir çanak ayran hazırlıyorlar‘ dersin. Sonra, korkusuzca ve hiç tereddüt etmeden onun elini tutar, peçesini kaldırır; ve ne yapılması gerekirse onu yaparsın!” demiş; sonra da oradan ayrılmış.

S.293) Sitt-ül Hüsn’ün bacaklarını ayırmış. Sonra da saldırıya hazır vaziyette bulunan koçbaşlı saldırı gerecini kalenin duvarlarına vurmuş ve bir vuruşta engeli ortadan kaldırmış; ve Bedreddin, incinin delinmemiş olduğunu ve kendisininkinden önce hiçbir koçbaşının buna

ulaşmadığını, hatta burnunun ucuyla bile dokunmadığını anlayarak çok sevinmiş. Sonra engelin ardındaki bölgenin de aynı mutlu bekâret durumunu sezinleyerek bundan büyük bir zevkle yararlanmış. Zevkin doruğunda, bu genç bedenin bekâretini giderdikten sonra, koçbaşı, on beş kez daha kesintisiz girip çıkarak aynı zevki tatmış, hiçbir incinme duymadan…

S.293) Bedreddin on beş kez seter yaptıktan sonra, kendi kendine, “Şimdilik bu kadarı yeter!” demiş.

Tanrı, birbirinin kollarında yatan iki sevgilininkinden daha güzel bir temaşa yaratmış mıdır?

S.294) Ecinniye gelince, gidip acele arkadaşı ecinniyeyi aramış; ikisi birden gelip oyunlarını izledikten ve koçbaşının darbelerini saydıktan sonra, iki genç varlığı uykularında seyretmişler. Sonra ifrit, arkadaşı ifriteye, “Haydi, hemşire, genç adamı kaldırıp götürmek sırası sende! Onu, seni götürdüğüm Basra’daki mezarlıkta, babası Nureddin’in türbesinde yattığı aynı yere taşıman gerek! Hasan sırtında olduğu halde, şehvetli duygular duyup

ırzına geçmek istemiş: ve ifritenin gönlü de buna yatkınmış; ancak Hasan adına korkuyormuş. Şükürler olsun ki, Allah, duruma müdahale etmiş; meleklerini görevlendirerek ifritin üzerine ateş sütunları attırıp onu yakmış. Böylece ifrite ve Hasan, belki de onları mahvedecek olan müthiş ifritten kurtulmuşlar: çünkü bu ifrit çiftleşme konusunda dehşetliymiş! Böylece ifrite,

başına geleceklerden çok korktuğu Hasan olmasa, kendisiyle pekâlâ çiftleşebileceği ifritin atılmış bulunduğu aynı yerde toprağa inmiş.

S.295) Ne yakışıklı bir genç bu böyle! Onunla yatmış olan kadın ne mutlu ve ne talihlidir kim bilir? Ama acaba neden böyle çırılçıplak?” demişler. Böylece aralarında konuşurlarken sabah yeli esmiş ve güzel Hasan’ı okşayarak gömleğinin açılmasına neden

olmuş: bir karın, bir göbek, kalçalar ve bacaklar ortaya çıkmış,.. Hepsi billur gibi parlıyormuş! Ve de bir zebb ile dengeli yumurtalıklar… Ve bu görünüş tüm bunları

seyredenleri hayran bırakmış

S.297) Rüyada evlenmek iyi oluyor mu? Kaç sefer yaptın? Birlikte yattığın bir huri mi, bir orospu muydu?” diye haykırmış. Ama Bedreddin, kızmaya başlayarak onlara, “Pekâlâ işte, o bir huriydi. Rüyada falan çiftleşmedim, onun bacakları arasında on beş kez yaptım o işi! Ve de pis bir kamburun yerini alarak! Hatta şu başımda gördüğünüz gecelik takkesi de ona ayrılmıştı! Fakat Allah aşkına! Yiğit kişiler, benim sarığım nerede? Donum nerede, giysilerim, kuşaklarım nerede? Ve de özellikle kesem nerede?” diye haykırmış.

S.297) Hacı Abdullah adlı bu tatlıcı, Hasan Bedreddin’i görünce, onu keyfince seyretmiş; ve güzelliğinin, büyüleyiciliğinin ve doğal verilerinin görünümüne hayran olmuş; ve o anda gönlünü sevgi kaplamış;

S. 298) Ey kibar genç çocuk, söyle bana, nereden geliyorsun? Ve sakın korkma! Bana öykünü anlat, çünkü seni şimdiden canımdan fazla seviyorum” demiş.

S.299)Kızının yanına girmeden önce, vezir kendi kendine, “Hiç kuşkusuz, şayet bu iğrenç kambura kendisini teslim ettiğini öğrenirsem, kızımı öldürürüm!” diyormuş S 299

Utanmaz kız! O pis kambur seyisle yattıktan sonra, nasıl oluyor da karşıma böyle sevinç içinde çıkıyorsun?” diye haykırmış.

S.300) Kambur seninle bu odada yatmadı mı?” diye haykırmış. Kız, “Allah aşkına babacığım, şu kamburun adını anma artık! Allah, onun da, babasının da, anasının da, tüm sülalesinin de belasını versin! Senin kem gözden sakınmak için yaptığın aldatmacayı artık bildiğimi sen de pekâlâ anlıyorsun!” diye yanıt vermiş.

S.304)  “Kızım, o gece kendini sunduğun kişinin adını biliyor musun? Bu, benim kardeşim Nureddin’in oğlu, senin yeğenin olan Hasan Bedreddin’dir! Ve bu bin dinar senin başlık parandır! Allah’a şükürler olsun!” demiş. S.306) Doğduğunda, kadınlar onu yıkamışlar ve gözlerine sürme çekmişler; sonra göbekbağını kesmişler ve onu dadılara ve sütanneye

teslim etmişler.

S.309) Bundan dolayı Tanrı’nın ve seni bir piç olarak bilen arkadaşlarının önünde daha alçakgönüllü ol! Zaten, Âcip, kesinlikle, babası tanınmayan ve pazarda satılan bir çocukla aynı durumdasın! Bir kez daha söylüyorum: Vezir Şemseddin sadece senin büyükbabandır ve baban bilinmemektedir. Bundan dolayı alçakgönüllü davran!” demiş.

Bundan dolayı Tanrı’nın ve seni bir piç olarak bilen arkadaşlarının önünde daha alçakgönüllü ol! Zaten, Âcip, kesinlikle, babası tanınmayan ve pazarda satılan bir çocukla aynı durumdasın! Bir kez daha söylüyorum:Vezir Şemseddin sadece senin büyükbabandır ve baban bilinmemektedir. Bundan dolayı alçakgönüllü davran!” demiş.

“Vezirdir, oğlum!” demiş; ama, Âcip ağlayarak, “Oh, hayır! O benim babam değil!

Gerçeği benden saklama! Vezir sadece senin baban!

Benim babam değil! Hayır, hayır!

S.312) Şam halkının kötü ününü biliyormuş; ve bu kamçıyla efendisi güzel Âcip’e yaklaşmalarını önlemek istiyormuş. Ve gerçekten, yanılmamış; çünkü güzel çocuğu görür

görmez, Şam halkı, onun ne denli zarif ve çarpıcı olduğunun farkına varmış; onun kuzey rüzgârından da tatlı, susuz kalınca özlenen su kadar taze ve hasta olunca özlenen sağlık kadar hoş olduğundan söz etmişler; ve yollardaki herkes Âcip’i izleyip durmuş;

Hasan küçük Âcip’in güzelliğiyle büyülenmiş; sadece büyülenmemiş, ilahi bir hisle ve tüm yüreğiyle olağandışı heyecanlanmış; ve içi sevgiyle dolu, “Ey benim genç efendim, sen ki kalbimi fethedip tüm varlığımda saltanat kurdun! Sen ki, tüm benliğimi kendine çektin! Daha

sonra küçük Âcip bu anıyla ağlamaya başlamış; Bedreddin de bu ağlayışa katılmaktan kendini alamamış, o da ağlamış. Ve haremağası da buna yürekten katılarak başını sallamış. Ancak bütün bunlar, kokulu ve büyük bir sanatla hazırlanmış, nefis nar tatlısına onur vermekten onları alıkoymamış. Öyle nefismiş ki yedikleri şey, doyuncaya kadar kaşık sallamışlar.

Ancak, zaman epeyce geçtiği dükkânıma girerek bana onur verir misin?

S:317) Gözlerindeki bu alevin değişik bir anlamı olduğunu düşünmüş ve daha da fazla sinirlenmiş; tüm gücüyle taşı fırlatmış; taş Hasan’ı ağır biçimde yaralamış; sonra

Âcip ile haremağası aceleyle çadırlara yönelmişler

S:324 Bu sözleri duyan Bedreddin, şu dizelerle yanıt vermiş: Senin için yüreğimin derinliklerinde açıklayamadığım bir giz var; benliğimde sakladığım bir düşünce ki asla

sözcüklerle anlatılamaz! Sen ki! Güzelliğiyle mağrur parlak mehtabı, şaşkınlıktan örtünmeye zorlarsın! Senin aydın yüzün, sabahı utandırır, şafağa baş eğdirir!Sana sözsüz bir apınmayla; sana, ey Tanrı sevgilisi,çoğalıp güzeli eşen arzular ve ölümsüz, benzersizduygularla bağlıyım! Ve şimdi, yanarak tümden eriyorum! Yüzün, benim cennetimdir! Kuşkusuz! Ateşli

susuzluğumdan öleceğim! Oysa sen, dudaklarınla susuzluğumu giderebilir ve onların balıyla ruhumu tazeleyebilirsin!

S :328) Genç Dünyazat, ablası ile eniştesinin işleri bitince oturduğu halıdan kalkıp Şehrazat’a: “Ablacığım, senden rica ediyorum, güzel Hasan Bedreddin ile amcası

Şemseddin’in kızı olan karısının o çok hoş öyküsünü tamamla! Tam da şu sözlerde kalmıştın: ‘Büyükanne,haremağası Sait’e bir göz atıp, ona…’ Acaba ne söylemişti? Lütfen!” demiş. S.338) Bunun üzerine Sitt-ül Hüsn, ona, “Sevgilim, sakin ol!Ben sana kollarımda geçirdiğin, koçbaşının benim gediğime on beş kez girdiği geceden söz ediyorum! Sevgilim