Doğanın Dilini Öğreniyoruz KÖRMEN’DEN KIZLAN’A

Doğa yürüyüşleri sadece spor değilmiş,  Kristof Kolomb’a Amerika’yı keşfettiren serüven tutkusundan da bir pay varmış, o gün öğrendim. Körmen’in sağ tarafına yürüyeceğimizin söylenmesi düş kırıklığı yaratmıştı çünkü. Daha iki hafta önce oradaydık, özlemedik bile. Katılımcılardan bazısı, giysilerimizi parçalayan bitki örtüsünden rahatsız olunca yarıda kesmek zorunda kalmıştık. Aynı eksik bırakılmışlık duygusunu neden isteyeyim…

Körmen’den Çıkış

Baharda da “dağçileği operasyonu” düzenlemiştik. Dağçileği heyecanı, dikenlerin yırtıcılığını unutturmuş olsa da başlangıçta doğayla kavga edenler bile olmuştu. Kimler yoktu ki o yürüyüşte: M. Emin Berber, Roger, kızı Arzu’yla birlikte Şükran, evlendikten sonra pek göremediğimiz Aynur, hatta Muzaffer Bey. Şükran’la Muzaffer Bey’in isyanlı sızlanmaları arasında, yürüyüşü tamamlamadan bitirmiştik.

Dağ çileği dediğime bakmayın, buralardaki adı öyle, Karadeniz’de Koca Yemişi denir. Sandalağacı’nı andıran bir ağaç türünün meyvelerine benzeyen çileğimsi bir meyve. Bizim çılgınlığımızın hiçbir açıklaması olamaz, buradaki meyvelerin olağanüstü bir tadı da aroması da yok, biraz şeker katılmış su gibi. Bir de göz alıcı kırmızılığı var. Sandalağacının meyvelerinden ayıran özelliği de kolay örselenmesi. Yere dökülen meyveleri domuzların yememiş olması ilgimizi çekiyor. İster istemez Karadeniz’in dağ çilekleriyle kıyaslıyorum. Bir kere çilek dediğin otsu bir bitkidir, yerde yetişir. En fazla nohut iriliğinde oluşu ve kokusunun yoğunluğu dışında alışılmış çilekten bir farkı yoktur. Reçel yapımında aranan tür olması da o yüzdendir. Bunlardan reçel falan yapılmaz, olsa olsa marmelat olur.

“Aramızda o güzergâhı yürümeyenler var.” dedi grup başkanı. Mutlu olmadığım doğru ancak mutsuz olmam da gerekmiyor; Datça’da yürümediğimiz dağ tepe kalmadığına göre aynı yolları tepmemiz kaçınılmaz.

Denizden Kopmadan Önceki Grup Fotoğrafı, Benim Makinemle Temizel Çekmiş

Herkes toplanınca gördüm ki gerçekten de yürümeyeler çoğunlukta. Güzergâhı bilen bir ben, bir de grup başkanı.

Carol’ın sevgili hayat arkadaşı Rich yok bu kez aramızda, hiç ayrılmazlar oysa. Parkurun çok zor olduğunu internetten öğrenip vazgeçmiş. En ciddisinden bir sağlık sorunu var usta yürüyüşçünün, o yüzden fazla zorlamıyor kendini. Laf arasında kaptanlar kaptanının yaşının yetmişin üstünde olduğunu öğrendiğimizde şaşırmıştık. Sağlık sorunu olduğunu öğrenmek ikinci şaşkınlığımız oldu. Kaptanlar kaptanı tanımlamam da sözün gelişi değil, kaptanlık eğitimi verdiğini anlatmıştı bir söyleşi sırasında.

Bu İngiliz çiftin beraberliği gerçek anlamda hayat arkadaşlığı, resmi bir belgeleri yok. Aralarındaki dayanışma ve bağlılık, belgeleri yadsıyacak kadar güçlü. O kadar ki Carol, Rich’e yasaklanan gıdaları kendine de yasaklamış.

Yürüyüşün en zayıf halkası Semra gibi gözüküyor. Bebek yüzlü arkadaşım benim, biraz zorlanacak sanırım.

Yorgunluk var ama Yılgınlık Yok

Katılımcılar tamamlanınca grup başkanının kamyonetine doluşup yola çıkıyoruz, Reşadiye’den sola dönünce araçlı yolculuğumuz dört km kadar sürecek. İki taraf bademlikler,sonra kızılçam koridoru. Ağaçların çok genç oluşu, pek eski olmayan bir orman yangınını anımsatıyor. 

Limana ulaştıktan sonra sağa dönüyoruz. Daha önce yapmadığı kadar ileri sokuluyor Temizel. Sonunda aracı park edip sahilden yürüyüşe başlıyoruz. Denizin sürüklediği çöpler, molozlar her tarafta. Hırçın geçen kışın izleri de öyle. Dalgaların kökünü oyduğu ağaçları görüyoruz, öyle heybetli öyle gösterişliler ki yenik düşmüş olmalarına inanamıyoruz.

Birkaç yüz metre boyunca,bir yanımız deniz, öte yanımız tek tük camları patlamış binalar, arada bir sazlıklar, daha sonra domates tarlaları… Daha yamacı tırmanmaya başlar başlamaz bir – iki yıkıntıyla karşılaşıyoruz, aramızda tarihi değerlerini belirleyecek donanımda kimse yok.

Yamaçların Fotoğraftaki Görüntüsü Ne kadar Masum

O yamacın en büyük zorluğu, bitki örtüsü. Dizlere bile ulaşmıyor ama sarılıcı, tırmalayıcı… Olumsuz başladım ya güne, daha da rahatsız edici oluyorlar. Üstesinden gelinmeyecek yanı yok, endişem acemi yürüyüşçümüzden yana; mızıkçılık ederse yine yarıda bırakmamız gerekecek. Eh, bir de iyi niyetle aramıza katılan birinin yeterince pişmeden ürkme olasılığı pek sevimli değil. Ama Semra, yakınmadan aşıyor çalıları dikenleri. Hele bir söz söylüyor ki onunla ilgili tüm kaygılarım ortadan kalkıyor:“Hissetmek bu işte” diyor. “Elini, kolunu, ayağını, yaşadığını, var olduğunu, tenini hissetmek!” O bir tiyatro sanatçısı; elbette olacak o kadar…

Bu kez dümdüz sırta tırmanmıyoruz, yamaçtan denize paralel yürüyoruz; çok sürmüyor sandalağacı ve dağçileği koridoruna dalmamız. Hâlâ meyveleri var. Bakmayın şöyle böyle dediğime, yine saldırıyoruz dağ çileklerine. Aşağıda, önceki tırmanışlarda sırttan doğru yürüdüğümüz için göremediğimiz tablo gibi bir koy var, tadını keçiler çıkarıyor.Keçilerin kokusu esintiyle bize kadar geliyor. İki eğreti yapı var, çobanlara ait olduğunu söylüyor grup başımız.

Yamaç boyunca bir süre daha yürüdükten sonra yeniden cangıla dalıyoruz, neyse ki çok dar olsa da bir keçi yolu var. Manzarası baştan çıkarıcı,bir kayalık bulunca küçük bir mola veriyoruz. Hâlâ aramızda sigara tiryakileri var ne yazık ki, S. Hanımla Semra, birer tane yakıyorlar. Çeşitli açıdan birkaç fotoğraf çekiyorum. Yeniden yola koyulduğumuzda, yıldırımla kavrulduğunu sandığım bir ağaç gövdesinin yanından geçiyoruz.Post modern bir heykeli andırıyor. Deklanşöre basıyorum.

Küçük Mola Ortamları

Bu kez tepenin öbür yamacından yürüyoruz, güneş yükseldi, sırtımızdaki yükler de ağırlaştı; neyse ki yol çok zorlu değil. Kolaylığın çok sürmeyeceğini biliyorum, aşina olduğumuz yerler buraları. Kuruyan dalların çoğunlukta olduğu sık bitkilerin arasından geçiyoruz, bir kaplumbağa fotoğrafı çekiyorum. Yeniden sandalağaçlarının serinliği başlıyor. Bodur meşe, menengiç ve adını bile bilmediğim daha pek çok bitki. Onlarla dostuz, sarılıcı, yırtıcı değil hiçbiri.

Asırlık bir meşe ağacının altına geldiğimizde yine küçük bir mola veriyoruz, S. Hanım, sırt çantasıyla basamaklar oluşmuş  gövdeye tırmanıyor, fotoğraflarını çekiyorum. İşte o sırada bir hayvana ait olduğu belli olan bir çene kemiği buluyoruz.Sanırsınız tarih öncesi yaratıklara ait bir kalıntı, öylesine bir heyecan uyandırıyor. Onlar eğilmiş incelerken yine basıyorum deklanşöre. Semra kemiği eline alıp, Hamlet’in çok bilinen tiradını söylüyor: “Olmak ya da olmamak!”

Tiyatro Zamanı

Doğa yürüyüşünde miyiz, doğaçlama komedi mi oynuyoruz belli değil. Sonra da domuz çenesi, keçi çenesi tartışması…

Sonunda bitki örtüsünün en sık olduğu alana geldik, kurumuş dallarla yeşil olanlar iç içe, sürünerek altından geçiyoruz. İyi haber şu ki, küçük bir tırmanıştan sonra Kızılağaç’a ulaşmış olacağız. Kendiliğinden şemsiye şeklini almış, neredeyse elle biçim verilmiş kadar simetrik bir ağaç, cinsini bilmiyorum. Kahvaltı molamız onun altında. Önceki gelişimizde serinlikten kaçınmak için açıkta kahvaltı etmiştik, bu kez gölgesi çok çekici. Ne yazık ki çevresindeki düzlükte bahar papatyaları kalmamış.

Kural şu: Kahvaltıdan sonra sigaralar da bitmişse ayaktayız. Deneyimlerime dayanarak bir U çizip yeniden Körmen Limanı’na inmemiz gerektiğini düşünüyorum. Yamacın sağ tarafına dolanacağız yani. Sırtı aşıp kayalıkların olduğu alana geldiğimizde yolu yarılamış olacağız, ondan sonrası iniş… Ama öyle olmuyor. Kayalıkların üzerinde limanın sağındaki İnce Burun’un ikiye bölmeye çalıştığı Ege’nin doyumsuz görselliğinin tadını çıkarıyoruz. Haritada kalem ucu kadar hükmü olmayan İnceburun, bulunduğumuz yerden bakınca etkileyici bir manzara çiziyor. İşte o manzaranın etkisiyle geri dönmek için erken olduğu kararına varıyoruz.

Serüven şimdi başlıyor. Aşmamız gereken güzergâhla ilgili hiçbir bilgimiz yok ama bu bilmediğimiz yerlerde ilk yürüyüşümüz değil ki! Kaç kez yolumuzu yitirdik, bir kez bile yardım istemedik; her seferinden hedefi tutturtmanın bir yolunu bulduk.

Karşı yamaçta gördüğümüz belli belirsiz patika tek rehberimiz, hiç de ürkütücü görünmüyor. Daha karar verilir verilmez, bizden yirmi beş metre ötede dinlenmekte olan S. Hanım yerinden fırlıyor. İnanılır gibi değil, sanki yürüyüşte değil, hız yarışındayız.

Dönsek mi Devam mı Etsek

Datça’da yürümeye başladığım ilk günden beri tanıyorum onu, direncinden, hızından hep etkilenmişimdir. Ne yaşıyla, ne görüntüsüyle kendini hiç ele vermeyen bir yeteneği var. Keşke bunu gösteriye dönüştürmese… Her yürüyüşte aynı nedenle huzursuzluğa neden oluyor. Carol, Yılmaz Bey ve Semra çok gerilerde kaldılar, onları bırakmamaya çalışıyorum, öndekileri de gözden yitirmemeliyim ki birbirimizden kopmayalım. Yoksa bu yolu izi belirsiz, yılankavi yamaçlarda kaybolmamız işten bile değil. Çoğu yerde telefon bile çekmiyor.

Hızlanıp öndekilere yetişiyorum, aklım sıra grup ruhundan falan söz edeceğim ki biraz anlayışlı olsunlar. Niyeyse bunu hep yapıyorum, birilerinin avukatlığını yapmak bana düşüyor. İlk fırçayı S.Hanım’dan yiyorum; çok konuşuyormuşuz, o yüzden de hız yitiriyormuşuz. Yine de bir sandalağacının gölgesinde oturup bekliyoruz, arkadakiler yetişiyor, yakınmayı onlara aktarıyorum. Kendimce uzlaşma sağlamak derdindeyim.  Onlar da fırçadan paylarına düşeni alıyorlar. Sonra da arkadan gelenlerin teri soğumadan ayaklanıyoruz. Uyum sağlayamayan yürüyüşe katılmasın, tavrı.

Organize yürüyüş gruplarında asla böyle bir uygulama olmaz, hız sınırı en yavaş olana göre ayarlanır. Bizdeki sorun o güne kadar böylesine belirgin olmamıştı.Yoksa ben mi fark etmemiştim?

Geriye Döndüğümüzde

A. Temizel’le S.Hanım anında arayı açıyorlar, Kemal Bey aralarda bir yerlerde. Ben hızlanmakla arkadakilere ayak uydurma arasında ikilemdeyim. Bu da benim zayıflığım; gereksiz huzursuzlukların önünü kesmek konusunda sorumluluk hissetmek…

Öndekilerin geçit bulamayıp geri dönüşleri bize zaman kazandırıyor. Hoşnutsuzlukları gidermek için bundan yararlanıyorum. Semra’nın yakınmaları sürünce, farklı bir yönden yaklaşmaya çalışıyorum:

“Canımcım, enerjini boşa harcama istersen, yakınmakla işimiz kolaylaşmıyor; nasıl olsa bu yolu aşmaktan başka çaremiz yok.”

Daha sözüm bitmeden yanıt Yılmaz Akten’den geliyor:  “Tecavüz kaçınılmazsa zevk almaya bakacakmışsın.”

Sözü ilk duyuşum değil, her seferinde de çileden çıkarım; bu kez emekli bir yargıcın ağzından duyunca çıldırdım.

“Bir punduna getirince tutukevlerinde falan birbirinize de tecavüz ediyorsunuz, siz de zevk alın o zaman! Küçücük çocuklara da tecavüz ediliyor, onlar da zevk alsınlar. Aile içi tacize, tecavüze uğrayanlar da zevk alsın. Bu bakış açısıyla mı hukuku uyguladınız? Korkunç bir davranışı sıradanlaştırmaktan başka amacı olmayan bu söylemi nasıl onaylar, nasıl kanıksatırsınız?”

Yılmaz Bey, olaya öyle bakmadığını söyledi, özür diledi ama hızımı alamamıştım. Damarlarıma adrenalin dolmuştu. Doğanın, yeşilin sakinleştirici özelliği olmasa, belki de kavga ederdim.

Küçük Bir Düzlük Sonra Yine Cangıl

Öndeki grup, girdikleri çalılıktan yine hayal kırıklığına uğramış olarak geri döndü. Oysa çok çetin bir yoldu, yokuşu tırmanmaları epeyce enerji kaybettirdi. Bundan keyif aldığımı söylersem ayıp mı olur acaba?

Doğaçlama yürüyüşlerde yol bulmanın formülü, her zaman sırtları tercih etmektir. Hem bitki örtüsü cılız olduğu için görüşünüzü kapatmaz, hem de en uzak köşelere kadar araziyi inceleyebileceğiniz için kaybolmazsınız. Bunu grup başkanımız öğretti bize ama arada bir o da yanılabiliyor. 

Yeniden yokuş tırmanıyoruz. Bitki örtüsü o kadar sık ki iki adım ötemizi görmemiz olanaksız, tek yol göstericimiz arazinin eğimi. Sonunda başardık. Daha önce uzaktan gördüğümüz İnce Burun sırtlarındayız. Kargı yönünde bir İnce Burun daha var, o bundan da ince.

Sürekli rüzgâr alan sırtlarda bitki yok denecek kadar az, çoğu yer kayalık. Bir de bakıyorum ki hangi ara fırsat bulup toplamışsa Kemal Bey’in elinde bir demet kır çiçeği. Bu yörede bunlara “Altın Çiçek” deniyor, öylesine koyu sarı bir rengi var. Susuz vazoya koyduğunuzda bir yıl canlılığını koruyor. Söylendiğine göre çayı da yararlıymış.

Öyle sıra dışı bir yerdeyiz ki, bir yanımızda Karaköy Limanı ve Ege, öte yanımızda Gebekum Koyu’nda Akdeniz. Uzansam tutuverecekmişim gibi. Keşke o yanıltıcı yakınlığın sırlarını bilmiyor olsaydım. Ötelerde bir yerde, uzaydan gelmiş duygusu veren, üstünde durdukları coğrafyayla ilgisizmiş gibi görünen, doğa dostu olduğu söylenen enerji kaynağı rüzgâr türbinleri.

Fotoğraf çekmeye doyamıyorum ama yine dalgınlığımın kurbanıyım, makinemin şarjı sinyal veriyor. Gruptaki diğer fotoğrafçı da Carol, deklanşöre her basışından sonra hayranlığını anlatan sesler çıkarıyor. O ara fark ettim Kemal Bey de fotoğraf çekiyormuş, nasıl gözümden kaçtıysa…

Şarja falan boş verip kendi etrafımda dönerek video çekimi yapıyorum, ancak öyle bir çekimle bulunduğumuz konumun güzelliğini saptayabilirim. Tepelerin izin verdiği her aralıktan deniz çıkıyor karşıma, yamalık gibi… Şurada bir parça, burada bir başka parça.

Karşı yamaçtaki patikayı görüp yeniden ayaklanıyoruz. Kızılçamlar birkaç metrelik yükseklikte, bu bize biraz serinleme olanağı sağlıyor. Patika da olduğuna göre bir yere çıkarız elbet.

Birbirimizi Kaybedersek işimiz Zor

Sonunda yeniden tanıdığımız topraklardayız, yukarıdan bakınca Gereme Koyu ayaklarımızın altında. Daha önce birkaç kez ters yönden, Kızlan Köyü tarafından yürümüş, Gereme’ye inmeyi planlamıştık ama gruptaki bazı arkadaşların uyum sağlayamaması yüzünden vazgeçmiştik; bu kez da zaman dar ve yorgunuz. Ağaçlar görüntümüzü kesmeyecek kadar alçak, gölgesinden yararlanabileceğimiz kadar yüksek. Manzaranın güzel yerinde yeniden mola veriyoruz, nevalemizden kalanların da hesabını görüyoruz. Neşemiz yerinde, esprilerin bini bir para.

Yerimizden doğrulmaya fırsat bulamadan yine ara açılıyor. Sevgili S. Hanım en önde. Sanki kaybolmamızı umuyormuş gibi davranıyor. Yetersizliğimizi, güçsüzlüğümüzü sergilemeye çalışırmış gibi. Oysa yeni tanıştığımızda ne kadar güvenilir, bağlanılası bir arkadaş olduğuna inandırmıştı beni… Canı isterse! Hiçbir olumsuz duygunun günümü mahvetmesine izin vermeyeceğim. İlk gidene madalya bile verilse, tempomu bozacak değilim. Kızlan Köyü karşımda, sol tarafım Gereme, sağ tarafım Datça, karşımda daha ileride Aktur… Bir başka deyişle Ege’yi solumuza, Akdeniz’i sağımıza alıp, manzaranın keyfini çıkararak yürüyoruz. Rüzgâr türbinleriyle hoş bir çelişki oluşturan yel değirmenleri de katıldı görüntüye. Grubun geri kalanlarının nerede olduğu umurumuzda bile değil; Carol, Semra, bir de ben, tadını çıkararak yürüyoruz.

Yürüdüğümüz yamaç çatallanıyor, bir ucu Kızlan’a üstten, öteki sağ yanından giriyor. Değişiklik olsun diye sağ yandan yürüyoruz. Toprak renksiz, kıraç, akışkan. Yine sırtlardan, kayalık alanları seçmeye özen gösteriyoruz. Öyle bir vadiye geliyoruz ki sanki koskocaman bir kılıçla ikiye bölünmüş bir kayalık. Yakın zamanda oluşmuş bir yarılma olmalı. Carol, “Travma yaşamış kaya.” diyor, benzetme hoşuma gidiyor. Ne yazık ki fotoğraf çekemiyorum, korktuğum başıma geldi, şarjım bitti.

Killi sırtları aştıktan sonra ekili alanlara geliyoruz, çoğu badem ağacı. Köyün geçimin çoğunlukla onlar sağlıyor. Çağladan bademe dönüş aşamasındalar.

Köye girdiğimizde koskoca bir karadut ağacı kesiyor yolumuzu, teklifsiz dalıyoruz. Datçalılar göz hakkını olağan karşılarlar. Zaten dökülmüş, sersebil.

Köy kahvesinde yakalıyoruz bizimkileri; çaylar söylenmiş, tavlaya oturulmuş. Biz de birer sandalye çekiyoruz. Dutlara sataşmış olmamızı ballandırıyoruz. Meğer onlar da yararlanmışlar.

Bitki Örtüsü Biraz Aralandı

Datça’nın köylüleri yabancıları yadırgamaz, hele de bizim gibi arada bir çarşıda pazarda gördüklerini. Dostça karşılanıyoruz. Limonata, çay ikram ediliyor. Ne yazık ki limonatanın taze meyveyle değil, granül karışımla yapıldığını tadına bakınca anlıyorum. Oysa limonlar ağaç diplerinde çürüyor.

Susuzlukla yorgunluktan gelen hırsla tüketiyoruz içecekleri. A. Temizel, köy muhtarının steyşınıyla gidip Karaköy’den kamyonetini alıyor. Gitme zamanı geldiğinde bu kez ayağını sürüyen S. Hanım oluyor; tavlası bitmemiş daha. Grup başkanı, tavlayı kapatıyor ve yürüyoruz.