Datça’da Bahar-3

Etkinliğin üçüncü ayağı ikilemlerle başladı. Öncelikli sorunum tarih belirlemekten yanaydı. Deniz turizmiyle tanınan tüm coğrafyaların kaderini paylaşıyordu Datça. Öteki parkurlarda aranmayan bir özellik Datça’da öne çıkıyordu. Etkinlik tarihinin deniz için de elverişli olması isteniyordu. Hatta daha da ötesi, doğa yürüyüşleriyle hiç ilgisi olmayanlar bile etkinlik bahanesiyle ucuz yoldan deniz tatili yapmaya çalışıyordu. İşte bu ezberleri bozmak amacıyla doğdu “Doğadan Tarihe DATÇA SERÜVENİ” adındaki trekking Öyküleri kitabı. O kitabı okuyup da Datça’nın baharını, Domuzçukuru’nu, Alavara’yı, Tekesuyu Mağarasını, Gavurderesi’ni, Kocadağ’ı, Şelaleler’i, Değirmen Bükü’nü, Körmen tepelerini merak etmeyecek birini düşünemiyorum. O merak nedeniyle alışılmış dönem dışı turizm hareketlenecek, konaklamasından, beslenme işletmecilerine, yerel üreticilere kadar herkes yararlanacaktı. Ben de olumlu bir şey başarmış olmanın hazzını yaşayacaktım. “Datça Serüveni” kitabının tanıtımı da hızlanmış olacaktı.

Katılımcılardan gelen tarihi öteleme konusundaki baskıya, amacıma tümüyle ters olduğu açıklamasıyla direnmeye çalışmak, konaklama tesisi işletmecilerinin alışılmış tavrı tümüyle enerjimi tüketmişken uğradım Citi Hotel’e. Otel yeniden yapılanma aşamasında. Her yer pırıl pırıl ancak çalışmalar bitmemiş. İşletmeciliğini yapan düşünceleri kalıplaşmamış, dinamik iki genç adamın kendinden emin tavırları etkileyici. Duruşlarındaki profesyonellik güven verici. Sanıyorum beklentisiz hizmet getiren biri, onları şaşırttı. Etkinlik öncesi görüşmelerimizde zaman zaman ikilemlerini hissettim. Sonunda onlar da anladılar ki, fiyatları aşağı çekme çabam sadece katılımı özendirmek içindir, kişisel tek beklentim katılımcıların memnuniyetidir. Karşılıklı güven pekişmesi gerçekleştikten sonra yenilenen enerjiyle yazışmaları hızlandırdım ama çok zaman kaybetmiştim. Öte yandan hava da bana karşıydı. Soğuk ve yağışlı geçiyor, kolay kolay açılacağa da benzemiyordu. Bir çoğalıp bir azalan katılımcı sayısı son güne 12 kişi olarak netleşti.

İzmir gurubu 3 Mayıs Cuma günü geldi. Hiç oyalanmadan Datça’yı keşfetmek istiyorlardı. Ayaküstü bir organizasyon planladık. Başlangıçta araç temini sorun olacak gibiydi, işini bilen yönetim farkı hemen belli oldu. Araç bulundu.

Reşadiye, Mehmet Ali Ağa konağı, Eski Datça, Can Yücel Sokağı, Ilıca gölünü içine alan küçük ama akılda kalıcı bir tur gerçekleştirdik. Ne yazık ki göl çevresi şantiye görünümündeydi.

Poyraza rağmen akşam, deniz kıyısında sohbetle geçti. Hepsi de bir sponsorum olduğunu düşünüyordu; olmadığını, aramadığımı öğrendiler. Pek anlam veremediler çabama ama ikna oldular sanırım.

Ertesi sabah, yine otel yönetiminin sağladığı araçlarla, Datça’dan da katılımlarla Knidos yürüyüşü için hareket ettik. Doğa yürüyüşçülerinin, yürüyüşler sırasında çocuklaşması hep şaşırtmıştır beni. Zaman zaman malta eriklerine uzandılar, Yazıköylüler, içtenlikli bir anlayışla hoşgörü gösterdiler. Yürüyüş boyunca beni hiç şaşırtmayan mutluluklarına, beğenilerine tanık oldum. Telefonla izin aldığım Ali Sorel’in çiftliğinde aynı çocukça davranışlara tanık oldum. Salıncaklara binildi, boyunduruk altına girildi, meyvelerden koparıldı. Yol boyunca süren büyü, Knidos’un tepesine vardığımızda zirve yaptı. Grup yine ikiye ayrıldı, bir kısmımız Knidos’tan geçen Karia Yolunu izlerken, bir kısmımız dışarıdan dolaştı. Buluşup her yürüyüşte olduğu gibi Palamutbükü’ne ulaştık. Denize girmek isteyenler vardı ama bir kişi dışında cesaret eden olmadı. Hatta aramızda kalın giysilere sarınanlar bile vardı. Sonradan öğrendim ki onlar, deniz için katılmışlardı etkinliğe. Biraz bozuktular ama geride kalanlar bira ya da çay içerek deniz kıyısında sohbetin tadını çıkardılar. Hep yaptığımız gibi dönüşte, Yakaköy’deki sanat merkezine, Sındı’da köy ürünleri kooperatifine uğradık. Alışveriş yaptık.

Akşam için bir program yapmak isteniyordu ama “açık alanda içki yasağı” engeline takıldık. İşini bilen otel yönetimi yine devreye girdi. Bir balık lokantasıyla anlaştık, otele servis yaptılar, terasta sohbetin tadını çıkardık. Benim için de izi kalan anılardan biri oldu.

Ertesi gün “Geleneksel Bahar Yürüyüşü”müz vardı, biz 4 kişi katıldık. Geride kalanlar Datça’da alışverişin tadını çıkarırken, erkenden yola çıkıp Kızlan köy kahvesinde mola verdik. Önceden haberliydiler, köy yoğurdundan ayranlar hemen servis edildi. Orman yolundan piknik alanına ulaştık. Asıl büyük gurup gelmediği halde yalı yükünü almıştı. Yemekler baştan çıkarıcıydı, hepsinin tadına bakmak istedik ama keşkek, sarma, lokma ve baklavayla yetinmek zorunda kaldık. Aynı gün yola çıkılacaktı, otobüse yetişmek için erkenden ayrıldık. Gök gürültüsü ve serpiştiren yağmur, pek çoğunu bizim gibi davranmaya zorladı.

Vedalaşırken gördüm ki, benim yeni arkadaşlarım, Datça’nın da sevdalıları oluşmuştu. Öte yandan özgüvenim de yükselmiş olmalı ki, hemen ertesinde sonbahar için projeler üretirken buldum kendimi… Bu sevda bitmez, biliyorum.

                                                                                  Suna Güler                                                                                   2011