Ezber Bozan Sakiniyle KÜTÜKDERESİ KANYONU

Karaköy’deki kanyona gidiyormuşuz, buluşma yerine gelince öğrendim. Elbette bunu grup başkanımız tek başına belirlemedi, lodosla birlikte aldıkları ortak bir karar bu. Poyraz eserse güneydoğu, lodos eserse kuzeybatı. Yürüme sevincim yoğunlaşmasına izin vermese de olumsuz duyguların etkisi altındayım. Çünkü fotoğraf makinemi yine unuttum. Bizi bekliyor olacağını sanmıyorum ama o olağanüstü kanyon sakinine rastlasak bile yine fotoğrafını çekemeyeceğim. Üstelik doyurucu bir yürüyüş olmayacağını düşünüyorum, kanyon geçit vermiyor, asıl fotoğraflık bölgelere ulaşamıyoruz. Nereden bileyim bu kez önlem alındığını? Bizimle bir şey paylaşılmıyor ki!

Baktılar ki çok kahırlanıyorum, eve dönüp almama izin verdiler.

Bu kez son haftalarda olduğu gibi sayımız az değil,  yine de aramızda olamayan arkadaşları anıp hayıflanıyoruz. Selahattin Bey’in eşi Mürsel Hanım örneğin, ne yazık ki Sındı Kanyonu’ndaki kaza yüzünden dizi hâlâ alçıda. Grupta görmeye alışık olduğumuz Aynur’la eşi Fikret Bey de yoklar. Benim dışımda katılanlar; artık bilindiği gibi grup başımız A.Temizel, A. Soydan, Şükran ve eşi Ali Bey, Derya, İnci, Tayyibe, Mehmet Bey ve eşi Ulviye Hanım, Roger, Alper ve Muzaffer Özgen. Her zamanki gibi Temizel’in kamyonetine doluşup yola koyuluyoruz. Kalabalıkla daha mı keyifli oluyor ne? Yine neşe doruklarda. Bir şey söyleyeyim mi? Eğer böyle ikilemlerle yola çıkmışken bile bu kadar mutlu olabiliyorsam, doğanın gerçekten mucizevî bir etkisi var. Daha Reşadiye kavşağından Karaköy sapağına döndüğümüzde yürüyeceğimiz güzergâhın önemi kalmamıştı, önemli olan yürüyecek olmamızdı.

Bu Metindeki Fotoğraflar Farklı Yürüyüşlerden Derlendi

Ben bu satırları yazarken bir tv programında, katledilen sığırcık kuşlarından söz ediliyor. Bazı köylüler rahatsız oluyormuş, o yüzden diri diri yakmışlar o canları! Kanım donuyor. Bir insan, kuştan rahatsız olmayı nasıl başarır? Doğanın sunduğu hiçbir şeyi hak etmiyor muyuz biz?

O moral bozukluğu yarım saatten fazla zamanımı aldı. Yazmak için yalnız olmak yetmiyor, ıssız olmak gerekiyor, bir kez daha kabul etmek zorunda kaldım.

Körmen Limanı’nı geride bırakıp sol taraftaki yamaca tırmanmaya başlıyoruz.Sağda solda arı kovanları… Datça doğasıyla bütünleşmiş bir görüntü bu. Bir başka genel geçer görüntü de özellikle Ege’ye bakan yamaçlarda bir buçuk metreyi geçmeyen bitki örtüsü. Karadeniz ormanlarındaki gibi görüşünüzü kapatmıyor, tüm manzara avuçlarımızın içinde. Yeri gelmişken belirteyim: Karadeniz ormanlarıyla ilgili bir eksiltme sözü değildir bu tümce; o ormanların sunduğu güzellikler de apayrı bir yazı konusu. 

Yağmur Hiçbir Zaman Engelimiz

İnanın bana yüreğimiz hopluyor, öylesine heyecan verici. Engin, dupduru bir mavilik, karşıda Körmen Limanı, limana çekilmiş balıkçı tekneleri, maviyle bütünleşmiş yoğun bir yeşillik… Bu duyguyu yaşatacak kurgulanmış bir eğlence ortamı düşünemiyorum.

Aracımızla küçük tepeciğin sırtına kadar tırmanıyoruz. Sonra traktör yolunu kullananları engellemeyecek şekilde bir kenara park ediyoruz. Yine o mucize gerçekleşiyor, ne yana baksak deniz sanki.

Ege yamaçlarındayız, lodos bize ulaşamaz artık. Sandalağaçları kırmızı gövdeleri, baskın kırmızı meyveleriyle göz alıyor. Biz öyle oburuz ki o meyvelerin bile tadına bakıyoruz. Arada bir buralarda dağ çileği, Karadeniz’de kocayemişi denen meyvelerden de denk geliyor, hiç affetmiyoruz. Hepsi o kadar da değil, yabanmersini bile var ama daha pek olgunlaşmamış. Sel sularıyla bozulmuş olsa da bize göre konforlu bir yoldan, yokuş aşağı tatlı bir eğimle, denize paralel yürüyoruz. Roger’ın, benim, Muzaffer Özgen’in fotoğraf makineleri aralıksız çalışıyor.

Yağmurda Çıktık Yola, Bir de Şimdi Bakın

Eğimin bittiği yerde kanyon ağzı, çekici bir davet gibi yolumuzu kesiyor. Dirsekten biraz ileride küçük bir meydanlığın oluştuğunu biliyoruz, ama ilgilenmiyoruz. Orada biraz sert olsa da içilebilir suyu olan bir de tulumba var, şimdilik gerekmiyor, dönüşte uğrayacağız. Koyun adının Yelimlik, kanyonun adının Damlaca olduğunu Muzaffer Bey’den öğreniyorum. Bazıları da Kütükderesi diyor, hangisini dikkate alacağımı bilemedim.

Kanyon girişi, sel sularının sürüklediği çeşitli irilikte, şaşırtıcı beyazlıkta çakıltaşı yatağı… Konforlu yürüyüş sona erdi. Özensiz atılan bir adım, bileğinizin burkulup kırılıvermesine yol açabilir. Ama biz ne zorlu yollar gördük, gırgır şamata yol alıyoruz. Uçuk kaçık pozlar verip fotoğraflar çekiyoruz. Tayyibe, Türkçe öğrenmediği için Roger’a sataşmaktan vazgeçti, iyi geçiniyorlar.

Hafif bir eğimle yukarı doğru yürürken, bizi bekleyen doğa yapısıyla ilgili hiçbir ipucu yok. Kocaman bir çanakta gibiyiz, her dönemeç görüntüyü kestiği için ötesinin olmadığı sanılabilir. Yamaçlar birbirinden uzak, bitkiler sık ve yüksek. Sağ taraf rüzgârdan daha az etkileniyor olmalı ki ağaçlar daha boylu. Düşen her tohum köklenmiş, diye düşünüyoruz; toprak gözükmüyor. Sadece ağaçlar değil, sarılıcı bitkiler de baskın. Selin sürüklediği kayalar dışında yerinden sökülüp sürüklenmiş ağaç gövdeleri de çıkıyor yolumuza.

Kayalardaki derin oyuklar, değişik yorumlara yol açıyor. Bazı kayaları parçalayarak can bulmuş fidanların fotoğraflarını çekiyoruz. Bir kayanın tüm yüzünü sanatkârane kaplamış sarmaşık hepimizin hayranlığını çekiyor. Bir yerde ağaç taş ilişkisinin tersine döndüğünü görüyor, fotoğrafını çekiyoruz. Yukarıdan düşen bir taş, gövdeyi ikiye ayırmış. Doğa hızla sarplaşıyor, her yerde doğal mimari eserler. Yağmur damlalarıyla oyulmuş bir kaya dikkatimi çekiyor. Kaya o kadar sert ki o atasözünü getiriyor akla: “Azimle …. taşı deler!”

Kanyon Girişindeki Oyuklar

Yukarı doğru yamaçlar gittikçe birbirine yaklaşıyor. Bir süreliğine sel yatağı tıkanıyor, yamaçta yürüyüşe daha elverişli, önce de kullanıldığını belli eden patikadan yararlanıyoruz. Kahvaltıya az kalmış olmasının sevincini duyuyoruz. Benim içimde merakla karışık bir heyecan: Acaba o sıradışı varlığı yine görebilecek miyim?

Adını Kral Kurbağa koydum, bu yaşıma kadar bu irilikte olanını görmemiştim. Sadece ben değil, gruptan kimse görmemiş. Orta büyüklükte bir kaplumbağa kadar. Cüssesi kadar tepkisizliğiyle de bizi şaşırttı. Başlangıçta canlı olamayacağını bile düşündük, ancak gözleri yaşadığını ele veriyordu. Sağında solunda gezindik, ileri geri konuştuk, yerinden bile kıpırdamadı. Ortalıkta su birikintisi olmadığı halde yaşamını sürdürebiliyor olmasını da yadırgadık biraz. Biz konuşup dururken, hiç acelesi yokmuş gibi usulca akıverdi kayaların altına. Fotoğraf makinem yanımda değil diye kahrolmuştum, bir kez daha onu aynı yerde bulmak mucize olur herhalde.

Aklımda Kral Kurbağa varken kahvaltı yerine ulaşıyoruz, açlık baskın geliyor.

Datça’nın Farklı Kişiliği, www.datcadetay.com’un Admin’i

Birkaç sürgünle sağa sola uzamış bir incir ağacının altındayız. Bir arada oturabileceğimiz son düzlük. Bazılarımız terli giysilerini değiştiriyor; umursamayanlar da var. Muzaffer Bey’le Roger kahvaltıyla ilgili değiller, onlar çevreyi keşfediyorlar. Önceki deneyimime göre oradan sonra elli metre daha yürüyebiliriz. Sonunda yolumuza çıkacak dört metreyi bulan yükseltiye tırmanmak olanaksız. Biz doğa yürüyüşçüsüyüz, dağcı değil!

Yanılmışım! İki konuda hem de. Kral Kurbağa yerindeydi. Aynı vakarla, hiç istifini bozmadan kendini incelememize izin verdi, duruşunu bile değiştirmedi. Büyüklüğünü kıyaslamak için açılmamış bir kurşunkalem koydu yanına Roger, toplu halinde aynı boydaydılar. Fotoğraflarını çektik. Sonra maiyetini selamlayıp sarayına çekilen bir kral edasıyla aktı kayaların arasına.

Daha yukarıda bir başka sürpriz bekliyordu bizi. A. Temizel çekiç, çivi getirmiş; ağaç dallarında eğreti bir merdiven yapmış.

Arkadaşımın Yüzündeki İfadeye Dikkatinizi Çekerim, Daha Sonraları Ustalaşacak

Bu satırları okumak sizde nasıl bir etki yapar bilmiyorum; biz orada aya ayak basma şansı yakalamış astronotlar gibiydik. Kanyon asıl şimdi başlıyordu çünkü. Ters bir V’nin ortasına doğru yürüyoruz. Kayalar öyle yaklaşıyorlar ki birbirine, çoğu kez gökyüzü kesik kesik uzayan bir çizgi gibi kalıyor. Tümüyle kayaların hâkim olduğu, hiç bitki bulunmayan bir alandan geçiyoruz, adlandıramadığım bir duygu dolduruyor içimi. Un ufak olmuş kayalara bakarken bir de soru takılıyor aklıma: Nereye kadar ulaşabileceğiz acaba?

Bir süre sonra bitki örtüsü yeniden yolumuzu kesti. Datça doğasında bitkiler, her türlü engelden daha caydırıcı. Belki zirveyi zorlardık ama doğa kendini yinelemeye başlamıştı, heyecanımız kalmadı. İnişe geçtik.

Benim İçin Kütükderesi Kanyonu’nin Simgesi

İkinci mola, Yelimlik Koyu’nda. Kanyon girişinden uzaklığı yüz metre var mı ki? O koyda tek başına yükselip duran kızılçam, vazgeçilmez konaklama yerimiz.

Koyun üst tarafı eski yaşamların izlerini taşıyor. Taş duvar terasları, konut olduğunu belli eden yıkıntılar define avcılarının gözünden kaçmamış, epey emek harcamışlar.

Düzlüğün alt tarafında tel örgüyle çevrilmiş küçük bir toprak parçası ile bir su tulumbası var. Biri doğanın bir parçasını sahiplenmiş ama aldırmıyoruz, inip sağını solunu kurcalıyoruz. Bilmiyormuş gibi tulumba suyunun tadına bakıyoruz. Beğenenler oluyor ama tuzluydu aslında. A.Soydan bir karpuz bulup koparıyor. Dünya avuçlarının içindeymiş gibi pozlar veriyor, Muzaffer Bey de fotoğraflarını çekiyor. Karpuz da karpuz olsa bari, iki yumruk büyüklüğünde, kendiliğinden yetişmiş, geçe kalmış bir şey. Kesip yiyoruz. Ne rengi var ne tadı. Ağaçların aklı olsa bizi görünce ürkerdi.

Biz dinlenme bahanesiyle şaklabanlıklar yaparken, Roger’la Muzaffer çevreyi keşfe çıktılar. Roger, bir süredir yürümeyi planladığımız Merdivenli Koy yolunu araştırıyor. Dönüşte A. Temizel’le İngilizce konuyu tartışıyorlar. Roger parkurlar konusunda çok tedbirli, içine sinmeyen güzergâhlarda asla yürümüyor. Merdivenli Koy bilgileri de içine sinmemiş olmalı ki o yürüyüşe katılmadı.

Bir Pazar serüveni daha sona erdi. Aracımıza ulaşana kadar daha bir saatten fazla yolumuz var. Bize asıl zor gelen işte o yol. Bunun nedeni de bedensel yorgunluğumuz değil.