İki Datça (Köyü) Mahallesi-1. SINDI

Sındı Girişi

Datça’da yaşayan bir doğa yürüyüşçüsü olarak, Datça’nın köylerini bilmesem ayıp olurdu. Dışa dönük Datçalılarla söyleşilerden de sosyoekonomik gerçeklerini öğrendim. EKYAZ köy projesini ortaya getirdiğinde iki köy arasındaki benzerlik ve ayrılıklar, seçimimi belirleyen etken oldu.

Bu Yazı Hazırlandığında Bedem Kırma Zamanı Değildi, Daha Önce Çekilmiş Bir Fotoğraf

 Muğla ili, Datça ilçesine bağlı iki dağ köyü… Hızırşah ilçeye 6, Muğla’ya 130 kilometre uzaklıkta. Sındı’da bu sayılar 21’e 151 oluyor. Sındı’ya ulaşmak için, Palamutbükü yolunun yirminci kilometresinden sağa sapıp bir kilometre daha ilerlemek gerekiyor. İkisinin de anayola uzaklığı ticareti olumsuz etkilemiş.  Öteki ortak sorunları su, ürün çeşidinin azlığı, imar planının belirlenmemiş, kadastro çalışmalarının yapılmamış olması… İkisi de Datça’nın en “fakir köyü” olmak savında. Hızırşahlılar’a Sındı gerçeği anımsatılınca, “Haklısınız onlar daha fakir.” diyorlar. Her koşulda Sındı daha şanssız görünüyor.

Ulaşım, düzenli işleyen Palamutbükü otobüsleriyle yapılıyor. Yollar sorunsuz. Muğla’ya Datça’dan aktarmayla ulaşılıyor. Ya da yer ayırtıp Reşadiye kavşağından binebiliyorsunuz. Knidos döneminde korsanlardan kaçanlar kurmuşlar dağların kuytularına sığınmış gibi duran o köyü; adı da oradan geliyor. Başlangıçta adı “Sığındı” imiş. O yıllara tanıklık edecek bir iz yok, en eski yapı, 19 yüzyıl sonlarında yapıldığı sanılan, mezarlık başındaki kaderine terkedilmiş camii. Pek çok konu gibi camiyle ilgili tek kaynak, kooperatif başkanı Ömer Ohan.(61)[1]. Büyük büyük babasının, camide hocalık yaptığını duymuş. Hepsi o kadar. Sındı’da kimse bir kuşak öncesinden ötesini bilmiyor. En eski bilgi, mübadeleden önce köyde Rumların yaşadığı. Onarım izni külfetli olduğu için kaderine terk edilen bazı yapılar, kiril alfabesiyle markalanmış kiremit gibi inşaat malzemeleri bunun kanıtı. Söylendiğine göre sonradan da ağalar binalarını Rum mimarlara yaptırmışlar.

Tüm gelirleri bal, badem, zeytin ve ürünlerinden oluşuyor. Belki de bu sınırlılık onları daha kararlı yapmış. Datça yarımadasında işlerliği süren tek kooperatif onlarda. Bununla gurur duyuyorlar. “Eskiden tüccar gelir, ürünü toplar; satıştan sonra parasını ödeyeceğim, der giderdi. Alacağımızın peşinde sefil olurduk; şimdi peşin satıyoruz.” diyorlar. Üye olmayanlar bile yeni durumdan hoşnut. Kooperatif korkusundan toptancı peşin ödüyormuş ürün bedellerini.

Kooperatifin köy yaşamındaki etkilerini öteden beri biliyorum. O yüzden 8 Eylül 2011’deki gelişimi tümüyle kooperatif başkanına ayırmıştım. İki hafta sonra köylülerle yine kooperatifi konuşuyoruz. Söylemler örtüşüyor. O gün muhtar Mustafa Oktay’la da görüştüm ama hemen her sorumu “Ohan daha iyi bilir.” diye yanıtladı. Yaşını sorduğumda bile, “O kaç yaşındaysa ben de o yaştayım.” dedi.

Kooperatif Başkanı Ömer Ohan, Sındı Girişindeki Kahvehane Önünde.

Muhtarın köye hizmetlerini de Ohan açıkladı. Meydana kaldırım taşı döşetmiş, traktör alımını sağlamış.

Ömer Ohan’ın tüm tümceleri eğitim ve kooperatif üzerine. İki konuda da öyle hızlı konuşuyor ki yetişilmiyor. Bırakırsanız kooperatifçilikle birlikte bilinçlendirmeyi de kullanarak kansere bile çözüm bulur(!). “Benim bir yetkim olsa her mahalleye bir kooperatif kurardım; bu hem ürün kalitesini, hem vergi denetimini sağlardı.” diyor.

2005’te, geçici üyelerle kurulmuş kooperatif. Hukuksal nedenlerle aynı yıl feshedilip 2006’da asil üyelerle ekonomik yaşamına başlamış. Kurucusu, yürütücüsü, başkanı Ömer Ohan’ın sıralamasında; aile yaşamından bile öne geçmiş. “Kurulduğu günden beri Pazarlar da dâhil bir gün bile kapatmadım.” diyor.

Kooperatif, eski okul binasında işlevini sürdürüyor. Eğitimde taşımacılık sistemine geçilince atıl kalan bina; depolama, işleme, sergileme, satış için çok uygun bir mekân olmuş.  Bölümlerden birinde de köy kadınlarının el işleri sergileniyor. Satış gelirlerinin kesintisiz mal sahibine ödendiğini söylüyor başkan.

Ömer Ohan’ın Sındı’nın kaderindeki etkisini bilmeyen yok gibi. Takdirle birlikte eleştiri oklarını da göğüslemesi gerekiyor. Onun “zorunluluktan” diye üstlendiği sorumlulukları bazıları “işgüzarlık” diye değerlendiriyor. Her ne olursa olsun “S.S.SINDI KÖYÜ TARIMSAL KALKINMA KOOPERATİFİ!” sürekliliğini, başarısını, köylülerin dayanışması yanında Ömer Ohan’ın kararlılığına borçlu gibi görünüyor. .

Küçük bir odayı kendine büro yapmış. Yerlerimize oturur oturmaz kahvem ve suyum söylendi, “Ballı Badem” ikram edildi. Daha tatlarına bakmaya bile fırsat bulmadan anlatmaya başladı.

Ürün Tanıtım Panosu

Ballıbadem’i tatmakta ağırdan alışım, bilgisizliğimden. Öğrendikten sonra vazgeçemeyeceğim.

Kooperatifçilik hakkındaki heyecanını biraz fazla bulmuştum Ömer Ohan’ın; daha eğitime duyduğu özlemi ve özeni bilmiyordum. Tutkulu bir kişiliği var. Hangi konudan söz etse inançla savunuyor. Datça’da pek karşılaşabileceğiniz bir özellik değil.

Ona göre kooperatifçilik konusunda bilinçlendirme ve özendirme devletin önceliği olmalıymış. “Vergi, fiyat, kalite denetimi ve kalkınmanın en kısa yolu, kooperatifleşmedir.” diyor. “Özel sektör” dediği, denetimsiz satışlara öfkeli. “Hiçbir sorumlulukları yok, istedikleri gibi fiyat kırıyorlar. Benim hem üyelerime, hem alıcıma, hem devlete karşı sorumluluklarım var. Kaliteyi düşüremem! Üyelerime kazandırmalıyım. Her kuruşun vergisini ödüyorum! Yol kenarında satış yapanlar gibi davranamam ki, nasıl rekabet edeyim?” diyor.

Sertifikalar

Öfkeye varan bu söyleminde Sındı’nın Palamutbükü yolu üzerindeki mahallesi Zeytincik’e sitem var. Zeytincikli’ler ürünlerini kayıt dışı pazarlayabilmenin her avantajından yararlanıyorlar. Hem fiyat esnekliğiyle, hem alıcının yolunu ta baştan keserek… Daha yukarıdaki Örencik ve Sazak Mahallelerinin de zararına oluyor bu durum.

“Kooperatifin tek silahı, kalitesi.” diyor başkan. Tüm ürünleri tescillettirmiş. Belgeleri yazıhanenin üstüne seriyor ki yer kalmıyor. Bir solukta, doğal yöntemlerle elde ettiklerini belirterek sıralıyor:“Ballı badem ezmesi, ballı bademli keçiboynuzu ezmesi, şekerli badem ezmesi, bal, polen, natürel sızma zeytinyağı, sofralık zeytin, kapari turşusu.” Tescil belgeleri, ürün türü dışında cinsler için de ayrı ayrı.

Sındılı Kadınların Göz Nuru Ürünler

Şu anda 64 üyesi olduğunu söyledi. Her üyenin 4 kişilik bir ailesi olduğunu varsayarsak, 380 kişilik bir köyde azımsanmayacak bir sayı. Önceden sayı daha yüksekmiş,  katkısı olmayanlar ihraç edilmiş başkan. “Yararlı olmayanı niye tutalım ki?” diyor. 

Kooperatif sadece ürünlerle değil ağaçların ıslahıyla da ilgili. Daha önce üç bin olan badem ve zeytin ağaçları, 30’ar bine yükseltilmiş. Doğadan etkilenmezse 80 -100 ton zeytinyağı ürettiklerini söyledi. Hemen ardından ürün bilgilerine geçti: “0–0.8 arası sızma yağ en kaliteli yağdır, biz o kalitenin altına düşmüyoruz. %95 kontinü[2] sistemle üretiyoruz…” diyor.

Yüzey şekli yanında doğa koşulları da şanssızlığı Sındı’nın. “İklim serin olduğu için çağlalar geç olgunlaşıyor, o zamana kadar da fiyat düşüyor.” diyor. Dolu ve sert rüzgârların olumsuz etkisi bir başka sorunları.

Bildiğim bir gerçeği onaylatmak için, “Yarımadada başka işlerliği süren kooperatif var mı?” diye soruyorum, olmadığını söylüyor. Gerekçesi belli: Halkın bilinçsizliği ve “özel sektör” dediği yol üstü satışları. (Sonraki yıllarda Datça genelinde bazı kooperatifleşme çalışmaları oldu sanıyorum.)

“Nurlu Badem yok satıyor” diyor. “Türkiye’de bal göndermediğim il yok.” diye bir başka gururunu dile getiriyor. Badem, zeytin ve arıcılıkta ekolojik tarım uygulaması yaptıklarını anlatıyor. Başlangıçta devlet desteği almışlar, ancak sonradan oran çok düşmüş.

Ömer Ohan’ın tutkulu kişiliği karşısındakini de etkiliyor, ne zaman akşam olduğunu anlamıyorsunuz.

Sındı Meydanındayız. Başlangıçta Üç Kişiyken Ayrılırken On Beş Kişiye Veda Ettik

İki hafta sonra yine Sındı’da, köy meydanında kendiliğinden oluşmuş topluluktayım. Çoğunluk kadınlarda. Kimi turşu için sebze ayıklıyor, kimi elişi yapıyor. Her geçen dakika biraz daha çoğalıyoruz. Sorgulamaya dönüştürmemek için oradan buradan konuşuyoruz.

Sındı suiistimaller yüzünden geçmişte çok acı çekilmiş, yine de kin ya da öfke gibi örseleyici duygulara yer yok dünyalarında. Kendi adıma sadece Datçalı olmayışımdan gelen o günahtaki gizli payı yaşıyorum içten içe. Onlar, toprak satmadan ekonomik sorunlarını çözmüş olmanın açık gururunu yansıtıyorlar her halleriyle. Topraklarını tümüyle elinden çıkaran öteki köylere dönük kınama öfkeye dönüşmüş. “Daha köysüz kaldıklarının farkında değiller. Mal sahipleri gelince sokaklarında bile dolaşamayacaklar! Sünnet için, araba için, düğün için tarla sattılar; evlerini bile ellerinde tutamadılar. O para da bitsin hele, nereye gidecekler bakalım?” diyorlar. Mal hırsından çok, topraklarında söz hakkını yitirecek olmaktan doğan bir kaygı bu.

Köylülerden Feridun Özen,(51) toprak satılmayışını para etmeyişine bağlıyor. Gerekçesi ne olursa olsun, Sındılılar ekonomik sorunlarını toprak satarak çözmemişler.

 “Nasıl başardınız?” diye soruyorum. “Kooperatif kurulduktan sonra malımız para etti, gerisi de turizmden…” diyorlar. Anlamadan baktığımı görünce açıklamak gereği duyuyorlar. “Nerede bir turistik tesis varsa orada çalışan bir Sındılı vardır.” diyorlar. Her konuda olduğu gibi bu konuda da duygusal karmaşaları yok. Biraz kafa tutar gibiler. “Onca sömürüye karşın başardık!” der gibi… Mutfakta, temizlikte, servis elemanlığında verilen her işe dört elle sarılmışlar. Ne yazık ki çözüm, çıkmazını beraberinde getirmiş, öğrenim düzeyi çok düşük Sındı’da. Zorunlu okul dönemi biter bitmez tek amaç, evlenmek için para biriktirmek. Öğrenime devam eden bir elin parmaklarını bile doldurmuyor. Köylüler buna “yoksulluk” diyor, Ömer Ohan “bilinçsizlik.”

“Yoksulluktan okutulmasaydı, ben okutamazdım, iki kızım da yüksek öğrenim gördü.”  diye pekiştiriyor savını. İki gerekçe de yeterince geçerli sanıyorum; Ömer Bey bunu başarmak için tarlasını satmak zorunda kalmış çünkü. Ödediği bedelden rahatsız değil. Toprağını elden çıkardığı için gizli kınamadan da öyle.

Evlilik yaşı yirmi beşin altına düşmüyormuş. Ev kurulmadan nikâh masasına oturulmuyormuş çünkü. Burada belirtmeden geçmemeliyim; hiçbir koşulda dini nikâhtan söz edilmiyor.

“Evlilik kararı nasıl alınıyor?” diye soruyorum. “Gençler anlaşır, büyükler de üzerlerine düşeni yaparlar.” diyorlar. “Şiddet?” diye soruyorum; daha sözümü bitirmeden kadınlar atılıyor. “Ne şiddeti, gerekirse biz onları döveriz.”

Ancak erkekler o kadar da iyimser değiller. “Olur, bazı evlerde ufak tefek tıngırtı.” diyorlar pek de önemsemeden. Gerekçe olarak da içkiyi gösteriyorlar. “Şişede durduğu gibi durur mu?”

 Sigara, küçük şans oyunları kusurdan sayılmıyor.

Kadınlar; İzmir, İstanbul nasılsa kendilerinin de öyle yaşadığı iddiasında. Aralarında kentten gelin gelenler de var. Ancak kenti ne kadar yaşadıkları belirsiz.

“Kaç, göç var mı?” diye soruyorum. “Eh, oluyor bazen.” diye yanıtlıyorlar. Rahatlıklarına tanık olduğum için şaşırıyorum biraz. Yanlış anlaşma olduğunu sonradan anlıyorum. Onların kaçgöçten anladığı erkekten sakınmak değil. “Büyükler evliliğe rıza göstermemesi durumunda oluyor.” diyorlar. Bundan söz ederken kadınlar gülüşüyor. Delikanlı işsiz güçsüz, haytaysa kız tarafı rıza göstermiyormuş ama gönül ferman dinler miymiş? Sonrasında her şey tatlıya bağlanıyormuş zaten. Bir kaç ay sonra büyüklerin elini öpülüp, barışılıyormuş.

Düğünler 3 gün sürüyor: kına gecesi, gelin alması, yüz açması. Kına gecesi ve yüz açmasına erkekler alınmıyor, araya sızan olursa, ocakta acı biber yakıp kaçırıyorlar. Eskiden düğünlerde, herkesin bir türküsü olurmuş, o meydana çıkınca okuyucu onu söylermiş; “Şimdi orkestra çalıyor, hep birlikte oynuyoruz” diyorlar.

Maniler, diyorum; birbirlerine bakıyorlar. Anımsayan kalmamış. Daha sonra yöre manilerinden derleme oluşturan Nihat Akkaraca’nın kitabında araştırıyorum, Sındı adını göremiyorum.

İmar planının olmayışını evliliğin önündeki tek engel olarak değerlendiriyorlar. “Ne ilgisi var?” diye sormuş bulundum; anlamsız geldi. “Evini kurmadan çocuk mu evlendirilir? İmar izni olmadan nasıl kuracaksın? İzin almak bin dert. Muğla’ya gideceksin. Aynı gün iş bitmez, yeniden gideceksin. Git gel masraf, bir de vergiydi, bilmem neydi…”

İşlemler mi uzun, mesafeyle bilgisizlik birleşince mi uzuyor, karar veremiyorsunuz.

Yoksulluğu kimlik olarak kabullenmiş Sındı’da kirada oturan yok, üç evden ikisinde araba var. Bilgisayar ve internet sıradanlaşmış. 5 km ötedeki Palamutbükü’nde, Mesudiye’de tesis açmış olan Sındılılar da var.

Bir başka yakınmaları da imar izninde arazi orantısı. Sözü birbirlerinden alarak sürdürüyorlar. “Köyde yüzde beş, iskelede (Datça) on beşe kadar çıkıyor. Oysa bizim daha çok yere gereksinmemiz var. Ürün depolanacak, tarım araçları saklanacak; tohumdu, şuydu buydu …” diyorlar. “Şuydu, buydu”nun ne anlama geldiğini sormuyorum.

Geçmişe özlem duydukları pek söylenemez. İmeceyle komşuluğun bitmiş olmasına üzülüyorlar biraz. Oysa kadınlar hep bir arada, erkekler de kahvelerde birlikteler. Arazi anlaşmazlığı, sürgit kavgalar yok; hiç olmamış. İki köy kahvesinden hangisine gidileceğini sadece uzaklık belirliyor. Politik görüş ayrılığı bile pek yok gibi. Olsa da ilişkileri etkilemiyor. Köy girişindeki kahvehane muhtarlığa bağlı. Geliri köy için harcanıyor.

Sındı Girişindeki, Gelirleri Muhtarlığa Kalan Kahvehane… Bir Tane De Köy içinde var.

Bir başka sıkıntıları kadastro çalışmasının yapılmamış olması. “Tarlamıza ulaşmak için başkasının tarlasını aşmak zorundayız. Herkes mecbur mu sürülü tarlasından traktör geçirmeye?” diyorlar.

Bir ağızdan yakındıkları bir başka konu da, ulaşım ücretleri. Yarı yoldan binip indikleri halde Palamutbükü ücreti ödüyorlar. Gelirlerinin düşüklüğüyle birleşince zorunluluk hallerinde bile köyden çıkmak külfet oluyor. Datça’da kurulan pazarla da alakaları yok. Ürünlerini kooperatifte pazarlıyor, gereksinimlerini köye gelen kamyonlu satıcılardan karşılıyorlar.

Sulu tarım olmadığı gibi hayvancılık da yok. O kadar ki Datça’nın her yerinde karşınıza çıkan sokak kedi ve köpeklerine bile rastlanmıyor. Nedeni hep aynı: Susuzluk! Ama sanki bunu bile kanıksamışlar, sadece belirtiyorlar, yakınmıyorlar.

Sohbetleri öylesine işlek ki günün öğleden sonraya sarktığını zor fark ediyorum. Oysa daha köyün yaşlılarıyla görüşmem, geçmişten kalan yapıları incelemem gerekiyor. 

Emine Teyze ve Bize Eşlik Eden Komşusu

İlk kapı Emine Demir’in evi. 97’lik çınar, kendi başına yaşıyor. Kocası öleli 30 yıl olmuş; ablası öldüğünde 100 yaşındaymış. “Allah ömür versin” diyorum, içtenlikle “Artık size versin kızım.” diyor. Eskiyi özlemiyor. Çok yorucuymuş. Pamuk yetiştirirlermiş. Sonra da büker, dokur, giysi dikerlermiş. Ham pamuktan yapılan o giysiler simgeleri olmuş yıllarca. Muğla’ya, Marmaris’e gittiklerinde “Datçalılar geldi.” diye küçümsenirlermiş…

Biri erkek beş çocuğu var Emine Teyzenin. İşleriyle köydeki kızı ilgileniyor, geceleri onunla kalıyor.

İşitme eksiği yüzünden anlaşma zorluğu çekiyoruz; daha fazla yormanın haksızlık olduğunu düşünüyorum. İzin isteyip kalkıyorum. Bahçesindeki bitkiler, kapısının önünün temizliği, dekoratif çam ağacı, gözetilip kollandığının kanıtı…  Söyleşi sırasında da oğlu telefonla arayıp hatırını sormuştu. Söylediğine göre günde birkaç kez yokluyorlarmış.

Emine Teyzenin Bahçe Çıkışındayım

Ömrünün büyük bölümünü geçirdiği konağı incelemeye gidiyoruz. Köyün üst başında. Genç bir insan için bile zorlayıcı. Bakımı, onarımı, temizliği, ısıtılmasını düşününce daha da ürkütücü geliyor. Ama öylesine görkemli ki! İki kat. Alt katların hayvan barınağı olarak kullanıldığı havalandırma boşluklarından, özensiz yapısından belli oluyor. Üst kattaki işçiliği göremiyorsunuz. O konaktaki mozaik görünümlü dış cephe kaplamasıyla daha önce karşılaşmamıştım. Yüksek tavanı, derin pencere oyuklarıyla etkileyici bir yapı. Onarılıp turizme açılsa Sındı’nın simgesi bile olur.

Emine Teyze’nin Gençliğinin Geçtiği Konak

Sındılı Feridun Özen’in rehberliğinde Rumlardan kalmış, içinde yaşanan, dış cephesi mozaik taşlarla süslü birkaç evin daha fotoğraflarını çekiyoruz. Çanak antenler, soba boruları, güneş enerjisi düzenekleri aykırı birer şaka gibi.

Konağın Kiremitleri

 Çat kapı yeni konukluğumuz Mustafa Uysal’a (79). Gelini Kezban, iki çocuk annesi oluşunu yalanlayacak kadar genç görünüyor. Kayınbaba, kapısı ayrı kendi bölmesinden gelene kadar İtalyan kahvelerini yetiştiriyor.

Mustafa Uysal

Mustafa Uysal kendinden çok babası Hasan Uysal’dan söz etmeyi seviyor. 1. Dünya Savaşı Gazisi babanın iki bacağı da geç müdahale yüzünden kesilmiş. Biri diz altından öteki bilekten. Savaştan dönerken kendinden önce gelmiş öyküsü. İki kesik bacakla yüzleşmeyi göze alamayan genç karısı, baba evine gitmiş. Köydeki Rum kadınlardan biri Hasan Uysal’la yaşamayı göze almış. Bir süre sonra iki takma bacak gönderilmiş Hasan Uysal’a; ardından eski karısı da eve dönmüş. O yüzden Hasan Dede, köyün iki eşli tek erkeği olarak belleklere yerleşmiş. Bu olay, “Rum kadının insancıllığı” diye anlatılıyor.

Ana, babasının birlikte çekilmiş bir fotoğrafıyla tahta bacaklar, sundurmanın altındaki duvarda, camlı bir dolapta sergileniyor.

Gazi Hasan Uysal’ın Tahta Bacakları

12 kardeş olduklarını söyledi, öz üvey ayırmadan. Eski evlerde damların, “geren” adında bir toprakla kapatıldığını, o toprağın ısı ve su geçirmediğini de Mustafa Uysal’dan öğreniyorum.

Yolumuzun üstünde yeni bir ihtiyar delikanlıyla karşılaşıyoruz. Kapısının önünde oturmuş bangır bangır müzik dinliyor. Mahmut Ayçetin 81yaşında. Karısı Esma evde değil; onun yaşının 61 olduğunu öğreniyoruz. “Nasıl evlendiniz” diyorum, gülümsüyor; “Evlendik işte!” diyor. Feridun Özen söze katılıyor “Anlatsana açıkça!” diyor. Sonra da onun yerine kendisi anlatıyor: Karısı Esma çobanlık yaparmış. Mahmut Amca onun hayvan otlattığı yere her gün bir keklik vurup götürürmüş. O kekliklerle kızı baştan çıkarmış, sonra da evlenmişler.

Askerliğini Ordu’da yapmış; Aktur’da inşaatlarda çalışmış, şimdilerde emekliliğin tadını çıkarıyor. Bir kızı var Mahmut Amcanın.  

                   Sındılılar Datça’nın ortak özelliğinin dışına çıkmıyor, dışarıda eğretiler, rahatsızlar. Öğrenim göreni de, hayatını başka coğrafyalarda geçireni de sonunda baba ocağına dönüyor. Bir başka karakteristik özellikleri de, dünü önemsemiyorlar, yarını dert etmiyorlar, günü yaşıyorlar.

       Mutfakları daha çok yöresel otlara dayalı. Hemen her ot yemeğini; “Yağ soğanla kavur, üstüne yumurta kır.” diye tarif ediyorlar. Değişiklik, otun özelliğinden gelen farklı lezzette.

Sohbetlerine doyulmuyor, ancak yine akşam oldu. Bir sonraki durağımız HIZIRŞAH!


[2] Kontinü sistem bir dizi makineden oluşan ve şu an dünyada kullanılan en yeni teknoloji…