İçimdeki Engelleri Aşıyorum DOMUZÇUKURU

Uzun bir aradan sonra, dizlerimdeki rahatsızlığa rağmen ilk doğa yürüyüşüm. Büyük bir cesaret gerektiriyordu, benim için çok anlamlı.

Datça’ya taşınmamdan sonra doğa yürüyüşlerine katılma cesaretini toplayabilmem için üç yıldan fazla zaman geçmesi gerekti. Doğaçlama yürüyenlerden oluşan bir grubun varlığından haberdardım ama hiçbirini tanımıyordum, nasıl iletişim kuracağımı bilmiyordum, çevreyi tanımadığım için tek başına yürüme cesaretim de yoktu. Zaten doğa yürüyüşlerinin ilk kuralı asla tek başına yürümemektir. Başlangıcı Datça’nın o eşsiz sahilinde kâh denize yakınlaşıp kâh uzaklaşarak önce sol taraftan yaptım. Hâlâ o parkuru çok severim. Önce küçük ağırlıklar aldım sırt çantama, gittikçe çoğalttım. O arada DAÇEV ile (Datça Çevre Koruma Derneği) Datça Belediyesi’nin ortaklaşa düzenlediği geleneksel yürüyüşlerden haberim oldu ama toplanma alanını bilmediğim için ilkini kaçırdım. Oysa benim gibi tedirgin bir yürüyüşçü için idealdi. Sağlık ekipleri, yorulanlar için traktörle çekilen ilkel ama eğlenceli bir römork, sürekli su takviyesi yapan ekip ve her durumda yardım isteyebileceğin yol arkadaşları. Ertesi yıl katıldığım o yürüyüşü yardımsız, kesintisiz tamamlayabilmek özgüvenimi çok yükseltti ama bu yazının konusu Domuz Çukuru. Datça’da, bakir doğayla ilk tanışmam olduğu için çok önemli benim için. Ondan önce İzmir’de denetimli, tam donanımlı kulüpler bünyesindeki yürüyüşler sanki hayaldi. Bir arkadaş toplantısında tanıştığım emekli gazeteci İstiklal Sevinç’e, özlemlerimden söz ettim “Gel tabii, zorda kalırsan yardımlaşırız” dedi. (Sana gönül borcum var İstiklal.)

Kaygılar, ikilemler nasıl yapışıyor insanın yakasına; en akıl dışı olanı bile cesaretinizi kırmayı başarıyor. “Kulüp bile değiller, tanımadığım insanlar, yolda kalırsam kim yardım edecek? Zaten sahilde yürüyüp duruyorum, bütün bir günü yürüyüşe ayırmak niye?”

Domuzçukuru Tepeden Görünüş

İki Pazar kalkıp hazırlandığım halde gitmedim. Üçüncü haftasında gittiğimdeyse geç kalmıştım. Kimse yoktu buluşma yeri olan belediye binasının önünde. İstiklal’i aradım. Neyse ki geride bir grup varmış. Adından söz edilmesini istemediği için “S. Hanım” diye söz edeceğim, kızı ve onun arkadaşı. Hiçbirini tanımıyordum. Küçük bir karmaşadan sonra buluştuk. Kısa bir araç yolculuğundan sonra Kargı Koyu’ndayız. En dipteki kır lokantasının üstünde araçları bıraktık. Şimdi düşünüyorum da karşılaşacağım zorlukları önceden bilseydim, o yürüyüşe katılmak cesaretini gösterebilir miydim, bilmiyorum. İzmir’de yürüdüğümüz dağlarda en azından bir patika olurdu; arada bir bitki örtüsü yolumuzu kesse de koşullar hiçbir zaman böylesine çetin olmamıştı. Daha Kargı Koyu’ndan tırmanmaya başladığımızda karşılaştığım zemin bile ürkütücüydü benim için. Dik bir yamaçta, kayrak taşlarının üstünde dengenizi bulmaya çalıştığınızı düşünün. Arada bir İstiklal elimden tutsa da nereye kadar? Sonradan düşündüğümde kaç kişi olduğumuzu bile anımsayamadım, bir-iki kişi dışındakiler silik… Aracına bindiğim S. Hanım’ı, kızını, arkadaşını bile o günkü halleriyle gözümün önüne getiremiyorum. Bunlardan birkaçı; genç uzman erbaş Hakan ve bebek yüzlü eşi Demet; Leyla; Yılmaz Bey hemen anımsayıverdiklerim. Sonradan çoğuyla arkadaş olduk, birlikte yürüdük.

Yamaç da yamaçtı hani ama benden başka zorlanan yoktu. İnsanlar eğimli bir parkta yürüyormuşçasına güle konuşa tırmanıyordu. Aralarında çıtkırıldım hatunlar bile vardı. “Benim neyim eksik?”

Hiçbir güzelliğin farkına varmadan tırmanıyordum, tüm enerjim bacaklarımda. Aslında isyan eden sadece bacaklarım değil hücrelerimin tümü. O tırmanış sonsuza kadar sürecekmiş gibi geliyor, yine de öyle bir şey olamayacağının avuntusu var. “Böyle bir güzellik gördünüz mü, bir bakın hele!” diyor; sağlam yapılı, orta boylu, kocaman kenarlıklı deri şapkası – o sıcakta deri şapka- olan bir adam. Ahmet Temizel.Yürüyüşleri onun organize ettiğini sonradan öğreneceğim.

Şöylesine bir dönüp bakıyorum, hiçbir beklentim yok. Bilmediğim yer değil ki Datça!

Hiçbir şey bilmiyormuşum; hiçbir şey görmemişim. Kargı Koyu’ndan başlayarak Ilıca Gölü, Datça İskelesi, küçüklü büyüklü koylarıyla ta Aktur’a kadar. Karşıda Simi, Rodos.Yorgunluk, kaygı, kuşku adına ne kadar olumsuz duygu, düşünce varsa yerle bir! Yürüyüşe teşvik edildiğim için bir kez daha teşekkürle doluyorum.

Zirveye ulaştığımıza göre yolun zorlu yanı bitmiş olmalı. Yamaçtaki bir patikadan dümdüz yürüyoruz. Önce denizden uzaklaştık, iç taraftayız. Sonra yeniden denizden yana geçiyoruz ve paralel yürüyoruz. Ömür boyu yürüyebilirim o yolda. Ve bir doğa harikası: Akvaryum! Yeryüzünde böyle bir yer var mıdır gerçekten?

Şimdi öyle söylediğime bakmayın, deneyimli bir yürüyüşçü olduğumda daha ne güzellikler, ne güzellikler keşfedeceğim!

O gün, o anda bir soru takıldı aklıma: Daha önce bir tekne gezisiyle geldiğimde aynı büyülü etkiyi neden duyumsamamıştım acaba? Görebildiğim tüm gerçek, yemyeşil yamaçların içine sokulmuş, karadan asla ulaşılamayacağını sandığım bir koydu. Hemen tekneden atlayıp yüzmeye başlamıştım, daha önce hiç yüzmemişim gibi. Orada dikilmiş 200 metre (belki de o kadar yoktur) aşağıdaki o büyülü güzelliğe bakarken farklı bir çekimin etkisindeydim. Çantamı sıyırıp indirmek, o turkuaz mavinin derinliklerine balıklama dalmak, o maviyle bütünleşmek hiç de olmayacakmış gibi değildi. Ana kucağı kadar güvenli, yumuşak ve sıcak görünüyordu. İyi ki aklın baştan dokuz karış yukarıda olduğu yıllarda değildim.

Deniz hızla geride kaldı, ben de öyle. Bitki örtüsü sık ve yüksek, görüş mesafesi üç – dört metreyi aşmıyor. Örgütlü yürüyüş gruplarındaki gibi artçı rehber falan yok, herkes kendi serüveninde yalnız. Kaybolma korkumla başbaşayım. İkide bir tek tanıdığım (üstelik pek uzun süredir sayılmaz) kişiye seslenmek istemiyorum. Örgütlü yürüyüşlerdeki gibi tek sıra değiliz, arazi izin verdikçe oradan buradan kaynak yapılıyor. Yer yer toprağın pulluk geçmiş gibi kabardığını görüyor, merak ediyorum. Bilgisizliğim ortaya çıkmasın diye soramıyorum. “Görüyor musunuz domuzlar ne hale getirmiş toprağı?” demez mi biri! Delirmiş olmalı. Sanki kediden söz ediyor; ya biri karşımıza çıkarsa?

Bir anda kendimi ortalarda buluverdim.

Açıklık bir alana geliyoruz, bir sarnıç var orada. Öyle şaşırıyorum ki! Böylesi ayak değmemiş bir yerde sarnıç niye?

Sonraki yürüyüşlerde kanıksayacağım bunu. Kartal yuvasını andıran kaleleri, başka sarnıçları, değirmenleri göre göre ama o gün merakla inceledim. Küçük bir taş atıyoruz, su var. El fenerinin ışığında, tavanda hevenkleşmiş yarasalar.

İlk Hedefimiz

O sıradışılık yorgunluğumu, kaslarımın isyanını unutturuyor, açlığımı anımsıyorum. Neden o meydanlıkta oturup kahvaltımızı etmiyorduk ki?

Manzara güzel olmalıymış, öyle söylüyor yine o sağlam yapılı adam. Her türden sorunu çözmeyi üstlendiği için doğal şefimiz. Arada bir başka sesler çıksa da öneriler ondan çıkıp gruba onaylatılıyor.

Midemden, kaslarımdan gelen sesleri duymamaya çalışarak göreceli kolay bulduğum yolda yürüyüp dururken, yeniden tırmanmaya başlıyoruz. Yola çıkalı iki saati geçmiş. Mola bile yok, böyle yürüyüş mü olur? Sırtımda o çanta –neyse ki iki sandviç ve bir buçuk litre su, birkaç penye bluzdan başka bir şey yok- omuzlarımda yarım yüzyıldan fazla zaman…

İlk başkaldırı S. Hanım’ın kızı ve arkadaşından geldi. Otuzlu yaşlarda ancak varlar. Demek ki sorun yıllarla ilgili değil. O halde?

Yeniden dirildim. Kalbimin atışlarında ritim bozukluğu yok, nabzım normal, soluk alışlarımdaki yükselme de sıradan; öyleyse ben bu yolu bitiririm!

Yamacı tırmanırken tepedeki ağacın dibinden “Mola!” sesi geldi. Çantalar indirilmeye başlanmış bile, bazısı terli giysilerini değiştirme telaşında. Erkeklere göre her yer kabin, kadınlar kuytuluk arayışında.

Sonunda ben de o kutlu ortama ulaştım. Aman tanrım siz hiç ağaç dallarının arasından denize baktınız mı? Ya da deniz fonu üzerinde ağaçlara! O dallar üstünden güneşin ışık oyunlarını gördünüz mü?

Elbette görmüşsünüzdür, ama hiçbiri Domuzçukuru’nun tepesindeki o görüntü değildir. Evren yeni yaratılıyormuşçasına bakir, uçsuz, gizemli. Saklı Kent nedir ki, siz bir de o tepeden Domuzçukuru’nu görün.

Aynı Doğayı Paylaşıyoruz

Üstümü değiştirene kadar (en son gelendim çünkü) yaygılar serilmiş, sofralar kurulmuştu. Bu ne ilkellik! Sofrada olmayan yok: Zeytin, peynir, yumurta gibi alışılmış kahvaltı türleri yanında, kekler, börekler, termoslarla çay! Bu grup gerçekten bilinçsiz! Benim katıldığım yürüyüşlerde, herkes kendine yetecek sandviçin en azını, suyun en çoğunu alır yanına; birazcık da kuru kayısı, incir, ceviz, fındık gibi şeyler. Ne bu böyle piknik gibi? Bari bira da getirselerdi!

Ben kendi doğrumla baş başa bir kenarda sandviçimi kemirirken, onlar hep birlikte kakara kikiri, gürültüyle kahvaltı ediyorlar. Sofraya çağırılıyorum ama gidemem.Nasıl ortaya çıkarırım o cılız peynirli sandviçimi? “Çay alır mısın” diye soruyorlar; bardağım yok. İstiklal’de yedek varmış, doldurup getiriyor. Hiç öyle bir çay içmedim! Deminde, aromasında bir üstünlük yoktu ama içtiğim en lezzetli çaydı. O zamanlar çekingendim, ikinci bardağı istemeye utandım.

Düzenlemeyi ve Organizasyonunu Üstlendiğim “DATÇA’DA BAHAR-2” Etkinliğinden Domuzçukuru Etabı

Benim gibi sofraya katılmayan biri daha vardı. İki metreye yakın boyuyla sırım gibi bir adam ama o hiçbir şey yemiyordu. Yol boyunca konuştuğunu da duymamıştım. Sonradan onun bizden biriyle evli bir İsviçreli olduğunu öğrenecektim. Adı Roger. Sonraki yürüyüşlerde sıkça göreceğim o çocuk gülüşlü, Datça’da yaşayıp, hiç Türkçe öğrenmemiş, yarım asırlık delikanlıyı. Bir elinde internetten indirdiği bölge haritası, ötekinde yükseklikölçer.Hiç durmadan bakıyor, inceliyor, işaretliyor,arada bir de fotoğraf çekiyor. Kuşkulanmadım değil ama âlemin akıllısı ben miyim?

Yeniden inişe geçiyoruz. Denizi de gördüm ya fazla yolumuz kalmadığını düşünüyorum. Yamaç boyu arada bir denizi yitirerek bir sel yatağında yürüyoruz. En sevdiği güzergâh olduğunu söylüyor S. Hanım; deli midir nedir, diye düşünüyorum, o yolun nesi sevilir? Sel sularının yuvarladığı taşlar ayağımızın altında bir o yana, bir bu yana. Adımınızın sağlamlığından emin olmadan ötekini atamazsınız. Ben öyle yapıyorum, kızlar küçük çığlıklarla yürüyorlar ama geri kalanlar asfaltta yürür gibiler. Yine en arkadayım. Bitkiler sıklaştı, görüş uzaklığı iki metre bile yok. Çalıyı dolaşınca ya da içinden geçince neyle karşılaşacağınız belirsiz. Gruptakilerin sesleri gittikçe uzaklaşıyor. Kaybolma korkusu, domuz korkusu, kaslarımın çığlığı, omzumdaki on yıllara katılmış on yıllar… Ah ben! Niye katıldım bu yürüyüşe? Aklım neredeydi?

O telaş içinde yer yer üst üste yığılmış taşları, o taşlara sürülmüş fosforlu turuncu boyayı fark ettim. Ormancıların işareti olmalı, diye düşündüm; sonradan öğrendim Ahmet’le Roger’in yaptığını. Kaybolma korkum biraz olsun azaldı. Arada bir “ön taraf” diye sesleniyorum, on –on beş metre ötemden geliyor yanıt.

Az kaldığını sandığım yol, bitecek gibi değil, zemin gittikçe setleşiyor. Ayağımızın altında kayan taşlara, yolumuzu kesen çalılara bir de devrilmiş koca çam ağaçları eklendi. Bazıları çürümüş, dökülüyor, ama hâlâ heybetli. Dalları yüzünden topraktan bir metre kadar yüksekte duruyor çoğu, altından geçiyoruz.

Hani Gemlik’e girerken batıdaki yamaçta, Orhan Veli’den iki dize vardır ya: “Yamacı çıkınca denizi göreceksin/ sakın şaşırma”, işte öyle bir açıklık. Biz denizi görmeye alışkındık ama göz alabildiğine! Yine de yetinmiyoruz, o küçük sahanlığa benzer açıklığın kıyısındaki koca kayanın üstüne çıkıp bakıyoruz. İnsanda, sonsuzluk duygusu uyandıran bir görüntü. O manzaranın bir anının, bir karesine sahip olabilmek için fotoğraflar çekiyoruz.

Işığın Farklı Etkisini Yakalamak

Yemek için olan dışında molalar on beş dakikayı bile bulmuyor, ama bu kez deniz iki adım ötemizde. Bitki örtüsü gittikçe sıklaşıyor, çalılar, bükler içindeyiz. Domuzları bile unuttum, zaten değil domuz bir kertenkele bile görmedim. Ayaklarım kayıyor, dengemi sağlayamıyorum. Denizi yine kaybettik, umurumda da değil. Evimden üç yüz adım ötedekinin nesi eksikti, ne işim vardı o dağ başında? Büklerin, çalıların arasında, yamaçlarda yaşamak gerekseydi doğa insanı da dört ayaklı, keçitırnaklı yaratırdı. Ne kadar yürürsem yürüyeyim o iki adımın biteceği yok!

Ama bitti! Birdenbire kendimizi işlenmiş topraklarda, açık arazide bulduk. Küçük, basit konaklama yerleri, yağmur sularını biriktirmek için oluşturulmuş bir gölet, uzakta tavuklar… Tanrım, medeniyet bu!

Coşkudan çok rahatlama benimki, kuruyan umutlarımın yeşermesi. Koşmak istiyorum ama sürükleniyorum. Çantayı atan denize bırakıyor kendini, çoğunun mayosu içinde. Benimki yanımda bile değil. Doğa yürüyüşünde mayonun ne işi var?

Bu bana ders oldu, yılın on ayı mayomu yanımda taşıyorum.

Siz hiç dört saate yakın bir yürüyüşten sonra kendinizi denizin kollarına bıraktınız mı? Ellerinizi ensenizde kavuşturup sırtüstü yattınız mı? Bir deneyin, tadına doyamayacaksınız. Sonraki yürüyüşlerde ben yaptım.

Konaklama olunca çay da vardı elbette. Kaç demlik içtiğimiz belli değil, yine de doyamadık. Daha işletmeler açılmamıştı, bir grup genç, atıl bırakılmış tesisi onarıp temizliyor, önümüzdeki sezona hazırlıyorlardı. Onca işlerinin arasında bize Akdeniz sıcaklığını göstermekten de geri kalmadılar.

Sessiz sedasız acılarıma katlanmaya çalışırken sesli başkaldırı S. Hanımın kızıyla arkadaşından geldi. “Bu yolu bir daha yürüyemeyiz” diyorlardı. Ben bu sızlanmayı akıldışı bulup, sanki başka seçenek mi var diye düşünürken iki yat yanaştı sahile. Rica edildi, kabul ettiler. “Yatla dönmek isteyen başka kimse var mı?” diye sordular, sesimi çıkarmadım. O gün orada, o çekici öneriyi kabul etseydim, bedenime tümüyle yenilmiş olacaktım. Günün birinde yataktan çıkmak istemese, direnecek gücü bulamayabilirdim.

Dönüş gidişten daha kolay değildi, ama yükümüz azalmıştı ve hedef belliydi. O gün orada bir şey daha anladım: En uzun yol belirsiz olandı.

Birkaç kez dizim kilitlenir gibi oldu, üstesinden geldim. O kadarla kalsa iyi, cılız bir eşeğin üstünde bir köylü gördüm, acımasızlığını yüzüne vurdum adamın. Ama eşek de, o kadar sıskaydı ki!

Domuzçukuru’na Kavuştuğumuzda

Günlerce ağrılarla boğuştum, kas gevşeticiler aldım; jeller, merhemlerle dizlerimi, bacaklarımı ovdum. Doğa yürüyüşüne bir daha katılmama kararım kesinleşti(!).

Bu kararın üstünden üç[1]yıldan fazla zaman geçti, kaçırdığım yürüyüş olmadı pek. Ama bir yıl sonrası bile pazartesileri acı içinde geçiriyordum.Sonra yoga aerobik arası bir beden hareketi olan platesle tanıştım. Yıl 2009. O bale figürlerini anımsatan yumuşak hareketlerin bir işe yarayacağından emin değildim ama denedim.  İlk uygulamam hiç de başarılı değildi yine de mutluydum. Bir kere tüm kaslarımı somut olarak tanımıştım, ikincisi, öteki salon sporlarında duyduğum yorgunluktan eser yoktu. Tam tersi, sıkı bir masajdan geçmiş gibiydim. Her geçen gün biraz daha yaşam biçemim oldu. Artık hayalini kurmayı bile kendime yasakladığım hareketleri yapabiliyorum. Kendimle olan yarışı kazandım. Artık sabahları yataktan çıktığımda ilk adımlar ıstırap değil, geceleri huzursuz bacak sendromu denilen seğirmeler yok. Bedenimle barışığım; o benim isteklerime dirençle karşılık vermiyor, ben de onun yeteneklerini zorlamıyorum. Arada bir kendini geliştirmesini sağlayan küçük hileler yaptığım aramızda kalsın. Yarım asrı devirmişken ödümü koparan hareketler sıradanlaştı. Lodosun da poyrazın da yolunu bulamadığı o koya kaç kez yürüdüğümü sayamıyorum. Hiçbiri öncekinin yinelenmesi değil her biri kendi içinde yeni sürprizlere gebe. Ama Domuzçukuru’nun güzelliği sürpriz değil artık, özlem!

 Her geri dönüşten sonra aynı dilekle doluyorum: “Bir kez daha Domuzçukuru!”


[1] Öykülerin ilk yazılımı 2009 yılıdır, sayılarda bu tarihin göz önünde bulundurulması gerekmektedir.

Dogadan Tarihe/ DATÇA SERÜVENİ kitabından