DECCAL Friedrich Nietszche

S:51)Yahudiler dünya tarihinin en ilginç halkıdır, çünkü, olmak ya da olmamak sorusu ile yüzyüze geldiklerinde, tam sinsice bir bilinçle, ne pahasına olursa olsun, olmayı seçmişlerdir.: paha da, bütün  doğanın, bütün doğallığın, bütün gerçekliğin, bütün dış dünyanın olduğu kadar bütün iç dünyanın da, kökten  bir biçimde sahteleştirilmesi olmuştur.

S:65) Renan Efendi, bu psychologicis palyaçosu, İsa tipini açıklamak için, olabilecek en uygunsuz iki kavramı işe sokar: Deha kavramını ve Kahraman («heros») kavramını.Oysa eğer herhangi bir şey  Evangelium-dışı ise, bu, kahraman kavramıdır. Tam da her türlü mücadelenin, savaşım içinde olma duygusunun karşıtıdır burada içgüdü haline gelen: direnme yeteneğinin eksikliği, burada ahlak olmuştur («kötüye direnme», Evangelium’un en derin sözü, belirli bir anlamda, anahtarı), barış içindeki, yumuşaklık içindeki, düşman olamama içindeki mutluluk.

S:66) «Mutlu Haber» nedir? Hakiki yaşam, bengi yaşam, bulunmuştur -vaat edilmiş de değildir, buradadır zaten, sizin içinizdedir: sevgi içindeki yaşam, çekintisiz ve kısıntısız, mesafesiz sevgi içinde. Herkes Tanrının evladıdır —İsa hiç de yalnızca kendisi için bir şey savlamamaktadır— Tanrının evladı olarak herkes herkesle eşittir… İsa’yı Kahraman yapmak! —Ya peki «deha» sözcüğü nasıl bir yanlış anlama! Bizim bu kavramımız, bizim kültür kavramımız «deha», İsa’nın yaşadığı dünya içinde hiçbir anlam taşımazdı. Bir fizyologun sertliğiyle söylersek, burada bambaşka bir sözcük daha uygun düşer: budala sözcüğü. Dokunma duyusunun bir hastalıklı duyarlılık durumunu biliyoruz, kişiyi her türlü temastan, katı bir nesneyi tutmaktan kaçındıran bir durum. Böyle bir psikolojik habitus’u en son mantığına götürürsek -her gerçekliğe karşı içgüdüsel nefret, «ele gelmeyen»in, «kavranamayan»ın içine kaçış, her biçimlenmeye, her zaman ve uzam kavramına . sağlam, töre, kurum, kilise olan her şeye karşıtlık, hiçbir gerçeklik türünün dokunamadığı bir dünyada rahat etmek, yalnızca «içsel» olan bir dünyada, «hakiki» bir dünya, «bengi» bir dünya… «Tanrının melekûtu sizin içinizdedir»…

S: 72) Böyle bir inanç, öfkelenmez, kusur bulmaz, karşı çıkmaz: «kılıç» değildir getirdiği, —hiç farkında değildir bir süre sonra nasıl kesici olabileceğinin. Kendini ne mucizelerle, ne ödül ve vaatle, ne de hele «yazıyla» kanıtlamaz: kendisi zaten her an kendi mucizesi, kendi ödülü, kendi kanıtı, kendi «Tanrı Krallığı»dır. Bu inanç kendisini formüllerle dile de getirmez -yaşar o, formüllere karşı da korur kendini. Tabiî ki çevre, dil, belirli bir kavram çerçevesinin önceden gelişmiş olması gibi rastlantılar belirleyicidir: ilk Hıristiyanlığın elinde yalnızca Yahudi-Semitik kavramlar vardı.

S: 75)«Evangelium»un bütün psikolojisinde suç ve ödek kavramı yoktur: aynı şekilde ödül kavramı da. «Günah», Tanrı ile insan arasındaki her mesafelik ilişkisi, yokedilmiştir, — «iyi haber» de tam budur. Kutsanmışlık, vaadedilmiş değildir, koşullara bağlanmış değildir : o, biricik gerçekliktir— bütün geri kalan da, bu gerçeklik üzerine konuşmayı sağlayacak imgeler…

S: 76) Hristiyan eylemde bulunur, onu ayırdeden, farklı bir eylemdir.Kendisine kötülük yapana, ne sözle ne. de yüreğinde, direnmemek eylemi. Yabancılar ve yerliler, Yahudiler ile Yahudi olmayanlar arasında fark gözetmemek («komşu», aslında inançdaşı, Yahudidir). Hiç kimseye öfkelenmemek, hiç kimseyi hor görmemek. Mahkemelerde ne görünmek ne de aranmak («yemin etmemek»). Hiçbir koşulda, karısının sadakatsizliği kanıtlandığında bile, karısından ayrılmamak.— Temelde hepsi tek bir ilke, hepsi tek bir içgüdünün sonuçları.— Kurtarıcının yaşamı bu pratikten başka bir şey değildi, —ölümü de bundan başka bir şey değil… Tanrı ile ilişkisinde hiçbir formüle, hiçbir törene gereksinimi yoktu —duaya bile. Bütün Yahudice pişmanlık ve nedamet öğretisiyle hesabını kesmişti; tek bildiği, kişinin «Tanrısal», «kutsanmış», «Evangeİium’ca» duygular duymasını, kendisini sürekli «Tanrının evladı» S:77) olarak duymasını sağlayan yaşam pratiği idi. Tanrıya giden yollar, «pişmanlık» değildir, «affedilmek için dua» değildir: yalnızca Evangeİium’ca pratik Tanrıya götürür; bu, Tanrı’dır zaten —Evangelium aracılığıyla giderilen, «günah», «günahların affı», «inanç», inanç yoluyla kurtulmak» kavramlarının Yahudiliğiydi, —Yahudi Kilise öğretisi, «iyi haber»in içinde değillenir.

S:78) Kendini «gökyüzünde» hissetmek, «bengi» hissetmek için nasıl yaşanması gerektiği; her türlü başka tutumla da kendini «gökyüzünde, hisset»memek konusundaki derin içgüdü: yalnızca budur «felah»ın psikolojik gerçekliği. —Bir yeni tutumdur bu; yeni bir inanç, değil… Bu büyük simgeciden herhangi bir şey anlayabilmişsem, bu, onun yalnızca iç gerçekleri gerçekler, «hakikatler» olarak aldığıdır, gerisini, her türlü doğal, zamansal, uzamsal, tarihsel şeyi, yalnızca imge olarak, benzetme vesilesi olarak anladığı. «İnsanoğlu» kavramı, tarihe ait bir somut kişi değildir, herhangi bir tek, tek seferlik birey değil, «bengi» bir olgusallıktır, zaman kavramından kurtulmuş bir psikolojik simgedir.

S:79) Oysa, «baba» ve «oğul» imgeleriyle neyin işin içine sokulduğu apaçık— herkes için apaçık değil, bunu teslim ediyorum : «oğul» sözcüğüyle, bütün şeylerin toptan açıklaşması duygusuna (kutsanmışlık) katılma dile gelir, «baba» sözcüğüyle de bu duygunun kendisi, bengilik, tamamlanmışlık duygusu. -Kilise’nin bu simge düzeneğini ne hale soktuğunu anımsatmaktan utanıyorum: Hristiyan «inanç»ının eşiğine, bir Amphitryon öyküsü koymadı mı? Ve bunun üstüne bir de «kirlenmemiş peydahlanma» konusunda bir dogma?… Oysa bunu yapmakla peydahlanmayı kirletti. «Gökyüzü krallığı» bir yürek durumudur —«yeryüzünün üstünde» bulunan ya da «ölümden sonra» gelen birşey değil. Evangelium’da doğal ölüm kavramı diye bir şey yoktur: ölüm bir köprü değildir, bir geçiş değildir; yoktur o, çünkü tamamiyle başka, yalnızca görünür, yalnızca imge yararı olan bir dünyaya aittir, «ölüm .saati» Hristiyan bir kavram değildir — «saat», zaman, fiziksel yaşam ve onun bunalımları, «iyi haber»in öğretmeni için hiç de var olan şeyler değildir… «Tanrının krallığı», kişinin bekleyeceği bir şey değildir; onun dünü de yoktur öbürgünü de, «bin yılda» gelecek de değildir —o, bir yürek yaşantısıdır; her yerde vardır, hiçbir yerde yoktur.

S:80)Bu «iyi haberci» yaşadığı gibi öldü, öğrettiği gibi —«insanları kurtarmak» için değil, nasıl yaşanması gerektiğini göstermek için. Geriye, insanlığa bıraktığı, kendi pratiğidir: yargıçları karşısındaki tutumu, gardiyanları karşısındaki, davacıları karşısındaki ve her türlü karalama ve yuhalama karşısındaki — çarmıhtaki tutumu. Direnmez, hakkını korumaz, başına gelebilecek en son şeye karşı bile kendisini savunacak bir şey yapmaz, tersine, meydan okur ona… Ve kendisine, kötülük yapanlarla birlikte, yakınır, acı çeker, yapanlara acır, onları sever…

S:81)Çarmıhta gardiyanına söylediği, bütün Evangelium’u özetler. «Sahiden de kutsal bir insanmış bu, Tanrı’nın oğluymuş» der Gardiyan. «Bunu hissediyorsan— diye yanıtlar onu Kurtarıcı—sen cennettesin demektir, sen de Tanrı’nın bir evladısın demektir»… Hiç korumamak kendini, hiç öfkelenmemek, hiç sorumlu, tutmamak…Kötülüğe de: direnmemek, —onu sevmek…

S:81) Kişi, eskiden, bizim nazik ve özenli yansızlığımızdan, böylesi yabancı, böylesine ince şeylerin yordanabilmesi için gerekli tinsel yetişmeden, ölçülemeyecek denli uzaktı: kişi, hep, arlanmaz bir bencillikle, yalnızca kendi yararını buldu işin içinde; Evangelium’a getirilen karşıtlığın üstüne bir Kilise kuruldu…

S:83)Tam tersi: Hıristiyanlığın tarihi —bu da, çarmıhtaki ölümden bu yana, demek— kaynaktan bir simgelemin adım adım kabalaşan bir biçimde yanlış anlaşılmasının tarihidir. Hıristiyanlığın hep daha geniş, hep daha çiğ, içinde doğduğu koşullara hep daha uzak kitlelere her yayılışında, Hristiyanlığı vulgarize etmek, barbarize etmek hep daha gerekli olmuştur. —Imperium Romanum’un bütün yeraltı tapınışlarının öğretilerini ve törelerini, her türden hastalıklı aklın saçmalıklarını içine alıp yutmuştur. Sonunda da hastalıklı barbarlık kendisini Kilise olarak Örgütleyerek güce ulaştı. —Kilise, bu, ruhun her dürüstlüğüne, her yüceliğine, tinin her yetiştirilişine, her özgür yürekli, iyi yürekli insancalığa karşı ölümüne düşmanlığın biçimi.

S:85) Eskiden yalnızca hastalık olan, bugün namussuzluktur, —bugün Hıristiyan olmak, namussuzluktur. Dürüstlükle en ufak alışverişi olan kişi, bugün bilmek zorundadır ki, bir Tanrıbilimci, bir rahip, bir papa, söylediği her tümceyle, yalnızca yanılıyor  değil, yalan söylüyordur, —artık elinde de değildir, «masumca», «cahilce» yalan söylemek.Rahip de herkes gibi bilir artık «Tanrı»nın olmadığını, «günahkar»ın, «kurtarıcı»nın olmadığını, —«özgür istem»in, «ahlaksal dünya düzeni»nin yalanlar olduğunu.

S: 87)Kilisenin bütün kavramlarının ne olduğu artık ortaya çıkmıştır,en berbat kalpazanlıklar oldukları, doğayı, doğal değerleri değersizleştirmek amacını taşıdıkları; rahibin kendisinin de ne olduğu ortada, en tehlikeli asalak türü, yaşamın sahici zehirli örümceği… Biliyoruz, vicdanımız biliyor bugün… «öte dünya», «yargı günü», «ruhun ölümsüzlüğü» kavranılan, «ruh» kavramının kendisi: bunlar, rahibin egemen olmasına, egemen kalmasına yarayan işkence aletleridir, acımasızlık düzenekleridir… Herkes biliyor bunları: ve gene de her şey eskisi gibi duruyor. Aslında son derece soğuk, kolay etkilenmeyen bir insan türü, ve sapına kadar eylem deccalleri olan devlet adamlarımız bile kendilerini Hristiyan diye niteleyip Akşam yemeği ayinlerine giderken, son dürüstlük duygusu, kendi kendine saygı duygusu, nereye gitti?… Genç bir Prens,kıtalarının başında, halkının kendini arama ve kendini yüceltme güdülerinin görkemli dile gelişi, —oysa, hiçbir utanç duymadan, kendini Hristiyan inancına bağlı ilan ediyor!… Kimdir -lığı değilleyen? ne demektir «dünya»? Asker olmak, yargıç olmak, vatansever olmak; kendini korumak; onuruna bağlı kalmak; kendi yararına olanı istemek; gururlu olmak…

S:87) Bugünün her anının her pratiği, her içgüdüsü, eylem olan her değerlendirmesi, Hristiyanlığa karşıdır : modern -insan nasıl bir sahtelik garibesi olmalı ki, bütün bunlara karşın utanmıyor, kendine hâlâ – demekten!—… Daha «-lık» sözcüğü bile bir yanlış anlamadır -aslında, tek bir Hristiyan vardı, o da çarmıhta öldü.

S:88) Hıristiyanca bir pratik, çarmıhta ölenin yaşadığı gibi yaşanmış bir yaşam, Hıristiyancadır… Bugün de olanaklıdır böylesi bir yaşam, hatta bazı insanlar için zorunludur: sahici, kaynaktan Hıristiyanlık bütün zamanlarda olanaklı olacaktır… Hiç de bir inanç değil, bir yapma, özellikle de, birçok şeyi yapmama, başka türden bir Var olma… Bilinç durumları, herhangi bir inanç, bir-şeyi doğru saymak, örneğin —her psikolog bilir bunu—, içgüdüler karşısında tamamıyla önemsizdir ve onların değeri açısından beşinci derecede kalır: tam olarak söylersek, tinsel nedensellik kavramı tümüyle yanlıştır. Hıristiyan olmanın, Hıristiyanlığın bir doğru-saymaya, salt bir bilinç görüngüselliğine indirgenmesi, Hıristiyanlığı olumsuzlama anlamına gelir. Gerçekte, – Hıristiyan diye birisi yoktur. «-», iki bin yıldır – adını taşıyan şey, psikolojik bir kendini yanlış anlamadan başka bir şey değildir.

S:91) Kimdi onun doğal düşmanı?» — bu soru bir şimşek gibi çaktı: Yanıt: egemen Yahudilik, onun en üst  katmanı. Bu andan sonra, kendilerini düzene karşı başkaldırıyor hissetmeye başladılar, İsa’yı da, ardından, düzene karşı başkaldırıyor diye anladılar.

S:92) Açık ki, küçük topluluk asıl önemli noktayı anlamamıştı, böyle bir yolla ölmenin taşıdığı örnek olma anlamını, her türlü iessentiment duygusu karşısındaki özgürlüğünü, üstünlüğünü: —onu ne kadar az anladıklarının en iyi göstergesi!

S:94) Tanrı günahların bağışlanması için oğlunu kurban vermişti. Nasıl da tek bir vuruşta sonu gelmişti Evangelium’un! Suça karşılık kurban düşüncesi, hem de en iğrenç, en barbarca biçimiyle : suçlunun günahları için, suçsuzun kurban edilmesi! Ne denli tüyler ürpertici bir puta taparlık ! —İsa, oysa «suç» kavramının kendisini yoketmişti. —tanrı ile insan arasındaki uçurumu yadsımış, tanrı ile insan arasındaki o birliği, kendi «iyi. haber»i olarak yaşamıştı… Kendi ayrıcalığı olarak değil! —Artık adım adım, kurtarıcı tipine eklemeler yapıldı: Yargılama ve geri-dönüş öğretisi, bir kurban ölümü olarak ölüm öğretisi,diriliş öğretisi, ki bununla, bütün bir «kutsanmışlık» yerine de ölümden sonraki bir durum koyarak!…

S:95) Evangelium, yerine getirilemeyecek vaadlerin en aşağılığı,arlanmaz bir kişisel ölümsüzlük öğretisi haline geldi… Paulus ayrıca bunun bir ödül olacağını öğretti!…

S: 96) İki décadence dini arasındaki temel farktır: Budizm vaat etmez hiç, yerine getirir, Hıristiyanlık ise her şeyi vaat eder, yerine getirdiği ise. hiçtir. —«İyi haber»inhemen peşinden, olabilecek en kötüsü geldi: Paulus’un «haber»i. Paulus’ta, «iyi haberci»nin karşıt tipi cisim bulur; nefretin, nefret düşünün, nefretin acımasız mantığının dehası-

S:96) Ve bir kez daha, Yahudi’nin rahip içgüdüsü, tarih üzerindeki aynı büyük suçu işliyor —Hıristiyanlığın dününü, evvelsi gününü bir kalemde siliyor, ilk Hıristiyanlığın bir tarihini kendisi uyduruyor… Dahası: İsrael tarihini de bir kez daha sahteleştiriyor, onun, kendi yaptıklarının başlangıç tarihi olarak görünmesini sağlıyor: Kilise de,sonradan, insanlığın tarihini bile sahteleştirerek Hıristiyanlığın tarih-öncesi dönemi haline sokmuştur…

S:97) Paulus, çok yalın bir şey yaptı; yalnızca, bu varoluşun bütün ağırlık noktasını, bu varoluşun ardına yerleştirdi —«dirilen» İsa yalanına. Kurtarıcı’nın yaşamı onun hiçbir işine yaramazdı, —çarmıhtaki ölüm gerekliydi onun için, ve bir şey daha… Stoacı aydınlanmanın başkentinde, yetişmiş bir Paulus’u, gördüğü bir sanrı yoluyla Kurtarıcı’nın hâlâ yaşadığının kanıtını çıkarırken, içten sanmak, hatta, bu sanrıyı gördüğünü anlatmasına bile, inanmak, bir psikolog için sahici bir safdillik olurdu: Paulus amacı istiyordu, dolayısıyla aracı da istedi… Onun kendi inanmadığına, kendi öğretisini aralarına attığı budalalar, inanacaklardı — onun gereksinimi güçlülüktü ; rahip,Paulus’un benliğinde yeniden güçlü olmayı istiyordu, —kitleleri tiranize etmesine, sürüler oluşturmasına yarayacak kavramlar, öğretiler, simgeler gereksiyordu yalnızca

S:98) Sonradan Muhammed’in Hıristiyanlıktan aldığı tek şey neydi? Paulus’un icadı; onun, rahip tiranlığı için, sürü oluşturmak için kullandığı araç, ölümsüzlük inancı — yani, «yargılama» öğretisi… Yaşamın ağırlık noktası yaşamın içine değil, «öte »ye yerleştirilince — hiçliğe —, o zaman, yaşamın ağırlık noktası toptan kaldırılmış demektir… Yaşamanın artık hiçbir anlamı yok, diye yaşamak, yaşamın anlamı olur artık… Neye yarar ki topluluk ruhu, neye yarar geçmişe ve atalara şükran, neye birlikte çalışmak, güvenmek, herhangi bir toplu refah arzulamak ve amaçlamak?… Hepsi «ayartı» bunların, hepsi «doğru yol»dan sapmalar — «Tek bir şey gerek»… Herkesin, ölümsüz ruh» olarak herkesle eşit düzeyde olması, bütün varlıkların toplamı içinde, her bir bireyin «felah» ının bir bengi önemlilik üzerinde hak iddia edebilmesi, ufacık böceklerin ve dörtte üç çatlakların, kendileri uğruna doğa yasalarının sürekli çiğneneceğini hayal edebilmeleri, —

S:99) Oysa Hıristiyanlık, zaferini, bireysel kendini beğenmişliğin bu acınası pohpohlanmasına borçludur, —tam da bununla bütün biçimsizleri, isyankâr eğilimlileri, nasibi kıtları, insanlığın bütün süprüntü ve artıklarını kendi yanına çekti. «Ruhun felahı» —çevirirsek: «dünya benim çevremde dönüyor»…

S:100) Hıristiyanlık, her türlü sürünenlerin, yüksekliği olanlara karşı başkaldırısıdır: «düşkünler »in Evangelium’u, düşkünleştirir ..

S:102) Bütün insanlık, hem de en iyi çağların en iyi kafaları —(biri dışında, ama belki de o salt bir insan – dışıdır) aldandılar

S:103) Tanrının yargılamasını sağlayarak, kendileri yargılarlar; tanrıyı yüceltmekle, kendilerini yüceltirler; tam da kendi elde edebilecekleri —dahası, ayakta kalmak için gereksedikleri—erdemleri teşvik etmek1e, kendilerine erdem uğruna güreşiyorlar, erdemin egemenliği için savaşıyorlar görünümünü verirler.

S:104) Bu, yeryüzünde şimdiye dek ortaya çıkmış en alınyazıcı büyüklük vehmidir: küçük, çarpık böcekler ve yalancılar, başlarlar «tanrı», «hakikat», «ışık», tin», «sevgi», «bilgelik», «yaşam» kavramlarına sanki kendilerinin eşanlamlılarıymış gibi sahip çıkmağa; bu yolla da «dünya»yı kendi karşılarında sınırlandırmağa; küçük, en büyük olma şişkinliğindeki, her türden tımarhane için biçilmiş kaftan Yahudiler, değerleri kendi etraflarında tersine çevirdiler, sanki Hıristiyan, geri kalan her şey için ilkin anlam, tuz-biber, ölçüymüş, hem de her şeyin en son yargılayıcısıymış gibi…

(Nietzsche’in Yeni Ahit’ten yaptığı alıntılardan alıntılar.)

S:105) Hıristiyan, yalnızca, «daha özgür» itikatlı bir Yahudi’dir.

S: 107)«Eğer gözün sürçmene sebep oluyorsa, onu çıkar; senin için bir gözün olarak Allah’ın

melekûtuna girmek, iki gözün olarak cehenneme atılmaktan iyidir; orada onların kurdu ölmez, ve ateşi sönmez.» (Mark, 9, 47 [48])—Kastedilen de göz değil…

S:109) «Bilmez misiniz ki Allahın mabedisiniz ve Allanın Ruhu sizde durur? Eğer bir kimse Allahın mabedini bozarsa, Allah onu bozacaktır; çünkü Allahın mabedi mukaddestir; o mabet sizsiniz.» (Pavlus I Korint. 3, 16). Böyle bir şeyi yeterince hor görmek elinden gelmiyor kişinin

Kitaptaki açıklama notlarından:

1…Nietzsche’nin Yeni Ahit alıntılarını, Kitabı Mukaddes Şirketi çevirisinden veriyorum (istanbul, 1958).

Nietzsche’nin arada atladığı tümce ve gönderileri köşeli ayraçlarla belirtiyorum. Metinle ilgili açımlamalar cildin sonundaki Çevirenin Notlarında sürdürülmektedir.

2…Şirket çevirisinde ikinci tümce atlanmış (s. 41, sû. 1).

S:112) 3…«Çünkü»nün devamı şöyle : «…kim canını kurtarmak isterse, onu zayedecektir [yitirecektir]; ve kim benim ve incilin uğrunda canını zayederse, onu kurtaracaktır.»

Romalılar için vergi toplayan Yahudiler»; ancak, ikinci «mültezimler» yerine «putperestler» diyor (Aim. Zöllner, İng. publicans). 5…

S:113) Yeni Ahit’i okuduktan sonra, başka her kitap temiz gelir kişiye : bir örnek vermek için söyleyeyim, Paulus’tan hemen sonra, o en yürekli, üst yürekli alaycı Petronius’u okudum, kendimden geçerek; onun için, Domenico Boccaccio’nun Parma Prensi’ne yazdığı mektupta Sezar Borjiya için söylediği söylenebilir: «etutto festo» — ölümsüzce sağlıklı, ölümsüzce neşeli ve nasibi bol…Bu küçük böcekler çünkü hesaplarını en önemli noktada yanlış yapıyorlar. Saldırıyorlar, oysa onların saldırdığı her şey; tam da bu yüzden, önemini belli ediyor.

S:119) Kadın, tanrının ikinci hatasıdır. —«Kadın, özü bakımından, yılandır; Heva’dır»— bunu her rahip bilir; «dünyadaki bütün belalar kadından gelir» —bunu da bilir her rahip. «Demek ki, bilim de ondan gelir»… İlkin kadından öğrenir insan, Bilgi Ağacı’nın meyvesinin tadını. —Ne olmuştur? Yaşlı tanrıyı bir cehennem korkusu sarar. İnsanın kendisi onun en büyük hatası olmuştur; kendine bir rakip yaratmıştır; bilim, tanrısallaştırır, —insan bilimsel hale gelince, rahiplerin ve tanrıların sonu gelir! —Çıkarılacak ahlak dersi: Bilim, kendi başına yasak olandır, —tek yasak odur. Bilim, ilk günahtır; bütün günahların tohumudur, kaynaktaki kalıtsal günahtır. Yalnızca budur ahlak. — «Bilmeyeceksin»: —bütün gerisi bundan sonuç

S:120) olarak çıkar. Tanrının cehennem korkusu, onun kurnazlığını: önlemedi. Bilime karşı kendisini nasıl savunmalı? Uzun süre, ana sorunu bu oldu. Yanıt: İnsanı kov gitsin cennetten! Mutluluk, aylaklık, düşünce üretir, —bütün düşünceler kötü düşüncelerdir…İnsan düşünmemelidir. —Ve «Kendi Başına Rahip», dertleri icat eder, her türlü sefaleti, yaşlılığı, güçlüğü, özellikle hastalığı icat eder, —hepsi bilime karşı savaşım araçları! Dertler, insanın düşünmesine izin vermez…Ve bütün bunlara rağmen! heyhat! Bilgi yapıtı kule. olur yükselir, gökleri kuşatır, tanrıların sonunu haber vermeğe başlar, —ne yapmalı! —Yaşlı tanrı, savaşı icadeder, halkları birbirinden ayırır, insanların biribirlerini karşılıklı olarak yoketmelerini sağlar (—rahipler için savaş her zaman gerekli olmuştur…). Savaş, başka şeyler yanında, bilim barışını da bozan Bir şeydir! —Ama, inanılası değil! Bilgi, rahipten bağımsızlaşma, savaşa rağmen artmaktadır. — Ve son bir karar verir yaşlı tanrı: «İnsan bilimsel oldu çıktı, — başka çare yok, onu sulara boğup gidermek gerek!…»

S:121) —Anlaşılıyorum herhalde, İncil’in başlangıcı, rahibin bütün psikolojisini içerir —Rahip tek bir büyük tehlike bilir: bu, bilimdir— nedenler ile etkilerin sağlıklı bir kavranması. Ama bilim, ancak mutlu koşullarda yetişir, —kişinin zamana; çarçur edebilecek kadar bol tine gereksinimi vardır, «bilmek» için… «öyleyse, insanı mutsuz kılmak gerek, —bu, rahibin bütün zamanlardaki mantığı olmuştur. —Hemen sezinleniyor, bu mantığa göre neyin en başta dünyaya sokulması gerektiği: —«günah»… Suç ve ödek kavramı, bütün «ahlaksal dünya düzeni», bilime karşı icat edilmiştir, —insanın rahipten kurtulmasına karşı… insan dışarıya

değil, kendi içine bakmalıdır; zeki ve dikkatli bir biçimde öğrenen olarak, çevresindeki şeyleri görmemelidir, aslında hiç görmemelidir: acı çekmelidir… Ve öylesine acı çekmelidir ki, hep rahibi gereksesin. —Defedin hekimleri!

S:122) Gerekli olan Mesihtir.—Suç ve ödek kavramı, «esirgeme», «kurtarma», «bağışlama»

öğretisiyle birlikte —hiçbir psikolojik gerçekliği olmayan, boydan boya yalanlar —hepsi, insanın neden duyusunu yıkmak için icat edilmiştir — …Bir eylemin doğal sonuçları «doğal» olmaktan çıkıp, batıl inancın hayalet kavramları yoluyla, «tanrı» yoluyla, «tinler», «ruhlar» yoluyla ortaya çıkarılmış diye, salt «ahlaksal» sonuçlar olarak, ödül, ödek, yol gösterme eğitme araçları olarak düşünülmeğe başlanınca, bilginin koşulları yıkılır, — insanlığa karşı en büyük suç işlenmiş olur. Günah, bir kez daha söyleyelim, bu, insanın kendini aşağılamasının par excellence biçimi, bilimi, kültürü, insanın her türlü yücelme ve soylulaşma durumlarını olanaksız kılmak için icat edilmiştir; rahip, günahı icadederek, egemen olur.

S:127) Biz ötekiler, sağlık için ve hor görü için cesaret sahibi olanlar, biz acaba ne denli hor görmeliyiz bedeni yanlış anlamayı öğreten bir dini! ruhla ilgili batıl inancı elinden bırakmak istemeyen bir dini! yetersiz beslenmeyi bir «yararlılık» haline getiren! sağlıklılıkla, bir tür düşman, şeytan,ayartılmış gibi savaşan!

S:129)—Hristiyanlık, bugüne dek insanlığın başından geçen en büyük talihsizliktir.

S:132) Bundan da az bir nebze saygılılık sahibi olsaydık, nezlemizi iyileştiren, ya da tam fırtına patlayacakken, bizi zamanında bir arabaya yetiştiren tanrının, bize öylesine saçma bir tanrı olarak gelmesi gerekirdi ki, var olsaydı bile, kişinin onu defetmesi gerekirdi. Hademe olarak tanrı, posta memuru olarak tanrı, takvim düzenleyicisi olarak tanrı, — temelde, her türlü raslantının en budalaca türüiçin bir sözcük… «Tanrısal öngörü», bugün «eğitilmiş Almanya»da yaklaşık her üç insandan birinin hâlâ inandığı biçimiyle, tanrıya karşı, daha güçlüsü hiç düşünülemeyecek bir itiraz oluştururdu. Almanlara karşı bir itiraz oluşturduğu ise, kesin!

S:140) Alman tarih yazımının bir kanısı, örneğin, Roma’nın bir despotluk yönetimi olduğu, Germenlerin de özgürlük havasını dünyaya getirenler olduğudur: bu kanıyla bir yalan arasında ne fark var? Kişi niye hâlâ şaşıyor ki, bütün yandaşlıkların, bu arada Alman tarihçilerin de, içgüdüyle, ahlakın büyük sözlerini ağızlarına almalarına, —ahlakın, bu tür yanlı insanın ona her an gereksinimi olduğundan dolayı varlığını sürdürdüğüne?

S:141) Rahipler bu konularda daha incedirler ve bir kanının kavramında ilkesel, çünkü amaç için gerekli bir yalancılığın bulunduğu itirazını gayet iyi anlayarak, bununla karşılaşınca, Yahudilerden bu yana, «tanrı», «tanrının iradesi», «tanrının vahiyi» kavramını ortaya sürme kurnazlığını göstermişlerdir. Kant bile, Kesin Buyruğu’yla, aynı yolu tuttu: bu noktada onun Akıl’ı Pratik hale geldi.

S:142)Böylesine bir rahipçe akıl yürütme hiç de yalnızca Yahudice ve Hıristiyan’ca değildir; yalan söyleme hakkı ve «vahiy» kurnazlığı, rahip tipine ait bir özelliktir, décadence, rahipleri kadar putatapanların rahiplerine de (—putatapanlar, yaşama Evet diyenlerdir, onlar için «tanrı», bütün şeylerin büyük Evet’idir). —«Yasa», «tanrının iradesi», «kutsal kitap», «ilham» —hepsi yalnızca, rahibin güce ulaşmak için, gücünü ayaktatutmak için gereksediği koşulları niteleyen sözcükler,— Bu kavramlar bütün rahip örgütlerinin, bütün rahipçe ya da felsefi – rahipçe iktidar kuruluşlarının temelinde yatar. «Kutsal yalan» —Konfiçyus’a, Manu Yasalar Kitabı’na, Muhammed’e, Hristiyan Kilisesine ortaktır — : Platon’da da eksik değildir. Hakikat burada» : bu söylenince, orada bir rahip, yalan söylüyor demektir…

S:143) Hıristiyanlıkta «kutsal» amaçların eksik olmasıdır, benim onun araçlarına itirazım. Yalnızca fena amaçlar: yaşamın zehirlenmesi, yalanlanması, yadsınması, bedenin hor görülmesi, insanın günah kavramı yoluyla değersizleştirilmesi ve kendi kendini kargışlar hale getirilmesi —dolayısıyla, araçları da fena.

S:144) Manu Yasalar Kitabı’ndan başka, kadına onca incelikli ve iyilikli şeylerin söylendiği bir kitap bilmiyorum; bu yaşlı kır sakallılar ve kutsal kişiler, kadınlara karşı belki de aşılmamış nezakette bir davranış biçimine sahipler. Bir yerde, şöyle deniyor: «Kadın ağzı, kız göğsü, çocuk duası, kurban dumanı, bunlar her zaman temizdir.»

S:146) Bu yüzden, artık her şeyden önce kaçınılması gereken, değerlerin daha da ileri denenmesi; akışkan, belirsiz durumlarının sürüp gitmesi, değerlerin in infmitum sınanması, seçilmesi, eleştirilmesidir. Buna karşı çifte bir duvar örülür: İlkin vahiy duvarı; yani bu yasaların akılsallığının, insandan kaynaklanmadığı, yavaş yavaş ve sınaya yanıla aranıp bulunmadığı, tersine, tanrısal bir kaynaktan, bütün, tamamlanmış, tarihsiz olarak, bir armağan olarak, bir mucize olarak, salt bildirilmiş olduğu iddiası… Sonra da, gelenek duvarı; yani, yasanın zaten en eski zamanlardan beri varolduğu, ondan şüphe etmenin, atalara saygısızlık etmek, suç işlemek olduğu iddiası. —Böyle bir işlemin yüksek akılsallığı, doğru olduğu tanınmış (yani çok sıkı bir elekten geçirilmiş upuzun bir deneyim yoluyla kanıtlanmış ) yaşam biçimi karşısında, bilinci, adım adım geriletmek hedefini güder: öyle ki, tam bir içgüdü otomatizmine —yaşam sanatındaki her türden ustalığın, her türden yetkin ligin bu önkoşuluna— ulaşılsın

S:148) En üst.kast bunlara en azlar adını veriyorum ,-yetkinlerin kastı olarak en azların ayrıcalıklı haklarına sahiptir: mutluluğu, güzelliği ve iyiliği yeryüzünde temsil etmek, bu ayrıcalıklar arasındadır. Ancak en tinsel insanlara izin verilmiştir, güzelliğe sahip olmaları, güzel olmaları için: iyilik, yalnızca onlarda zayıflık değildir. Pulchrum est paucorum hominum: iyilik bir ayrıcalıktır!

S:149) En tinsel insanlar, en güçlüler olarak, mutluluklarını, ötekilerin kendi batışlarını bulabilecekleri yerlerde bulurlar: labirentte, kendine ve başkalarına sertlikte, denemede; onların hazzı, kendi kendilerini zora koşmakta yatar: askerlik, onlarda doğa olur, gereksinim olur, içgüdü olur. Zor görevi ayrıcalık sayarlar, yüklerle oynamayı, ötekileri dize getirmeyi, dinlenme…Bilgi —bir askerlik biçimi. —Onlar, en saygın insan türüdür: bu, onların en neşeli, en sevimli tür olmalarını dışarıda bırakmaz. Onlar egemendirler, istediklerinden dolayı değil, var olduklarından dolayı; onların elinde değildir, ikinciler olmak.

S:150)— ikinciler: bunlar, hakkın bekçileri, düzenin ve güvenliğin koruyucularıdır, bunlar soylu savaşçılardır; herşeyden önce de Kral’dır bu; savaşçının, yargıcın ve yasayı ayakta tutanın en yüksek formülü. İkinciler, tinsellerin uygulayıcılarıdır, onlara en yakın olanlar, egemenlik işinin kaba yanlarını onlardan alıp üstlenenler, —onların izleyicileri, sağ elleri, en iyi öğrencileri. —Bütün bunlarda, bir kez daha söyleyelim, hiçbir istenmişlik, hiçbir «yapma» yoktur; başka tür1ü olanıdır, yapma olan, —o zaman da doğaya haksızlık yapılır… Kastlar düzeni, düzeyler düzeni, yalnızca yaşamın kendi en üst yasasını formüle eder; bu üç tipin ayırt edilmeleri toplumun ayakta tutulması için, daha yüksek ve en yüksek tiplerin olanaklı kılınması için zorunludur, —hak eşitsizliğidir, genel olarak hakların var olmasının ilk koşulu. —Bir hak, bir ayrıcalıktır. Kendi varlık türü içinde, her birinin kendi ayrıcalıkları vardır. Ortalamaların ayrıcalıklı haklarını küçümsemeyelim. Yükseklere doğru, yaşam gittikçe sertleşir, —soğuk artar, sorumluluk artar. Yüksek bir kültür, bir piramittir: ancak geniş bir

S:151) taban üzerinde durabilir, ilk varsayması gereken, güçlü ve sağlıklı olarak bütünleşmiş bir ortalamalıktır. El işleri, ticaret, tarım, bilim, sanatların büyük bölümü, tek sözcükle meslek etkinliklerinin bütün hepsi, ancak bir ortalama yapabilme ve arzulama ile bağdaşır; böyle bir şey, istisnalar arasında yersiz düşerdi, bunun için gerekli olan içgüdü, hem aristokratlığı hem de anarşistliği çelerdi. Kişinin bir kamu yararı olması, bir dişli, bir işlev olmasının, doğal bir belirlemesi vardır: toplum değil, en büyük çoğunluğun yetisine sahip olduğu mutluluk türüdür, onları zeki makineler yapan.

S:152) Haksızlık hiçbir zaman hak eşitsizliğinde yatmaz, «eşit» hak iddiasında yatar… Kötü nedir? Zaten söylemiştim bunu: zayıflıktan, kıskançlıktan, kinden doğan her şey. —Anarşist ile Hıristiyan’ın kökenleri, birdir…

S:154-155) Hıristiyanlık Imperium Romanum’un vampiriydi, —Romalıların zamanı gelmiş olan büyük kültür için temel atma çabalarını akşamdan sabaha dağıtıp yok etti. —Hâlâ anlaşılmıyor mu bu? Tanıdığımız ve Roma taşralarının tarihinin de bize gittikçe daha iyi tanıttığı Imperium Romanum, bu, yüce üslubun hayran olunası sanat yapıtı, bir başlangıçtı; yapısı, binyıllar boyunca kendisini kanıtlasın diye hesaplanmıştı, —bugüne dek hiçbir yapı böyle kurulmamıştır, böylesine sub specie aeterni tarzda yapı kurmak hayal bile edilmemiştir! —Bu örgütlenme, kötü imparatorlara bile, dayanabilecek kadar sağlamdı : böyle yapılarda bireylerin rastlantısallığı söz sahibi olamazdı, —bütün büyük mimarinin baş ilkesi. Ama, en yoz yozlaşma biçimine karşı yeterince sağlam değildi, Hıristiyan’a karşı… Bu gizli solucan, gecede, siste ve anlam kaypaklığında yanaşarak herkese yapıştı, herkesin hakiki şeylere olan yönelimini, genel olarak gerçekliklerle ilgili içgüdülerini emdi yuttu, bu ödlek, kadınsı ve şeker tatlısı çete, adım adım, bu muazzam yapının «ruhları»nı ona yabancılaştırdı, —o değerli, o erkekçe soylu doğalıları. Roma’nın davasında kendi davalarını, kendi yönelimlerini, kendi övünçlerini duyanları. Böcek yapışkanlığı, manastır gizliliği, cehennem, suçsuzların kurban edilmesi, kan içme yoluyla unio mystica gibi karanlık kavramlar, herşeyden önce de yavaş yavaş karıştırılan kin ateşi, şandala kininin ateşi — bu egemen oldu Roma’ya. daha ilk varoluş öncesi biçimlerine karşı Epikuros’un savaş verdiği din türü. Kişi Lucretius’u okuyunca, Epikuros’un neyle savaştığını anlar; putataparlık değil, «Hristiyanlık»tı bu, yani, ruhların suç kavramıyla, ödek kavramıyla ve ölümsüzlük kavramıyla yozlaştırılması. — Yeraltı kültleriyle, bütün gizil Hristiyanlıkla savaştı, —ölümsüzlüğü yadsımak, o zamanlar gerçek bir kurtuluştu.Roma İmparatorluğunda sözü edilmeye değer bütün tinler, Epikuros’çuydular: tam o sırada Paulus çıktı ortaya… Paulus, Roma’ya karşı, «dünya»ya karşı, etli canlı, deha olmuş şandala kini, Yahudi, bengi Yahudi par excellence… Sezinlediği, Yahudilikten kopmuş küçük Hristiyan tarikat hareketi aracılığıyla nasıl bir «dünya yangınımın tutuşturulabileceği, «çarmıhtaki tanrı» simgesiyle bütün altta olanları, bütün gizli gizli başkaldıranları, imparatorluktaki bütün anarşist kaynaşmaların mirasını biraraya getirerek nasıl muazzam bir güç toplanabileceğiydi.

S:156) Bukonudaki içgüdüsü öylesine kendinden emindi ki, bu şandala dinlerinin çekici tasarımlarını, kendi uydurduğu «Mesih»in hakikatine karşı giriştiği acımasız saldırıyla onun ağzına, yalnız ağzına da değil, sokan —onu, bir Mithras rahibinin de anlayabileceği bir hale sokan Paulus…Şam’da yaşadığı an buydu: birden kavradı, «dünya»yı değersizleştirmek için ölümsüzlük inancını gereksediğini, «cehennem» kavramının Roma üzerinde egemen olabileceğini, —«öte» aracılığıyla yaşamın öldürülebileceğini… Nihilist ve Hrist: bunlar uyaklı, yalnızca uyaklı da değil…

S:159) Imperium Romanum olarak görünür hale, bütün duyularca duyulur hale gelmişken, yüce üslup artık salt sanat değil, gerçeklik, hakikat, yaşam olmuşken… —Ve akşamdan sabaha da bir doğal afet tarafından yerle bir edilmiş değil! Cermenler ve başka koca pabuçluların ayakları altında ezilmiş de değil! Tersine, sinsi, gizli, görülmez, kansız vampirlerce rezil edilmiş! Yenilmiş değil, yalnızca kanı emilmiş!… Saklı intikam hırsı,küçük kıskançlık, egemen olmuş!

S:161) Tabiî, istedikleri, talandı : Doğu, zengindi… Yansız olalım en azından! Haçlı Seferleri —yüksek bir korsanlık, başka birşey değil! —Alman asilzadeliği, temelde Viking’ce olan bu asilzadelik, burada tam ortamını buldu: Kilise gayet iyi biliyordu Alman asilzadeliğinin ne işe yaradığını… Alman asilzadeleri, Kilise’nin «İsviçreli» bekçileri, Kilise’nin bütün kötü içgüdülerinin hizmetinde hep, —ama işin parası iyi…

S:164) bununla Hıristiyanlık defedilebilirdi! Ne oldu? Bir Alman keşiş, Luther, Roma’ya geldi Bu keşiş, benliğinde bahtsız rahibin bütün intikama susamış içgüdüleriyle, Roma’da Rönesans’a karşı başkaldırdı… En derin şükranla, olup biten muazzam işi, Hristiyanlığın kendi payitahtında üstesinden gelinişini, anlamak yerine—, onun nefreti bu oyundan yalnızca kendine besin çıkarabileceğini anladı. Dindar bir insan yalnızca kendini düşünür. — Luther Papalığın yozlaşmasını gördü, oysa tam tersi elle tutulur hale gelmişti: eski yozluk, peccatum originale, Hristiyanlık değildi artık Papa’nın tahtında oturan! Yaşamdı! Yaşamın zaferiydi!

S:167) Mahkum ediyorum Hıristiyanlığı; ona, şimdiye dek herhangi bir savcının ağzından

çıkan en korkunç suçu yöneltiyorum. O benim için düşünülebilir yozlukların en yükseğidir,

olanaklı en son yozluğun istemi olmuştur. Hıristiyan Kilisesi yozluğunu bulaştırmadık

hiç bir şey bırakmamıştır, her değeri bir değersizlik, her hakikati bir yalan, her dürüstlüğü bir ruh alçaklığı haline sokmuştur. Bir de tutup bana onun «insancıl» katkılarından

söz açıyorlar! Herhangi bir zorluk, felaket durumunu ortadan kaldırmak, onun en derin

çıkarına aykırıdır, —o, felaketlerle yaşar, kendini bengileştirmek için zorluklar yaratmıştır… Günah kurdu örneğin: bu felaketle katkıda bulundu Kilise insanlığa! —«Ruhların

Tanrı önünde eşitliği», bu kalpazanlık, bütün aşağı duyumluların rancune’ları için bu perde,

bu patlayıcı kavram, sonunda devrim, modern fikir ve bütün toplum düzeninin batış ilkesi

haline gelen bu kavram— Hıristiyan dinamitidir… Humanitas’dan bir çelişki, bir kendini aşağılama sanatı, ne pahasına olursa olsun yalan söyleme istemi, bütün iyi ve dürüst içgüdülere karşı bir isteksizlik, bir horgörü çıkarmak! Bunlar, benceHıristiyanlığın katkıları! —Kilise’nin biricik etkinliği olarak asalaklık; uçuk benizlilik, «kutsanmışlık» idealiyle, her kanı, her sevgiyi, her yaşam umudunu emip yutmak; her gerçekliği değilleme istemi olarak, öte dünya; şimdiye dek kurulmuş en yeraltı komplo’nun nişanesi olarak, haç — sağlıklılığa karşı, güzelliğe, nasipliliğe, yürekliliğe, tine, ruh iyiliğine karşı, yaşamın kendisine karşı…

S:170) Günaha karşı ölümüne savaş: Günah, Hıristiyanlıktır

Madde Bir.-Doğaya her türden aykırılık, günahtır. En günahkâr insan, rahiptir: o, doğaya aykırılığı öğretir. Rahibe gösterilecek olan, nedenler değildir, tımarhanedir.

Madde İki. — Herhangi bir tanrıya tapınma ayinine katılmak, kamu ahlakına tecavüzdür.

Protestanlara, Katoliklere davranıldığından daha Hıristiyan olmaktaki suçluluk derecesi, bilime yakınlık derecesine göre artar. Dolayısıyla, suçlunun suçlusu, filozoftur.

S:171)Madde Dört. — Saffet vaazetmek, doğaya aykırı olmaya kamusal bir kışkırtmadır. Cinsel yaşamın her horlanması, «kirlilik» kavramıyla her kirletilmesi, yaşamın kutsal ruhuna karşı işlenmiş sahici günahtır

S:172) Madde Altı. — «Kutsal» tarih, layık olduğu adla, lanetli tarih adıyla anılmalı; «tanrı», «mesih», «kurtarıcı», «aziz», sözcükleri küfür olarak, canilere takılan adlar olarak kullanılmalıdır.