İskenderiye Dörtlüsü 4 CLEA

Lawrence Durrel

“Doğanın niteliklerinin en başta geleni, en güzeli devinimdir; doğayı sürekli kaynaştıran odur, ama bu devinimin sürekliliğini sağlayan şey suçlardır, onu ancak suçlar ayakta tutabilir.”                 D.A.F. De SADE

S:11) Bir anı, dedim kendi kendime, kağıt üzerinde henüz yarı yarıya gerçekleştirilmiş arzuların, sezgilerin yalanladığı bir anı. Eskenderiye, belleğin başkenti.

S:12)Ama yazmak beni, bir anlamda, şaşılacak bir biçimde çoğaltmıştı;imgelemin dipsiz mağaralarına birer birer gömülüp yok olan sözcüklerin başarısızlığı. Çok pahalı bir yaşamaya –başlama biçimi, evet ama zaten kendini yakalamaya çalışmanın bir garip teknikleriyle baslanmış özel yaşamlar çeker biz sanatçıları.

S:22) Ama o gece, savaş bu yaşlı insanları ince uzun mumlar gibi tutuşturmuş, onlara ateşli bir görken vermişti. Ancak, kötü kötü bakarak onları susturacak, utandıracak gençler yortu ortalıkta – çünkü karların içinde ölmek üzere Arnavutluk cefhesine gitmişlerdi. Dökemedikleri gözyaşları yüzünden boğuklaşmış titrek sesleriyle yüksek perdeden konuşuyordu kadınlar, kahkahaların, türkülerin arasına ani suskunlukları çöküyordu –tıpkı nice açık mezarlar gibi.

S;27) Daha önce savaşın kişisizliğinin hiç farkına varmamıştım. Bu kocaman, renkli ölüm şemsiyesinin altında insana ya da insan düşüncesine yer yoktu. Alınan her soluk geçici bir sığınaktan başka bir şey değildi.

S:29) İnsan artıkları, dehşet verici bir sabır ve vurdumduymazlıkla güvertede hortumla yıkanıyordu. Güzel bir mezarlıkta dolaşırken yeni kazılmış bir mezarla karşılaşmak gibi hayret verici bir şeydi.

S:33) Şu acıklı, gözüpek doğruyu söyleyen, “Aşkımıza karşılık verenlerden hiçbir şey öğrenemeyiz,” diyen kadının kara gözlerindeki belli belirsiz ürpertiyi anımsadım.

S:40) Fombal’ın omzuna büyük bir sevgiyle konan elde, pombal’a çevrilen yüzde düşünceli ve arkadaşsız kalmış bir gurur okunuyordu.

S:44) Onu bir çift çorap gibi eskitmiştim, bu yok oluşun kesinliği beni afallatıyor, sarsıyordu. “Aşk” böyle basitçe eskitilebilir miydi?  Bir kez daha “Melissa,” dedim, o güzel sözcüğün sessizlikte yankılanışını duydum. Kederli bir şifalı ot adı, bir Elensis yolcunun adı gibi.  

Aşkın sayısız kılığından yalnızca biriydi Melissa!

S:57) “ Kutsal Ruh’a karşı işlenecek en büyük günahın aşka yalan katmak olduğunu bilecek kadar kadınlık var mı bende? Amma da saçmasapan, cafcaflı sözler, çünkü doğası gereği dürüstlüğe izin vermez aşk.”

S:58) Ama öyleyse şimdi söyle bakayım – hangimiz daha büyük yalancıyız? Ben seni aldattım sense kendini.”

S:62) Irzıma geçilmesi konusuyla beni uzlaştıran da oydu…  “Hiç kuşkusuz hepsi hoşuna gitmiştir, bütün çocukların gider hatta belki de kendin davet etmişsindir. Sana verildiğini düşündüğün uydurma bir zararla uzlaşmak için ne çok zaman harcamışsın. Bu uydurma sucu kafanın içinden söküp atmaya çalış kendi kendine o şeyin hem zevkli, hem de anlamsız olduğunu söylemekten vazgeç. Bütün sinir hastalıkları ısmarlama hastalıklardır.”

S:65) Şimdi şurada yatan herhangi bir kadındı artık pis bir paçavra, su oluğuna düşmüş ölü bir kuş, kuş pençesi gibi kıvrılmış eller. Yüreğimde kocaman bir demir kapı sonsuza kadar kapanmış gibi oldu.

S:66) Bellekte yankılanan ayak sesleri, duvarlardan, kepenkli odalardan fırlayan unutulmuş sahneler, konuşmalar. İskenderiye, prenses ve orospu.

S:67) İnsan, yalnızlığını kanıtlamak için sevişir.

Filozof Demonax, “Kimse kötü olmak istemez, “demiş ve tüm çabalarına karşın köpeksilikle suçlanmış. Sonra Pursewarden, bir başka çağda, bir başka dille yanıtlamış onu: “Uyurgezerlerin arasında yarı uyanık olmak bile başlangıçta ürkütücüdür. Daha sonra insan gizlemeyi öğrenir!”

Lawrence Durrell

S:68) Genelevler dolup taşıyordu eski alanın oralardaki bir bölgeyi kaplamışlardı. Savaş bir şey getirdiyse, çakırkeyif bir karnaval havası getirmişti, o kadar; dahası limandaki gece bombalamaları bile gündüzle birlikte unutulup gidiyor, ‘bir kabustu’ denip geçiliyor, anımsansa da ancak bir münasebetsizlik olarak anımsanıyordu. Bunun dışında, temelde hiçbir şey değişmemişti. Simsarlar hâlâ Muhammed Ali Kulübünün basamaklarına oturup gazetelerini yudumluyorlardı. Eski faytonlar hâlâ uyuşuk uyuşuk gidip geliyordu, durmadan. Fersiz ilkyaz güneşini almak için Corniche’i hâlâ kalabalık dolduruyordu. Islak çamaşırlar, kıkır kıkır gülen kızlar vardı balkonlarda. Düşledikleri yaşamın koyu – mor gölgeli silindiri içinden deviniyordu hâlâ İskenderiyeliler. (“Yaşam bizim sandığımızdan çok daha karmaşık, ama bir insanın düşlemeye cesaret edemeyeceği kadar basittir.”)

S:72) Hiçbir şeyden vazgeçmiyordum, o azgın yaşam sürüyordu – işin gerçeği, aşağılanmaktan tuhaf bir tat alıyordum, kırbaçlanmak, hor görülme, yerle bir edilmekten hoşlanıyordum! Sanki dünyayı yütmak istiyordum, aşk yarasını iyileştirmek için cerahatini emmek istiyordum. Gidebileceğim son noktaya adar gitmeye zorlanıyordum, ama bunu yapan kendimdim: yoksa dişler mi?”

S:73) Henüz bilmedikleri çok şey var: Örneğin bir kadının içine girerken diz çöktüğümüz için kilisede diz çöküyoruz ya da sünnet asma budamaktan çıkmış, budanmayan asma yaprağı gider, meyve vermez!

Kendi kendime, ‘Hayat her şeyin efendisidir. Aklın doğasına aykırı biçimde yaşamaktayız. Gerçek öğretmen dayanma gücüdür,’ dedim. Bir şey öğrenmiştim, ama bana ne pahalıya patladı.

S:74) Belki de yanılsamaların en güzeli, en acıklısı davranışlarımızın dünyadaki iyilik ve kötülüğün nicelerini artıracağı ya da eksilteceği inancımızdır.

S:75) Sevmek için olmasa bile yeniden gülümsemek için yaşayabilirim.

S:76) Roman insanın bütün duyarlılığıyla giriştiği bir kehanet olmalı, yoksa bir papaz evinin çimenliğinde oynanan kroe oyununun titizce yazıya geçirilmesi değil.

S:84) Adak dediğim hiç kuşkusuz, kadın iç çamaşırlarından yırtılmış, kısırlığı iyi edeceğine, gebe kalmayı sağlayacağına inanılan bir azize sunulmuş kumaş parçalarıydı. Hay kör şeytan! Çoculara doğurganlık bağışlaması için başvurulan şey şu bizim Scobie’nin banyo küvetiydi –bez parçalarının sayısına bakılırsa başarılıydı da.

S:94) Ço sevdiğin, gerçekten budala bir kadının elinde tutabilmenin tek yolu bu, diyor Amaril. Ona kendinin yapacağı bir şey bulmak.

S:100) Böylece, kentin soluk göklerini şişme parıltılarının görkemiyle tutuşturan, bir siren ve top fırtınası halinde ortalığı kasıp kavuran dışarıdaki kasırgaya karşı bir meydan okuma niteliği kazandı bu sevişme.

S:102) Başkası diye bir şey yoktur; yalnızca insanın endi kendini bulgulama sorunuyla sonsuza dek yüz yüze oluşu vardır.

S:103)Clea’nın benimle her şeyi paylaşacağını, hiçbir şey saklamayacağını biliyordum – kadınların yalnızca endi aynalarına sakladıkları suç ortaklığı bakışını bile.

S:105) Hayır, savaş, yangılı bir uyuza yalanmış köpek gibi hep limanı kaşıyıp duruyordu. Limanın bir mil ötesinde bankacılar sanki New York’un korunmuşluğu içinde yürütüyorlardı işlerini gündüzleri.

S: 111) Pursewarden’ın sezgisi Justine’ininden çok daha adınca ve keskindi – biliyorsun kadınlar kadınlığı fazla olan erkekleri severler içgüdüsel olarak; kadınları … salt kadın, salt katalizör, salt biley taşı, salt ustura kayışı olmaktan kurtaracak, kendileriyle yeterince özdeşleşebilecek türden bir aşık ancak böylesi olabilir, derler kendi kendilerine. Çoğumuz bir machine à plaisir ( zevk mainesi, zevk aracı] rolü oynamakla yetinmek zorundayız!

iskenderiye

S:112) Otel odasının önündeki koridorda umutsuzluk ve korku içinde, bir aşağı bir yukarı dakikalarca yürüdüm, kara gözlükleri burnumun üzerine sımsıkı geçirmiştim. İçerdeydi: Suluboya resim yaparken âdeti olduğu üzere islik çaldığını duyuyordum; melodisiz, çıldırtıcı bir ıslık! Sonunda, yanan bir yapıya giren bir itfaiyeci gibi içeriye dalarak onu ürküttüm ve titreyen dudaklarla “Beni dé puceler” (kızlığını bozmak)etmeni istemek için geldim, lütfen, çünkü sen bunu yapmadıkça çalışmama olanak yok, dedim.

“Aslında senin bu önerin başımdan aşağı bir kova bulaşık suyu dökmek gibi bir şey! Bu iltifat benim için hep değerli kalacak, isteğini geri çevirdiğim için hep hayıflanacağım ama… bunu böyle değil de başka türlü yapsaydın seni memnun etmek beni nasıl mutlu edecekti bilemezsin! Beni gerçekten umursamadığını görmeme izin vermek zorunda mıydın?”

S:116) Cinsel aşk bilgidir, kökbilimsel hem de çıplak olgu olarak; İncil’in dediği gibi, erkek kadını bildi!

Bir kültürde cinsiyet işeri kötü gidiyorsa bilgi de engellenmiş demektir.

S:123) Din, tanınmayacak derecede yozlaştırmış sanattan başka bir şey değildir.

S:132) (Sanat, bir biçimde uyanık bir ruhla içtenlikle onurlandırıldığı yerde başlar.)

“Bir sanatçı olabilmek için insanın tek büyüme aracı olarak kendini anlatmayı seçmesine yol açan bencillik kompleksinden kurtulması gerek! Olanaksız olduğu için ben buna Kusursuz Şaka diyorum.”

S:134) Püriten kültür, sanatı kendi ahlak anlayışını onaylayan, yürtseverliğini pohpohlayan bir şey olarak görür.

S:136) –senin için o sözcüğü harf harf yazıyorum: L-o-v-e. Dört harf, her harf için bir cilt! İnsan ruhunun point faible’i (zayıf nokta) en habis urun bulunduğu yer! Nasıl oldu da Yunanlardan bu yana en büyük çirkef suyuyla karıştı? Tam anlamıyla bir giz, bu gizin anahtarı, eğer benim tarihim yanlış değilse, Yahudilerde. Çünkü sanat diye bir şey tanımamış, yaratıcı güçlerini ahlak dizgeleri kurmakta harcamış bu yetenekli, baş belası soy, ‘soy’ temeline, soyun gelişmesi için de cinsel yasaklara dayandırdığı düşünceleri bizim omuzlarımıza yıktı, sözcüğün gerçek anlamıyla Batı Avrupa ruhunu onlarla dölledi!

S:137) Musa Yasası yüzyıllarca taşaklarımızı sıktı; genç kızlarımızın, delikanlılarımızın sarı benizli, yeşil dalları budanmış bir ağaç gibi görünmelerinin nedeni bu. Sürekli yeniyetmeliğe yazgılı yetişkinlerimizin kibar yüzsüzlüklerinin nedeni bu!

S:139) Yoksa sanat, görmedikleri ama orada olduğundan kuşku duymadıkları yola körlerin tap tap tap diye vurdukları o küçük beyaz değnek midir?

S:141) Dehayı engellemek elinde olmadığına göre en iyisi kibarca görmemezliğe gelmek.

S:142) “Bugün beş kızla yattım. Senin bu kadarını aşırı bulacağını biliyorum. Kendi kendime hiçbir şey kanıtlamaya çalışmıyordum. Ama sana, damak zevkimi okşayacak çayı bulmak için beş türü birbirine karıştırdım ya da beş tür tütünü karıştırıp pipoma en uygununu buldum desem, bir saniye bile üzerinde durmazdın.”

S: 145) Yumuşak, beyaz tomurcukları düşünüyorum – açmamış çiçek biçimleri – Müslüman kanıların mezarlarını süsleyen! Yo, gerçekten tarihim oldukça zayıf. Papa gibi Müslümanlık da iğdiş ediyor.

S: Cinsel güçle yaratıcılık gücü el ele yürürler.  Birbirlerine dönüşebilirer – güneşe özgü cinsellikle aya özgü ruhsallık arasında bitmeyen bir söyleşim vardır.

S: 147 Çünkü ben, sanatın insan ruhunun bir çeşit güvresi olduğunu gittikçe daha iyi anlıyorum.

Sanat, tıpkı bir spor alanındaki becerikli bir masajcı gibi bir kaza anında yardımcı olmak üzere bir kıyıda ekliyor; tıpkı bir masajcının yaptığı gibi o da görevini yaptığı zaman insan ruhunun kaslarındaki bütün gerilim geviyor. Hep acıyan yerere uzanmasının, parmaklarını düğüm düğüm olmuş kaslara, kramp girmiş kişilere bastırmasının nedeni bu –günahlara, sapıklıklara, kabul etmek istemediğimiz, hoşumuza gitmeyen noktalara. Acımasız iyi yürekliliğiyle oları ortaya çıkararak gerilimleri çözer, ruhu rahatlatır. İşin öteki yanı – başka bir iş kaldıysa – dine aittir. Sanat yalnızca arındırıcı etkendir. Hiçbir şey göstermez. Aşk ve sevinç için gerekli olan sessiz hoşnutluğun cariyesidir.

İyi sanat tıpkı konuşamayacak kadar hasta bur adam gibi eliyle işaret ederek gösterir, bir bebek gibi!

S:149) Satırların arasını okumayı öğrenmeliyiz, yaşamların arasını.

S:150) Görmek, düşlemektir!

Onu bulmuş olmaya dayanamayacağımı anladım birden; onu aradığım sürece bulma umuduyla beslenerek yaşamıştım. Ama artık ölmüş olan bu şey birden bütün yaşama amacımı yok etmiş gibiydi. Bunu kabul etmiştim, ama içimden bir ses doğru olmadığını haykırıyordu, ben bilinçli olarak doğrulasam bile!”

S:155) Çocuklar, karanlıktan oluşan ambar ağzı ya da tavan kapısı gibi bir kapıdan üzerlerine akıl almaz derecede solmuş pamuklu gecelikleriyle içeri girdiler. Ellerinde yüzükler, ayak parmaklarında ziller. O nereye gitse müziğini de yanında götürecektir! İçlerinden biri bir çay tabağının içinde havada bir mum ışığı taşıyordu. Çevremizde geniz sesleri çıkarmyaa, insanı budalalaştıran bir açık sözlülükle ne istediğimizi sormaya başladılar – ama Viking katafalkının yanında oturan  (şu anda gülümseyen) Justine’in onlara yarı dönük başını görünce şaşırdılar.

S: 248) Küçük dairenin kapısını kapadığım sırada bir kez adımı haykırdığını duydum – ama bu da o aldatmacalardan, insanı aldatan o kısa acıma ya da sevecenlik nöbetlerinden biriydi. Bunu önemsemek, yolumdan geri dönmek, yeni anlaşmazlıkların çarkına girmek saçma olurdu. Kendini iyileştirmesi için geleceğin bütün fırsatlarını tanımaya kararlı olarak merdivenleri inmeyi sürdürdüm.

S: 264)Evet, bine kadın yapan Amaril’di galiba. Ah, ne iğrenç değil mi? Biz ne zaman büyüyeceğiz? Hayır, ama biliyor musun, yüreğimde eskittim onu. Senin düşündüğün gibi değil. Onn bana göre biri olmadığını biliyorm. Semira’nın yerini almaya beni hiçbir şey razı edemezdi. Onunla sevişmi, ona aşık olmuş iri olarak bunu çok iyi biliyorum! Tuhaf ama bu serüven onu ötekiyle, ilk ve son olacak olanla karıştırmamı engelledi! Peki, o kim, nerede? Bunu henüz bilmiyorum. Henüz gerçek sorunlarla karşılaşmadığım kanısındayım. Onlar bu küçük serüvenin ötesinde bulunuyorlar. Gene de, biraz sapıkça, ama ona yakın olmak hoş bir şey –ameliyat masasında olsa bile. İnsan yüreğiyle ilgili doğrulardan bir tekini olsun açıklayabilir misin?”

S:274) “Evet,” dedi, “ne müthiş bir sözcük – ‘yürek acısı’! ( Senin anlattıklarından anladığıma göre) Bana öyle geliyor ki nasıl Liza Pursewarden ağabeyinin ölüm fermanını imzaladıysa, Mountolive de Leyla’nınkini imzaladı. İşte böylece zehirli sevgi kadehini elden ele dolaştırıyoruz!”

S:277) sonunda, son derece süslü midillilere binmiş maiyetiyle birlikte Abu Zeid’in zarif karaltısı görüldü, sırtlarındaki harmanileri kabara kabara ilerliyor, yarışmaya katılmış şövalyeler gibi ellerini havaya kaldırarak halkı selamlıyorlardı. Onların önünden yüzleri pudralı, uzun dalgalı saçlı, karmaşık bir erkek orospu kalabalığı çiftlik avlusundaki tavuklar gibi bağırışa çağırışa geçti.

Gülbankçılar kalabalığın arasından öne çıkarken, sahnenin ortasına birden Mevlevi Dervişleri geldi ve bir yelpaze hareketiyle yavaş yavaş açılarak yarım daire biçimini aldılar. Yeşil terlikli ayaklarına kadar inen uzun, beyaz entariler, kalıp dondurması gibi uzun kahverengi külahlar giymişlerdi.