DATÇA DÖKÜMANLARI

Geleneksel Bahar Yürüyüşü Öncesi Cumhuriyet Meydanı / Fotoğraf: Suna Güler

…Bu günkü Cumhuriyet Meydanı bir zamanlar tuzluktu (tuzla). Hemen yakındaki, şimdi restore edilmiş olan çift tonozlu ve “çatal mağara” diye bilinen yapı, çıkarılan tuzların depo edilmesinde kullanılırdı. 1960’ların başında, ekonomik bir değeri kalmayan ve bataklığı dönüşen tuzla, o sıralar maiyet memuru olarak kaymakamlığa vekâlet eden Aykut Doğan’ın girişimiyle ve imece yöntemiyle kurutulup doldurulmuştur. Yine imece yöntemiyle bir kamusal meydan haline getirilmiş ve büyük kurtarıcının heykeli dikilmiştir. Bu işte gönüllü çalışan DATÇALILARI kaymakamlık yalnızca bir öğle yemeği verebiliyordu. Nevale kaymakamlıkça karşılanıyor, yemeği Şevket Bora kendi aşevinde pişiriyor, servisi bizzat kaymakam yapıyordu.     

1953 yılında, Vatan Gazetesi, o güne dek yapılmadık, uzun soluklu bir işe girişti. Amaç, cumhuriyetin 30. yılında, Türkiye’nin bir tür “envanter”ini çıkartmaktı. Altmış yedi il, teker teker dolaşıldı; her birinin sınai ve ticari hayatı, altyapısal durumu, eğitim ve öğrenim düzeyi, ekonomik potansiyeli, vb. yerel yöneticiler, ilgililer ve uzmanlardan alınan bilgiler doğrultusunda ortaya kondu.        

Vatan’ın “Memleket Serisi” nin 76. sı ve sonuncusu Muğla’ya ayrılmıştı. 12. tabloid sayfalık bu “ilave”de DATÇA’nın adı sadece üç kez geçer. Birincisinde; Muğla ilinin ilçeleri sayılırken, ikincisinde; Muğla’nın o günlerdeki en büyük sorunu olan ulaşım problemi vesilesiyle 90 kilometrelik Marmaris-Datça yolunun da inşasının bir zorunluluk olduğuna değinilirken. Üçüncüsünde de, Muğla nüfusu ile ilgili bilgiler verilirken: buna göre, DATÇA’nın 1953 yılındaki nüfusu, ilçe merkezi 1 307 ve köyler de 4 304 olmak üzere, toplam 5 611 kişidir.   

Yapılamıyor, Yıkılamıyor, Kendi Kendini Yok Etmeye Bırakıldı/ Fotoğraf : birgün.net

“BİNA”

(ESKİ HÜKÜMET KONAĞI)

Yıl 1937. Datça halkı için çok önemli bir yıl. Yılarca yaya, at veya eşek üstünde 18 saatte gidebildiği Datça-Marmaris arasını motorlu vasıta ile 6 saatte gidebilecek. Çünkü uzun zamandır kazma ve küreklerle yapımı süren yol o sene bitecektir.

Aynı yıl halk arasında bir haber dolaşmaktadır: “Yolun tam bittiği yer olan ‘Esenada’nın üstüne bir bina yapılacak.” Bu habere inananlar olur, inanmayanlar olur. Sonuçta, bir gün, zamanın Muğla Valisi ‘Recai Güreli’ Datça’ya çıkar gelir ve halkı toplayarak bir açıklama yapar. “Esenada’ya bir otel yapılmalıdır. Çünkü ilerde buralara zengin seyyahlar, lordlar gelecek ve kalacak yerlere ihtiyaç olacaktır.“ Bu sözlerin altında yatan gerçeği bugün anlıyoruz ki; Recai Güreli, turizm gerçeğini 1937 yıllarında görmüştür.

Marmaris-Datça yolunun yapımında angarya ile çalışan halkın arasından hiç ayrılmamış, onlarla arkadaş gibi kaynaşmış olan bu Vali (Recai Güreli) Datça halkından bir özveri daha istemektedir. Bu “Bina” nın yapımında halk yardımcı olmalıdır. Zaten yol yapımının son yılında bir ay bedava çalışmış olan halk, biraz bıkkın görünür ama yapılacak “Bina”nın Datça’ya faydaları anlatılınca angaryayı kabullenir. Bu yapılacak bina, Datça için bir “umut” tur ve bir “gelecek”tir. İşte bu yüzden bu “Bina”yı bu “Umut Taşları”nın arasına almayı doğru bulduk.

Henüz Marmaris-Datça yolu bitmeden hemen insaata başlanılır. Yukarıda gördüğünüz fotoğraf, o temel atma töreninde çekilmiştir. Fotoğrafta Vali “Recai Güreli” zamanın Datça kaymakamı “Ata Aksoy” ve Belediye Başkanı “Hafız Abdullah” (Abdullah Niyazi Çetintürk) görülmektedir. Dikkatle bakıldığında, bugün hayatta olan birçok Datçalı da fotoğrafta görülebilir. (Fotoğraf, kaymakam “Ata Aksoy”un torunu Avukat Ali Fikret Serim’den alınmıştır.)

İnşaatın temeli halk tarafından kazılarak açılmış, taş, limandaki gümrük binasının arkasındaki tepeden, halk tarafından kırılmaya başlanmıştır. Hatta ilk taşları, Vali ve Kaymakam ellerine alarak fotoğraf çektirmişler ve haklin önünde yürüyerek inşaatın ulunduğu yere gelmişlerdir. (Bu fotoğrafı henüz bulamadık). Fotoğrafın çekildiğini görenler anlatıyor.

Halkın bir kısmı, gene taşların kırıldığı aynı yere kireç ocakları yaparak, kireç yapımı için, taa İnce Kaptan’ın (Adem Gölgeli) teknesi ile taşımaya başlamışlar, diğer bir grup insan, Burgaz altı denen yerden eşeklerle kum taşımaya başlamış, bir kısmı da şimdiki “Esen Ada Oteli” nin yar tarafına kazdıkları bir kuyudan, suyu tenekelerle taşımışlar. Yerli yapı ustaları getirilmiş, yalnız ustalara yevmiyeleri ödenmişti. (Muğla’dan da birkaç yapı ustası getirildiği söyleniyor. Datça-Marmaris yolunun inşası bitip yol açıldığında “Bina”nın inşaatı da bitmiştir. “Bina” çok az bir masrafla meydana getirilmiş olduğundan, eski halini hatırladığımızda, yer döşemelerinin karo taşından ve çok acemice döşenmiş olduğunu görüyorduk. Zaman içinde yapılan tadilatlarla düzeltildi her şey. “Bina” hiçbir zaman yapılış maksadına uygun olarak kullanılmadı. Bir ara, kaza merkezi henüz Reşadiye’de iken, orada askerlik şubesi için yer bulunamadığından askerlik şubesi olarak kullanıldı. Ama 1947 yılında Kaza merkezi İskele’ye taşındığında, yıllarca “Hükümet Konağı” olarak kullanılınca epey işe yaradı.

Bu günlerde kullanılmamaktadır. Ama hâlâ biz Datçalılar için bir “Umut”tur. Bakarsınız bir gün hepimizin destekleri ile “Ankara”ya sesimizi duyurur, buranın güzel bir “Datça Müzesi” olmasını sağlarız.

*Bu “Bina”nın yapımına başlanmadan evvel, Datça’da yapılara bina denmez, ev denirdi. Vali “Recai Güreli” halka hitap ederken “Bina” sözcüğünü kullanınca, halk da bu yapı için “Bina” sözcüğünü kullanmaya başladı. Öyle ki:

Yarımadanın neresinde “Bina” sözcüğünü kullansanız, herkesin aklına bu yapı gelmekteydi. Çünkü bizim için diğer yapılar ev, sadece bu yapı “Bina” idi. Ama bu son yıllarda bu ayrıcalık yok. Her yer “Bina!” ile dolunca, bu sevimli “Bina”mızın adı da “Eski Hükümet Konağı” oldu.

Arzumuz o ki, belki yakın zamanda adı “DATÇA MÜZESİ” olacaktır.

ÇATAL MAĞARA

Şimdiki “Atatürk Meydanı”nın deniz tarafında. Yapılış nedeni kesin olarak bilinmemekle beraber, kimine göre bir şapel olarak yapıldığı, kimine göre Datça Beyleri tarafından tuz deposu olarak yaptırıldığı söylenmektedir. Bu ikinci varsayım daha akla yakın gelmekte, çünkü daha 1950 li yıllara kadar bugünkü Atatürk Meydanı’nın bulunduğu yerin bir “tuzla” olduğunu biliyoruz.

Şu Sıralar Giysi Destek Evi Olarak İşlevini Sürdürüyor, Daha Önceleri Resim Sergi Salonuydu

Bu meydanın bulunduğu alanın bir kısmından oldukça tuzlu bir su denize akmakta idi ve suyun çıktığı yer de kovalıktı(*). Bu kovaların dibinden tertemiz tuz çıkar, kova bitkisinin gövdesine doğru yükselirdi. Bizim çocukluğumuzda, yani 1940’ larda, bir çok aile buraya gelir, tuz toplar, topladığı tuzu kaynatır, sonra serer kurutur, ailenin yıllık tuz ihtiyacını giderirdi. Belki bu yıllardan evvel bu tuzu bazı ticaret adamları veya zamanın ağaları ticari maksatla toplattıklarından bir depoya ihtiyaç duydular ve bu “Çatal Mağara”yı inşa ettiler. Yapının şekline bakıldığında, toplanan tuzu kuru tutmak için yapıldığı anlaşılıyor. Her iki bölüme ikişer kapı yapılmış ve yapı kubbeli olarak inşa edilmiştir. Bunda amaç, tuzu kuru tutmak için iyi bir hava akımı oluşturmak olabilir. Dikkat ederseniz “ağa”lar her zaman tuzlarının kuru olmasını istemişler!

1940’lı yıllarda boş olarak duruyordu, hatta bu civarda yaşayan çiftçilerin buraya sığırlarını bağladıklarını hatırlıyoruz. 1941 den sonra bir ailenin buraya oturduğunu da biliyoruz. Daha sonraları Gümrük Askerleri için karakol binası olarak kullanıldı. 1960’lı yıllarda memurlara Şehir Kulübü oldu. Bir ara Datça Belediyesinin su işleri bürosu olarak işlevine devam etti ve son belediye seçimlerinden sonra, sanat dostu “Balıkaşıran gazetesi” sahibi Turgay Sönmez tarafından “Datça Sanat Evi” olarak restore edildi.

Şu anda birçok sanat ve kültür hareketine ev sahipliği yapmaktadır…

*Kova, suluk yerlerde öbek öbek yetişen, 40-50 cm yüksekliğinde ince, yeşil çubuklardan oluşan bir bitkidir. Bugünlerde kargı koyunda denize akan derenin kenarlarında bol miktarda bulunmaktadır. Eski günlerde bu ince, yeşil çubuklar toplanır, harika süpürgeler yapılırdı. Balıkçılar tuttukları balıkları bu çubuklara dizerler öyle satarlardı. Balık kesinlikle naylon poşetlerde satılmazdı. Diğer bir işlevi de bu kova’nın, birçok  hayır kuyularının “meşkilerine” ip olması idi. Bu kova çubuklarından örülen ipler, hayır kuyularının demirbaşı gibi idiler…DATÇA VE BATIR HACAT EVLERİ

Eski Datça’ya git, tam batı tarafa bak, karşında iki tepe göreceksin. Biz bu tepelere “Datça Galesi” ve “Batır Galesi” deriz. Gale denmesinin sebebi galiba her iki tepenin tam üstünde eski yapıntılar bulunmasından olacak. Zaten “Hacat Evleri” de burada işte. Tepede bulunan düz kayalar “Hacat Evi”. Rüya görmek için bu kayaların üstünde uykuya yatılıyor.

Hacetlik’te Bir Hacetçi/ Fotoğraf: Suna Güler

Eski Datça’dan baktığınızda, sol taraftaki tepe “Eski Datça Hacatevi” sağ taraftaki tepe ise “Batır Hacatevi”dir. Bu “Hacatevleri” bir adak yeri değil, rüyanızda size geleceğinizi gösteren birer “Fal Evleri”dir. Daha doğrusu “Fal Evleri” idi. Zira şu günlerde pek işlevi yok.

Eski günlerde, kızın evlenmekte geç mi kaldı? Dağda ineğin mi kayboldu? Bulamıyorsun, evinden kıymetli eşyan mı kayboldu? Geleceğin üzerine bilgi mi istiyorsun? Git “Hacat Evi”ne.

Arkadaşlarımla Hacetlik’teyiz Fotoğraf: Suna Güler

Bazıları yola gece yarısı çıkar, sabah namazında orada olmak ister. Hem gece yola çıkmanın bir faydası var. Tepeye tırmanırken, “Hacat Evi”nden Batır Camisi’ne namaz kılmaya inen “Hacat karılarını” görebilirsin. Kendilerini değil, ellerinde fenerlerle indiklerinden, sıra sıra olmuş ışıklar, ıldır ıldır tepeden camiye doğru akarlar… bu ışıklar, “Hacat karıları”nın ellerindeki fenerlerin ışıklarıdır. (Kusura bakmayın biz bunlara “Hacat Kadınları” diyemiyoruz; çünkü çocukluğumdan beri bunlar için duyduğum tek ad: “HACAT KARILARI!”

NEYSE BİZ “Hacatevi”ni anlatacağız. Gece yarısı eski Datça’dan yola çıkacaksın, Batır’a varacaksın, oradan yamaçtan zirveye tırmanmaya başlayacaksın. Yanında yiyeceklerin bir gün evvelsinden hazırlanmış ve de kalbindeki “NİYETİN” tepeye ulaştığında şafak sökmek üzeredir. Bir kahvaltı edersin, suyunu içersin, bir rekat namaz kılarsın, kim için gidilmişse o kişi o kayanın üzerine çekilir, uyumaya çalışır. Zaten yorulmuştur. Gece uyumamıştır, sabah kahvaltısını yapmıştır. E, niyetinde de bişeyler var, o zaman uyku da rüya da hazırdır zaten…

Rüyaya yatan genç bir kız ise aklından geçirdiği delikanlıyı görecektir rüyasında, kocasından şüphelenen kadın ise rakibini… İneğini kaybedip de bulamayan ise, eğer inek hâlâ Sümbeki’ye kaçırılmamışsa, dağda ineğin bulunduğu yeri…

Çocukluğumda bu tepelerde hayvan otlatırken, bu üzerinde uyunan kayanın üstünde ve etrafında ufak tefek paralar bulurduk. Demek ki, rüya için gidildiğinde bir miktar para da bırakılıyordu. Buraya çıkıp rüyaya yatan ve sonraları rüyasının gerçekleştiğini gören onlarca insanı dinledim. Burada onları anlatmak mümkün değil. Çünkü bu bir özet.

Bugünlerde buralara pek iltifat eden yok. Bunun yerini iskambil falları falan almış bulunmakta. Ama sadece yer merak edliip çıkılırsa, o yorgünlüğa değer. Çünkü oradan etrafa baktığınızda müthiş bir manzara göreceksiniz. Hem de bir tırmanış size iki kilo erdirecektir. VAR MISINIZ?

                                                         Nihat Akkaraca. (Datça’da Zaman) kitabından

ÇARDAKALTI

Eskiden çardağa çıkardık…

Bütün köyler yaz gelince, hazirandan itibaren iki-üç ay kalacakları ekili alanlarına ve deniz kıyısına göç ederlerdi. Özellikle de Betçeliler… yazı ve belen köylülerinin neredeyse tamamı ile bir kısım Cumalı köylüsü Bağlaryüzü’nde çardak kurardı. Ama Cumalı köyünün asıl yazlık mekânı Mırdala’ydı.

Temsili Bir Çardakaltı

Çardağa çıkmak, her şeyden önce ekonomik faaliyetin bir parçasıydı. Oraya, tatile değil iş yapmaya gidilirdi. Çünkü toprak ve ürünleri (pamuk, tütün, incir vb.) köylünün el emeğini bekliyordu.

Bugün Knidos çevresinin pamuk tarlalarıyla dolu olduğunu ve o tarlaların arasında, her biri 10 kilo gelen karpuzların yetiştiği bostanların bulunduğunu hatırlayan kaç DATÇALI kaldı?

Pamuk, tümüyle iç tüketimde kullanılırdı. Kadınlar ve kızlar, toplanan pamuğu işlerler, atarlar, eğirirler, sonra da “düven” denilen el tezgâhlarında dokurlardı. Dokunan bezden giysi yapılır ve bu giysiler, çoğunlukla elde dikilirdi. Nazilli bez fabrikası kurulana kadar, “moda”yı bu aile içi dokumacılık yönlendirdi! “Moda” da biraz tuhaftı hani! Ya da, dilerseniz “tekdüzeydi” diyelim. Giysi yapılan pamuklu dokumaların desenleri pijama kumaşlarını andırırdı! 1942 yılında, DATÇA koyunda 15 günde bir uğramaya başlayan vapur, insanlar için yeni bir olay olmuştu. Geminin her gelişi bir şenliğe dönüşüyor, kayıklara dolan DATÇALILAR tekneye çıkmaya çalışıyorlardı. Bir seferinde, yaşanan izdiham karşısında, vapur kaptanının, “Pijamalılar gelmesin!” diye avaz avaz bağırdığı duyuldu. DATÇA köylüsünün neredeyse tamamında, aynı çizgili dokumadan giysiler vardı!

İpek böcekçiliği de yaygındı ve “kılıç dokuma” ya da “bürümcük” diye bilinen ipekli kumaşlardan da mintan, ceket ve pantolonlar dikilirdi. 40’lı yıllarda, “devlet”, ipek dokumacılığı için tezgahlar bile vermişti köylüye…

Ama biz, bütün bu faaliyetlerin başlangıcını oluşturan “Çardak”a dönelim.

Çaradak için önce, “Söğe” denilen ağaç mertekleri dikilirdi. Bunlar, içten ve dıştan, 30’ar santim arayla kargıya bağlanırdı. Sonra kargıların arasındaki boşluğa, sıkı sıkıya Mersin çalıları yerleştirilirdi. Bu iş öylesine üstalıkla yapılırdı ki, çardağın içine toz toprak şöyle dursun, rüzgârın en cılız soluğu bile işlemezdi. Ama buna karşın içerisi her zaman serindi; bunun da nedeni, trihin derinliklerinden beri kutsallğını yitirmemiş olan Mersin ağacıydı!

Çardağın zemini, ıslatılıp dövülmüş, şimşirleştirilmiş topraktı. Çatısı yine çalılarla örtülmüştü. Girişte, üstü kapalı, yanları açık bir “hayat” bulunur, buradan bir kapıyla çardağın tek odasına geçilirdi. Ve oradan da başka bir kapıyla mutfak ve unak olarak kullanılan bölmeye. Burada, taş ve çamırla yapılmış yarım silindir şeklinde bir de ocak bulunurdu.

DATÇA’da “çardak” yalnızca bir geçici konut değlidi. Bir kültürdü!

Çünkü işlevsel yönünün yanında bir de “estetik” yönü vardı. Bu yüzden de bit tür rekabet nesnesiydi. Kimin çardağı daha güzel?

Unutmayalım “GÜZEL” kaygısı, UYGARLIĞIN işaretidir!

İLKLER

Uç bin yılı çok, çok aşan bir yerleşim alanının mirasçısı da olsa, DATÇA, yakın tarihi yoksunluklar içinde yaşamak zorunda kaldı. 1926’dan beri ilçe olmasına karşın il merkeziyle ulaşımı yok denecek kadar yetersizdi. O yüzden, cumhuriyet döneminin kazanımlarıyla ister istemez geç tanıştı ve o yüzden “ilkler” DATÇA’nın yakın tarihinde unutulmayacak olaylar olarak yer aldı.

Her şeyden önce Yalı mahallesinin kuruluşu var. 1940’lı yıllara kadar ilçe merkezi Reşadiye idi. Bugünkü Yalı mahallesi olan yörede üç, beş ev bulunuyordu. Deniz kıyısında oluşu nedeniyle merkezin Yalı’ya taşınmasına karar verildiğinde, bu, doğal olarak Reşadiye’nin direnişiyle karşılaştı. Oya, 1946 yılında yapılan bir halk oylamasında ilçe merkezinin nakli onaylanmış bulunuyordu. Anlatılanlara bakılırsa, Reşadiyeli Bedri Beyin damadı olan o zamanki kaymakam da, kayınpederinin nakil kararına muhalefetine arka çıkıyordu. Bunun üzerine, dönemin valisi, kaymakamı merkeze aldı ve Köyceğiz kaymakamı olan Ahmet Topaloğlu’nu (sonradan Adalet Partisi hükümetlerinde bakanlık görevinde bulunacaktır) geçici görevle DATÇA’ya atadı. Ahmet Topaloğlu nakil işlemini bir ayda gerçekleştirecektir. İlk ağızda memurlar için birkaç ev ve burundaki eski hükümet binası, ilkokul ve postane inşa edildi. Yalı mahallesi böylece yoğun yerleşime açılmış oluyordu…

Elektrik DATÇA için önemli “ilklerden” biridir. DATÇA ancak 1965 yılında elektrikle tanışabildi. O da, Marmaris’ten getirilen üreteç sayesinde. Ondan önce yağ kandilleri ve gaz lambaları vardı ve sokaklar bile böyle aydınlatılıyordu. Sokak lambalarında bile önceleri yağ, sonradan gaz kullanıldı. Bunların yakılıp söndürülmesi bir belediye görevlisinin işiydi ve lambaların gün ışıdığında mutlaka söndürülmeleri gerekiyordu. Aksi takdirde fitilleri de yanıp bitebilirdi ve fitil zor bulunan bir nesneydi. Ayrıca, lambaların temizlenmesiyle de aynı görevli ilgileniyordu.

Bu arada, başta hastaneninkiler olmak üzere, ilçedeki sınırlı sayıdaki soğutucunun (buzdolabının” da gazla çalıştığını ekleyelim.

Üreteçten sağlanan elektrik yeterli değildi elbette. Esasen cereyan saat 24’ten sonra kesiliyor ve evlerde o saatten sonra yine gaz lambaları yanıyordu.

İlk Otobüs

Mazotla işleyen üreteç, bugün yeni camının bulunduğu mevkiin biraz altına yerleştirilmişti. Çalıştırmak için önce havalı tüple ilk ivmeyi vermek gerekiyordu. Ama genellikle, volana sarılan halat 20, 30 kişi tarafından koşar adım çekilmek suretiyle ateşlenirdi. Bu işi, sonraları kaymakamlık tarafından belediyeye hibe edilen Jeep üstlendi. Ne var ki üretecin motoru bazen ters sarar, halatı çeken insanlar ya da Jeep üretece doğru tehlikeli bir şekilde savrulurdu.

Bununla birlikte Üretecin –en azından gençler açısından- eğlenceli bir yönü vardı. Hemen yanı başında yer alan soğutma havuzunun sıcacık suyu!…

Can Yücel’in Anıt Evinin Bahçe Kapısı

DATÇALI gençler, biraz da çakırkeyif oldukları akşamlar, orada havuz sefası yapıyor, bu arada havuza “çömlekleme” atlarken içindeki suların da dışarı taşıp azalmasına neden oluyorlardı. Sonunda, görevli makinist çareyi havuzun içine düz akım taşıyan bir kablo sallandırmakta buldu. Suya giren için yaşamsal bir tehlike yoktu ama, öyle bir çarpılıyordu ki, kendini nasıl dışarı attığını bilemiyordu. Gençler yine de yılmadılar, makinistin olmadığı, ya da tedbirini almadığı zamanları kollayarak eğlencelerini sürdürdüler. Ta ki 1970’lerin ikinci yarısında DATÇA’ya gerçek anlamda elektrik gelene kadar.

DATÇA’daki önemli “ilkler” den bir tanesi de hiç şüphesiz “Çürük “ Mehmet’in sinema makinesi ve yaz akşamları Yalı mahallesinde, eski belediye binasının beyaza boyadığı duvarında gösterdiği filmlerdir.

Mehmet Güngör Altındağ’ın bir başka lakabı da “ Rodoslu” dur. Aslen Denizlili olan ailesi bir dönem Rodos’a göçmüş ve Mehmet bey orada doğmuştur. Makinistliği ve olağanüstü tamircilik yeteneğini orada, babasının atölyesinde öğrenmiş olsa gerek…

1956’da Ankara’ya, sonra da dedesinin Reşadiye’deki arazisine yerleşen Mehmet bey, 1970 yılında DATÇA’ya sinema getirmeye karar verdi. İzmir’de, Basmahane çarşısından 11000 liraya “Ukrayna” markalı bir sinema makinesi satın aldı. (Makine daha önce “Dar Film” şirketine aitmiş, belediye binasının duvarını boyadı ve sağdan soldan derlediği 200 sandalye ile seanslara başladı. İlk gösterdiği film, Ömercik, Filiz Akın, Ediz Hun’un başrollerini paylaştığı “Ömercik Köprü altı Çocukları” idi.  Bu işi dört yıl boyunca sürdüren Mehmet bey, filmleri Muğla’dan getiriyordu. Bunlar, oynatıla oynatıla eskimiş, kopuk kopuk film şeritleriydi. Kopuk yerler yapıştırılmamış olduğundan, gösterim sık sık kesintiye uğrardı. Sinirlenen Mehmet bey “Çürük bunlar, çürük bunlar” diye söylenirdi. Lakabı o günlerden kalmadır…

İzleyenlerin oturdukları sandalyeler yola diziliyordu. Her akşam, tam da filmin orta yerinde bir Jeep’in yoldan geçeceği tutar, insanlar yerlerinden kalkıp yol verirlerdi. Aynı seremoni Jeep’in dönüşünde de tekrarlanırdı.

KIZLANALTI DEĞİRMENLERİ

Kızlanaltı denilen mevkide, yamaçta, DATÇA’nın “altı güzeli” yer alır. Bunlar çok eskilerden kalma yel değirmenleridir. Bir yandan kuzeyde denizi seyrederler, öte yandan batıdan ve güneyden esecek rüzgârı beklerler…

Bu değirmenler DATÇA’da yaşayan Rumlar tarafından işletilirdi. Ve onlar mübadeleyle bu toprakları terk etmek zorunda kalana kadar faaliyetlerini sürdürdüler.

Kızlanaltı Değirmenleri. ikisi Restore Edildi

Tümüyle iç tüketimde kullanılan tahıllar bu değirmenlerde öğütülürdü. Ve çuvallara doldurulmuş olan taneler, merkep sırtında getirilirdi değirmenlere. Değirmenler marifetliydi; ama ne de olsa rüzgârın kaprisine boyun eğmek zorundaydılar. Bazen hava duruverir, yelken bezi gerili, devasa kanatları hareketsiz kalırdı. O zaman, ne kadar uzak yoldan gelinmiş de olsa, oturup beklemekten başkaca yapacak şey yoktu…

“DATÇA GÜZELLERİ” şimdi tek başlarına, kolları kanatları kırık, geçmiş günlerin sıla özlemini çekiyorlar Kızlancltı yamacında… Oysa tarihten geliyorlar ve tarıhe ışık tutacak bir yenlienmeyi pekala hak ediyorlar. Eski işlevleri bugün artık “kadük” olmuş olsa da, DATÇA’nın “kültür” hayatında yeni, yeni işlevlerle faaliyetlerini sürdürebilir, görkemli silüetleriyle yarımadanın simgesi olmaya devam edebilirler.

DATÇALILAR!

Yel değirmenlerini ne pahasına olursa olsun, kurtarmak ve yaşatmak gerek!

NİŞANLAR VE DÜĞÜNLER

Kural her yerde aynıdır: kız ve oğlan görüşürler, buluşurlar, kavuşurlar. İki ayrı aileden yeni bir aile doğar. Evlilik, öteden beri kutlanması ve kutsanması gereken bir olaydır.

DATÇA’da iki gencin evlenmesi söz konusu olduğunda, ilk iş oğlanın ailesiyle birlikte kızı istemeye gitmesidir. Eğer söz kesilirse, oğlan tarafı kıza “nişan bohçası” yapar. Buna, daha sonra kızın da birtakım armağanlarla karşılık vermesi gerekir. Düğüne üç dört gün kala, kız evine yatak, yorgan ve daha başka armağanlar götürülür. DATÇALILARIN “Kesim” dedikleri bu hazırlığın ardından, ev düzene sokulur ve kızın çeyizi sergilenir. Konu komşu çeyiz bakmaya gelirler; böylece damadın geline verdiği değere bizzat tanık olurlar. Akraba ve dostların düğün armağanları da bu arada, “Kesim” yemeğine gelirken getirilir.

Düğün töreni Cuma, cumartesi ve Pazar günlerine yayılmış olarak üç gün üç gece sürer. Cuma, “gelin hamamı” günüdür ve ardından, kız evinde bir eğlence düzenlenir. Cumartesi, “kına gecesi”dir. Gündüz, kız evi yemek çıkarır. Sofrada genellikle et yemeği, keşkek, pilav, makarna, yoğurtlama ve çorba gibi yiyecekler bulunur. Akşam, gelin ve damadın akrabaları, yakıları, arkadaşları, kızlı erkekli hep birlikte eğlenirler. Gelin kız bir bindallı giymiş, yüzü kırmızı bir tülle örtülmüştür. Ellerinde ve ayaklarına, bileklerine kadar kına yakılır ve “tefçi kadın”ın söylediği maniler dinlenir. Bu manilerde yuvadan uçmakta olan kuşun verdiği hüzün vardır bir parça; bir parça da geleceğe dönük umutlu beklentiler… Sanki gelenekleşmiş bir duygusallıkla, gelin kızla anası ağlayarak dinlerler “tefçi kadın”ın manilerini:

Gelinim kadınım

Kınan kutlu olsun

Vardığın yerde

Dilin tatlı olsun.

Ya da:

Annesini kızsız bırakan

Torbasını tuzsuz bırakan

Odun almış kucağına

Gider harman ocağına

Yarın akşam bu saatte

Efendisinin kucağında.

Ya da;

Akşam oldu aşamadım dağları

Duman bastı göremedim yolları

A yavrum, kaşı gözü sürmelim

Sen sürmediysen ben süreyim.

“Tefçi kadın” işi bitince atılan paraları toplar ve gelinin çeyizinden beğendiği birkaç parçayı alıp gider.

Ve Pazar günü gelip çatar. O sabah kız evinde yine şenlik vardır. Öğleden sonra, damat, davul-zurna eşliğinde gelini almaya gelir. Kız, pembe ya da kırmızı renkte bir gelinlik giymiştir. Oğlan evine tercihen at sırtında götürülür. Yol boyunca erkekler, 4 tane direğe gerilmiş olan kırmızı “duvağı” gelinin başı üzerinde tutmaktadırlar. Eve gelindiğinde, damat eşini kucağında indirip içeriye alırken etrafa da şeker, badem ve para saçar. Bu arada kaynanası, geline kendi arazilerinin bir yerindeki belli bir harup ağacını bağışlar. Bu bağış, bereket ve doğacak sağlıklı çocukların simgesidir. Ayrıca, bir tasın içinde karıştırdığı yağla balı da verir. Gelin, yeni evine girmezden önce bu karışımı kapının eşiğine ve pencerelere sürer. Dışarıdan kalanlar, yine “tefçi kadın”ın mani ve türküleri eşliğinde oynarlarken, damat, içeride eşinin duvağını açmakta ve ona “yüzgörümlüğü” nü takmaktadır…

Düğün faslı tamamlanmış, ama evlilik törenleri sona ermemiştir henüz. Ertesi gün, yeni gelin yine gelinliğini giyecek, kendisini görmeye gelen akraba ve konu-komşuya görünecektir. Akşama kadar süren ziyaretler boyunca, her gelen gruba oynayacaktır. “Paça” ya da “Yüz açması” adı verilen bu özel günde, damat evde olmaz.

Şimdilerde, “modern” düğünler rağbet görse de, nişan ve düğün âdetleri DATÇA’da hâlâ yaşıyor.

SÜNNET

Sağlık nedenleriyle bugün Hıristiyan toplumlarda da zaman zaman uygulandığı görülüyor ama sünnet ameliyesi öncelikle bir Yahudi ve Müslüman âdetidir. Ne var ki bu ameliye, Yahudi tanrısının İbrahim Peygamber ile yaptığı “ittifakı” mühürleyen bir eylem olarak Eski Ahit’te buyruklaştırılmazdan çok daha önce, Antikçağ’ın birçok toplumunca biliniyordu. İslam dinine Yahudilikten geçen ve adını, aslında Hz. Muhammed’in sözleri, işleri ve onayladığı şeyler anlamına gelen “sünnet” sözcüğünden alan bu küçük operasyon, Müslüman çocuğun erkekliğe adım atışını simgelediği ölçüde, ailesi ve çevresi açısından da kutlanması gereken bir olay niteliği taşır.

Sünnet bir şenliktir. DATÇA’da da bir şenlik olarak yaşanırdı. Elbette, bunun sünnet olan çocuk için ve en azından o ameliye sırasında, pek de eğlenceli bir şey olduğu söylenemez! Hele de bundan elli, altmış yıl önce…

1940’lı yıllarda hem yoksulluk hem de yoksunluk vardı. Dolayısıyla “Sünnet düğünleri” ister istemez çok mütevazı koşullarda gerçekleşirdi. Genellikle de toplu sünnetler olurdu. Ekonomik zorlamalar yüzünden… Bugünün yaşlıları, o yıllarda Marmaris’te sağlık memurluğu yapan “Koca sünnetçi”yi acı-tatlı bir anı olarak hâlâ belleklerinde yaşatıyorlar. Kaç kuşak geçti onların ellerinden!… (NABİ KARABENLİ- NABİ,NEJAT YANMAZ’ın DEDESİ)

“Koca sünnetçi”nin iki aleti vardı: bir maşa, bir de ustura. Uyuşturucu yoktu. Bağırmak serbestti! Yaranın üstüne ekilecek “göbek tozu” bile bulunmuyordu. Eldeki tek “ilaç” tahta çürüğüydü. Hani şu bildiğimiz ağaç kurtlarının ahşabı için için oyarlarken geride bıraktıkları un gibi ince tahta tozları var ya; işte o! Ameliyeden sonra yaraya bu tozdan serpilirdi. O durumda,  “erkek olacakları” sünnet gününü merak ve sabırsızlıkla bekleyen oğlan çocuklarının, tarihi an geldiğinde, “erkekliğin onda dokuzu kaçmak, biri hiç görünmemek” olduğunu keşfedivermelerine şaşılır mı?… Küçücük yaşlarında, hazır ağabeyi sünnet edilirken aradan çıkarılıvermesine karar verilen Rafet Hoca (Rafet Alanyalı), “Koca sünnetçiyi” görünce soluğu bahçedeki badem ağacının ta tepesinde almıştı. İndirebilirsen indir! Ama o, bir kedi kadar çevik olsa da, büyükler de tilki gibi kurnazdılar. “İlaç sürüp gelecek sene sünnet edecekler” diyerek küçük Rafet’i kandırdılar. Ağaçtan iner inmez de kaptıkları gibi kirvesinin kucağına attılar. “Sıçana bak, sıçana bak!” diye dikkatini dağıtırlarken bir çırpıda işi bitirdiler!

Sünnetlerde, şimdilerdeki gibi içkili yemekler verilmezdi. Siniler dolusu “havle” yapılırdı. Bu, kaşıkla dökülen un helvasıydı. Sünnet ameliyesi tamamlanır tamamlanmaz, bir kişi silah atarak çevreyi haberdar eder ve sünnet evinde toplananlar, alkış yerine, uğultumsu çığlıklarla olayı kutlarlardı. Sonra, sıra armağanlara gelirdi. Konuklar, mali durumlarına göre, sünnet çocuğunun işlemeli kesesine 1,5 ye de 50 kuruş atarak onu sevindirirlerdi. Hemen belirtelim: 50 kuruş, o zaman için büyük bir armağandı! Çünkü devir, en büyük banknotun, bankalar dışında ortalıkta görünmeyen ve “mor” diye anılan 1000 Türk Lirası olduğu devirdi! Akşam olunca, “Türkü söyleyici” denilen bir kadın tefiyle gelir, sünnet çocuğunun bulunduğu odada, yalnızca kadınların katıldığı, şarkılı-türkülü bir eğlence yapılırdı. Erkekler bu eğlenceye katılmazlar, kahvede güncel söyleşilerini sürdürürlerdi. Sünnetlerde Mevlüt okutmak, DATÇA’da da uygulanan bir âdetti.

Bu âdetlerin bir kısmı bugün de yaşıyor. Ama artık ne “Koca sünnetçi” var, ne mahut usturası, ne de “tahta çürüğü”…

Operasyon, küçük oğlanları belki hâlâ biraz korkutuyor, ama “bugün sünnet, yarın deniz” sloganıyla çalışan sünnetçiler artık hiç can acıtmıyor.

HIDIRELLEZ

Hızır ve İlyas yalvaçların her yıl buluştuklarına inanılan 6 Mayıs günü, eskiden büyük bir şenlik olarak kutlanırdı DATÇA’da. Hıdrellez, aynı zamanda baharın da başlangıcıdır.

İnanışlara göre Hızır ile İlyas, deniz kenarında buluşmuşlardır. Deniz açılmış, iki ölümsüz yalvaç buluşmuşlar, sonra yeniden kapanmış…

DATÇALILAR BU YÜZDEN Hıdrellezi deniz kıyısında kutlarlar, orada eğlenirler.

Fotoğraf : Muzaffer Özgen

Alabildiğine şenlikli bir kutlama olurdu eski Hıdrellezler. Erişteler, dolmalar, çeşit çeşit yiyecekler hazırlanırdı. Sahilde, denizin içine taşlardan evcikler yapılıp dileklerde bulunulurdu. Salıncaklar kurulur, çimenlerde yuvarlanılırdı… Kalın gövdeli ağaçlara el ele tutuşup sarılmak da Hıdrellez âdetlerindendi. Bu arada yakılan ateşlerin üzerinden atlamak bir başka gelenekti; bu da, bir tür bahar karşılama geleneği olan Nevruzu çağrıştırmaktadır.

BOĞA GÜREŞLERİ

Yirmi, yirmi beş yıl öncesine kadar DATÇA’da boğa güreşleri yapılırdı. Hep birlikte kutlanan şenliklerin vazgeçilmez gösterisiydi bu güreşler…

Yaz aylarına rastlayan Ramazan ve Kurban bayramlarında, “Namaz” günlerinde (Kandillerde) ve 30 Ağustos’ta, hayvan sahipleri, bütün bir yıl özel olarak yetiştirdikleri boğalarını güreştirerek yarışırlardı.

Yarışmalar ya Çökertme Harmanyeri’nde (bugünkü Gökova Güneş sitesinin kurulu olduğu yer), ya Reşadiye mahallesindeki Çardak Kahve’nin önünde, daha çok da Burgaz mevkiindeki “Bağharımı” denilen (şimdi “Elf” benzinliğinin bulunduğu yer ve bir zamanlar bağlık olan alanda düzenlenirdi.

Fotoğraf: Haber48.com.tr

O yıllarda hemen her evin bir boğası vardı. Bu hayvanlar özel otlaklarda tutulur, incir ve burçakla beslenirdi. Kızlan köyünden Kâmil Ağanın, Reşadiye Mahallesinden Bekir Beyin ve eski Datça mahallesinden “Arnavut” Abdullah ağanın boğaları pek ünlüydü. Hele Bekir Beyin boğası öylesine iri bir hayvandı ki, sırtına bir sini yerleştirilse, dört kişi oturup yemek yiyebilirdi!

Boğa güreşleri DATÇALILARIN ilgiyle izledikleri bir eğlence olmanın yanı sıra, yetiştiriciler açısından da iddialı bir rekabet, bir yarışmaydı. Kazanan boğanın sahibinin “Ağalığı” onaylanır, ortaya konan ödül (bir kuzu ya da koç de cabası olurdu. O yüzden, boğalar bu büyük çekişme için özenle hazırlanır, boynuzları bir cam parçası marifetiyle sivriltilirdi. Olay geçmişte kaldığı için artık söylemekte bir sakınca yok: boğalara rakıyla “doping” bile yaptırılırdı!

Güreş, boğalardan birinin pes etmesiyle sonuçlanır, yarışmaya katılan bütün rakiplerini yenen hayvan şampiyon olurdu.

Arnavut Abdullah ağanın boğası, bir dönemin asla alt edilemeyen şampiyonuydu.

Boğa güreşleri, yarımadanın insanlarını birbiriyle buluşturan toplumsal bir olaydı; ayrıca genç kız ve erkeklerin tanışmalarına, kaynaşmalarına, yeni müstakbel ailelerin temellerinin atılmasına da vesileydi. Ama kabul etmek gerekir ki, biraz da tehlikeli bir eğlenceydi. Sakatlananlar olurdu ve bir seferinde, Reşadiyeli bir gencin yaşamına mal olmuştu… belki bu yüzden, ama her halde daha çok modern hayatın getirdiği yeni alışkanlıklardan (Televizyon!) olsa gerek, boğa güreşleri giderek yapılmaz oldu, unutuldu…

Ne zaman ve neden başlamış, geleneksel bir eğlenceye nasıl dönüşmüştü bu güreşler? Bilen yok! Ne var ki boğalar, DATÇA’nın da yer aldığı coğrafyada, tarihin unutulmuş zamanlarından beri kutsal ve simgesel hayvanlardır. Tanrılar tanrısı Zeus, Fenike kralı Cadmos’un kızı Europa’yı beyaz bir boğaya dönüşerek sırtına attığı gibi Girit’e kaçırmıştır… Herkül’ün 12 görevinden birisi de, Girit’in “ateş nefesli” boğasını yakalamaktır… Ve Knidos’un ünlü şaraplarının taşındığı amforalarının alameti farikası da bir boğa başıdır.

O ŞİMDİ ASKER

Askerlik çağı gelen gençlerin uğurlanışı, her zaman şenlikli geçer. Bu, Datça’da oldum bittim böyledir.

Bundan kırk yıl öncesine kadar, ulaşım olanaklarının kısıtlılığı yüzünden asker ocağına göndermeler başlı başına bir toplumsal olay görünümü arz ederdi. Yeni tertiplerin yakınları, bir gece önce asker evinde toplanır, birlikte yemek yerlerdi.

Silah altına alınacak delikanlı ise, dışarıda, öteki tertipler ve arkadaşlarıyla eğlenirdi. Elbette içki de içerler, askerliğin zorunlu disipliniyle tanışmazdan önce “sivil” hayatın azadeliğinin keyfini çıkartırlardı.

Fotoğraf Muzaffer Özgen

Askere gidenleri uğurlamaya gelenler, onlara yolda yesinler diye çörekler getirirlerdi. Çok yakın akrabalar, delikanlıların cebine biraz para koyarlardı. O yıllarda, askerliğine karar alınmış olanlar, belli yerlerde toplanır, oradan jandarma eşliğinde, teslim olaakları merkezlere (Marmaris ya da Bodrum) topluca götürülürlerdi. Marmaris’e sevk edilecek olanlara, uğurlamaya gelen yakınları Kızlan Köyü yakınlarındaki Çivril mevkiine kadar eşlik ederlerdi. Betçe yöresindeki tertipler genellkle Bodrum’a gönderilirdi. Yazı ve Cumalı köylerinden askere alınan delikanlılar ve uğurlayan yakınları, yine jandarma eşliğinde, Yazıköy’ün ilerisinde, iskandil Çiftliği ile Değirmenbükü arasında yer alan Kapıtaşı’na yayan olarak gelirlerdi. Silah altına alınan gençler, buradan sandallarla Bodrum’a geçerlerdi.

Bu uğurlamalara davul, zorna ve tertiplerin okudukları maniler eşlik ederdi:

Nişanlımın entarisi maviden

Tuttum işimi kaviden

Çivril tepelerinde

Ağladı kaldı validem!

Ulaşım zorluğu ve araçsızlık 1960’lı yıllara kadar sürdü. Askere alınanlar ve uğurlayıcılar yayan olarak ve jandarma eşliğinde toplanma yerlerine gittiler… Bu gün artık o zahmetli yürüyüşler yok. Ama tertipler, yine aynı şenliklerle asker ocağına yolcu ediliyorlar. Bir gece önce yine kendi aralarında ve arkadaşlarıyla “kurtlarını döküyorlar”. Analar yine biraz tedirgin ve yaşlı gözlerle yolcu ediyorlar oğullarını. Sonra evlerinde, “Hayırlı olsun”a ve “Allah kavuştursun”a gelen komşularını kabul ediyor ve “asker yolu bekliyorlar”…

DİNİ BAYRAMLAR

Şeker ve kurban bayramları, kutsal günler olmanın ötesinde, DATÇALILAR için aynı zamanda da bir toplaşma, bir araya gelme, birlikte olma vesilesiydi. Boğa güreşlerinin bu toplumsal hareketliliğin başlıca tezahürlerinden biri olduğunu biliyoruz…

Eskiler, bayramların 7 gece sürdüğünü anlatırlar. Gençler, dağlara çıkar, çalı çırpı, kurumuş kütükler toplarlardı. Akşam yemeğinden sonra, meydanlarda çok büyük ateşler yakılır, bunun çevresinde halaylar çekilirdi. DATÇA’da bu oyuna “Alaylı” denirdi.

Atatürk Zamanında Bir Bayram Kutlaması/Radikal.com.tr

Bu arada yine gençler çok yüksek sesle maniler söylerlerdi. Bir tür çağrı gibiydi bu maniler. Duyan, koşar gelir, eğlenceye katılırdı. Bu manilerin arasında mutlaka nakarat bölümleri olurdu.

Yılan ölü diri mi

İkisinin biri mi

A kız seni istesem

Anan ban veri mi

Ya da,

Ak taşı kaldırmalı

Yılanı öldürmeli

Yardan gelen selamı

Ardına döndürmeli

Maniler de gösteriyor ya; bütün toplaşmalarda olduğu gibi, amaç yakılaşmak, dostlukları, dayanışmacılığı pekiştirmektir. Ve elbette, bu arada gençlerin yakınlaşmalarını sağlamak: Bayram eğlenceleri, genç kızlarla erkeklerin tanışıp kaynaşmaları için de mükemmel bir ortam yaratıyordu…

Yorum Yaz