HOMO DEUS

Yuval Noah Harari

s:25) Bazı araştırma laboratuarları, damarlarımızda dolaşarak hastalıkları teşhis edip patojenleri ve kanserli hücreleri yok edecek nanorobotlara ev sahipliği yapmaya çoktan başladı bile.

s:30) Bu durumda teröristler dünyanın her köşesinde manşetleri kapayıp siyasi düzeni nasıl değiştirebiliyorlar? Elbette düşmanlarını kışkırtıp aşırı tepki vermelerine neden olarak. Terör özünde bir gösteridir. Teröristler korkucu bir şiddet gösterisi düzenleyip hayal gücümüzü ele geçirerek ortaçağ misali bir keşmekeşe düştüğümüze inandırırlar bizi. Akabinde devletler bu terör tiyatrosuna bir güvenlik gösterisiyle tepki verme zorunluluğu duyar ve yabancı bir ülkeyi işgal etmek ya da tüm bir halka zulmetmek gibi muazzam güç gösterileri düzenler.

Kitabın Yazarı Yuval Noah Harrari

Terör büyük bir zücaciye dükkânını dağıtmaya niyetli bir sineğe benzer. Sinek güçsüzdür, tek başına bir fincanı bile hareket ettiremez. Bu yüzden kendine bir boğa bulur, kulağına girer ve vızıldamaya başlar. Boğa korku ve öfkeyle çıldırıp dükkânı altüst eder.

s:31)Tarih boşluk kabul etmez. Kıtlık, salgın ve savaşlar azalıyorsa, insanlığın bunların yerini alacak başka gündemleri olacaktır.

s:32) Başarı, hırsı ve açgözlülüğü beraberinde getirir; yeni başarılarımız bizi daha cüretkâr hedefler koymaya yönlendiriyor.

Çevirileri Yapan Poyzan Nur Taneli

s:3) Ölümün olmadığı bir dünyada Hıristiyanlık, İslamiyet ya da Hinduizm’i bir düşünün; cennet, cehennem ve reenkarnasyonun olmadığı bir dünyada…

s:39) Aslına bakılırsa, modern tıp doğal ömrümüzü bir yıl bile uzatmadı. Onun başarısı bizi erken ölümden kurtarıp kalan yıllarımızı doya doya yaşamamızı sağlamaktı.

s:50) Beklentiler hemen duruma uyum sağlar ve dünün mücadeleleri bugünün bezginliği haline gelir. Mutluluğa giden yol, rekabet ya da madalyalardan ziyade, heyecan ve sükûnet dengesinin korumaktan geçer, ancak birçoğumuz stresten sıkıntıya atlarken hoşnutsuz ve mutsuz olmaya devam ederiz.

s:53) Epikür yaklaşık 2300 yıl önce, ölçüsüz bir haz arayışının mutluluktun çok sefalete yol açacağı konusunda uyarmıştı.

Eğer ki mutluluğu geçici hazlar olarak tanımlar ve daha        fazlasını deneyimlemeyi arzularsam, bitip tükenmeyecek bir arayışa girmekten başka çarem olmayacaktır.

s:61) İnsanlar sağlık, mutluluk ve gücün peşinde bir bir özelliklerini değiştirecekler, ta ki artık insan olmadıkları güne dek.

s:66) Küçük adımlarla çocuk seçebileceğimiz genetik kataloglara doğru yol alacağız.

s:68) Saraylarda yaşayanları planları, barakadakilerle hiçbir zaman birbirini tutmadı ve bu durum 21. Yüzyılda da değişecek gibi görünmüyor.

s:85) Süre giden bin yıllar boyunca virüsler de dinozorlar da doğal seçilimin sarsılmayan kurallarına bağlı kalarak evrimleşti.

s:87) Yöredeki insan kabilesi her yıl yalnızca üç mamut bile avlasa, mamut sürüsündeki ölüm sayısı doğumları aşınca birkaç nesil içinde mamutlar yok oldular. Öbür yandan tavşanlar, tavşan gibi ürüyordu. İnsanlar her yıl yüzlerce tavşan avlasa da bu soylarını tüketmeye yetmiyordu.

s:97) Onunla çiftleşirsem yavrularım da sağlıklı ve mükemmel genlere sahip olabilir” bu karar tabii ki cinsel cazibenin ateşli arzularının tam ortasında kelimeler ve sayılarla söze dökülmez. Dişi tavuskuşları ve pek çok kadın bu hesapları kalem kâğıtla yapmaz, sadece hisseder.

s:128) Şu Freudcu tezi inceleyelim “Ordular saldırganlığı körüklemek için cinsel dürtüden yararlanır. Ordu cinsel dürtüleri tavan yapmış genç erkekleri toplar. Askerlerini cinsel ilişkiye girerek tüm o basıncı azaltma fırsatlarını sınırlayarak gerilimin içlerinde birikmesine neden olur. Daha sonra bu birikmiş basıncı yeniden yönlendirir ve bu basıncın askeri saldırganlık olarak dışavurumunu sağlar.” Buhar makineleri de tam olara bu yöntemle çalışır.

s:142) Öyle ki elitler çoğu zaman tüm emeklerini, hükmettikleri 180 milyonun işbirliği yapabilmesini engellemek için harcıyordu.

s:149) Araştırmalar Sapiens’in 150’den fazla bireyle (aşk ya da nefret olması fark etmez) yakın ilişki kuramayacağını ortaya koyar. Samimi ilişkiler insanların kitleler halinde işbirliği yapabilmesini sağlamaz.

s:150) Sapiens katı matematik mantığıyla değil duyarlı bir sosyal mantıkla hareket eder.  Duygularımız tarafından yönetiliriz.

s:151) Ültimaton Oyunu … bu eğlenceli deney, pek çok insanı primatların doğal bir ahlak anlayışına sahip olduğuna ve eşitliğin evrensel bir değer olduğuna ikna etti. İnsanlar doğaları gereği eşittir, eşit olmayan toplumlar hınç ve tatminsizlik yüzünden iyi işleyemez.

s:152) Yönetim, muhaliflerin derhal cezalandırılacağına dair tehditler savurabilir, sabırlı ve uyumlu davrananlara öteki dünyada sonsuz ödüller vaat edebilirdi. Antik Mısır ve 18. Yüzyılda Prusya’da bunlar yaşandı ve dünyanın her köşesindeki sayısız ülkede işler hâlâ böyle yürüyor.

s:153) Sıklıkla sarık, sakal ya da takım elbise gibi görsel işaretlerle, “Bana güvenebilirsin, ben de aynı hikayeye inanıyorum,,” mesajı verilir. Şempanze akrabalarımız böylesi hikâyeler yaratıp bunları yayamadıkları için kalabalık gruplarla işbirliği yapamazlar.

s:154) İnsanlar inanmayı bıraktığı anda buharlaşacak tek şey para değildir. Aynı şey yasalar, tanrılar, hatta koca koca imparatorluklar için de geçerlidir. Dünyayı şekillendirenler bir bakmışsınız bir anda yok olmuşlar. Akdeniz Havzası’nın bir zamanlar en kıymetli tanrıları olan Zeus ve Hera, bugün kimse onlara inanmadığı için artık tarihsel birer figürdür.

s:156) John, cennet ve ruhların insanlar tarafından uydurulmuş hikâyeler olduğunu duysaydı dehşete kapılırdı herhalde.

s:159)Otuz yıl önce nasıl oldu da insanlar komünist bir cennete inandıkları için nükleer bir katliamı göze alabildiler? Önümüzdeki yüzyılda demokrasi ve insan haklarına duyduğumuz inanç da gelecek nesillere aynı şekilde anlamsız görünebilir.

s:165) İnsanlar tarihi yazdıklarına inansa da, esasında tarih, kurgulardan oluşan bir ağın etrafında örülür.

s:167)Yazı ve para, yüz binlerce insandan vergi toplamayı, karmaşık bürokrasileri işletmeyi, uçsuz bucaksız krallıklar kurmayı mümkün kıldı. Sümer’de bu krallıklar tanrılar adına insan rahip- krallarla yönetilirken, komşu Nil Vadisinde insanlar biraz daha ileri giderek rahip-kralları tanrılarla birleştirdi ve yaşayan ilahları, firavunları yarattı.  

s:180) Bir zaman makinesi edinip modern biliminsanlarını antik Mısır’a yollayabilsek hiçbiri yerel rahiplerin köylülere anlatıp durduğu kurguları teşhir edip evrimden, görelikten ve kuantum fiziğinden bahsederek iktidarı ele geçiremezdi.

s:181)Dini düzen kutsal kitabın tüm soruların cevaplarını barındırdığını öne sürerken bir taraftan mahkemelere, hükümetlere ve işyerlerine, kutsal kitapların söylediklerine göre davranmaları için baskı yapar. Akıllı biri kutsal metinleri okuduktan sonra dünyaya bakıp anlatılanların sahiden de gerçeklerle uyumlu olduğunu görür: “Kulsal metinler tanrıya kurban vermek, onun adına bağışta bulunmak gerektiğini söyler, sahiden de herkes böyle yapar. Kulsal metinler erkeklerin kadınlardan üstün olduğunu, kadınların bırakın mahkemede hâkimlik yapmayı, şahit bile olamayacağını söyler; hakikaten de hiç kadın hâkim yoktur ve mahkemeler kadıların şahitliklerini kabul etmez. Kutsal metinler kim tanrının kelamını öğrenirse hayatta başarılı olacağını söyler; nitekim tüm iyi mevkiler kutsal kitabı ezbere bilenlerle doludur. “

s:182) Kutsal metinler gerçekliğin doğası hakkında insanları yanıltsa da, otoritelerini binlerce yıl korumayı başarabilirler.

s:186) Tarih tek bir anlatı değildir; aksine binlerce çeşitli anlatıdan meydana gelir. Neyi anlatmayı seçersek, bir diğerini susturmayı tercih etmiş oluruz.

Kurgu kötü değil, hayati bir olgudur. Para, devlet ya da şirket gibi ortaklaşa kabul ettiğimiz hikâyeler olmadan hiçbir karmaşık insan toplumu işleyemez. Uydurduğumuz kurallara inanmadan futbol oynayamayız. Piyasalardan ya da mahkemelerden, benzer uydurma hikâyelere inanmadan yararlanamayız. Ancak bu hikâyeler sadece araçlardır. Hedeflerimiz ya da değerlerimiz haline gelmemelidir. Hepsini kendimize hizmet etmek için yaratmışken, neden onlar uğruna kendi hayatlarımızı feda edelim?

s:187) 21. yüzyılda geçmişte görülmediği kadar güçlü kurgular ve totaliter dinler yaratacağız. Biyoteknoloji ve bilgisayar algoritmalarının yardımıyla bu dinler dakika dakika varlığımızı kontrol etmekle kalmayacak; bedenlerimizi, beyinlerimizi ve zihinlerimizi de şekillendirecek, cennetler ve cehennemlerden oluşan bütünlüklü sanal dünyalar yaratacaklar. Kurguyu gerçekten, dini de bilimden ayırmayı başarmak hiç olmadığı kadar zor ve hayati olacak. 

Geleneksel mitler hala önemini korusa da modern sosyal sistemlerin antik Mısır ya da ortaçağ Çin’inde bilinmeyen, evrim teorisi gibi nesnel bilimsel teorilere her geçen gün daha da itibar ettiğini söylersek yanılmış olur muyuz?

s:189) Bilimsel teorilerin yeni mitler olduğunu, bilime duyduğumuz inancın antik Mısırlıların yüce tanrı Sobek’e duyduğundan pek de farklı olmadığını öne sürebiliriz elbette. Diğer yandan bu karşılaştırmanın iler tutar yanı yok. Sobek sadece ona iman edenlerin ortak tahayyülünde var olabiliyordu.

s:190) Antibiyotiklere inansanız da inanmasanız da enfeksiyonlarınızı onlar iyileştirecektir.

s:194) Her dinin müritleri kendi inançlarının tek doğru olduğuna inanırlar. Herhalde yalnızca tek bir dinin müritleri haklı. 194

s:194) Dinlerin sosyal düzeni koruma ve büyük çapta işbirliği organize etme aracı olduğu önermesi, dini en önemli ruhani yol olarak görenler için can sıkıcı olabilir. Ancak dinle bilim arasındaki mesafe düşündüğümüzden çok daha az, dinle ruhanilik arasındaki mesafeyse bir o kadar fazladır. Din bir anlaşmayken ruhanilik bir yolculuktur.

s:196) Ruhanilik, dinler için ciddi bir tehdittir.

s:199) Sonuç olarak bir dine ya da ideolojiye sahip olmadan sadece bilimsel teorilerle temellenmiş bir düzen sürdürülemez.

Bilim doğruları araştırır, din değerlerden bahseder ve bu ikili asla yan yana gelemez.

s:201) “İnsan fetüsü ana rahmine düştüğünde sinir sistemi hemen oluşur mu? Acı hissedebilir mi?” gibi olgusal soruların karşısında biyologlar rahiplerden çok daha yetkindir.

s:211) İnsanlar güç karşılığında anlamı terk etmiştir.

s:225) Gelişme ve büyüme sonucunda ekosistem yok olursa bedelini sadece vampir yarasalar, tilkiler ve tavşanlar değil Sapiens de ödeyecek.

s:233) Bugünse kozmik bir tasarıya inanmaya devam edenler, küresel düzen karşısındaki en tehditkar unsurlardır. Allah’tan korkan Suriye, seküler Hollanda’dan çok daha şiddet dolu.

s:238) Cinayet, Tanrı bir zamanlar “Öldürmeyeceksin,” diye buyurduğu için değil; kurbana, ailesine, arkadaşlarına ve tanıdıklarına korkunç acılar çektirdiği için yanlıştır. Hırsızlık, kadim bir metin “Çalmayacaksın,” yazdığı için değil, sahip olduklarını kaybetmek insana kötü hissettirdiği için kötüdür. Bir davranış kimseyi üzmüyorsa hiçbir sorun yaratmayacaktır.

s:245) Cennet ve cehennem, bulutların üzerinde ya da volkanların derinlerinde yar alan mekânlar olmaktan uzaklaşıp içimizdeki zihinsel durumlar olarak yorumlandı. Öfkeyle oturup kalkan, kalbinde nefreti hisseden cehennemi; düşmanlarını affeden, kabahatleri yüzünden tövbe eden, zenginliğini yoksulla paylaşansa cennetin sonsuz mutluluğunu yaşamaya başladı.

s:246) Her iki durumda da tek otorite hislerimdir. Tanrı’ya inandığımı söylediğimde bile aslında kendi iç sesime çok daha derinden güveniyor ve inanıyorumdur.

s:250) Öznel bir olgu olan deneyim üç temel bileşenden oluşur: duyular, duygular ve düşünceler. Herhangi bir andaki deneyimim, duyumsadığım her şeyi (ısı, keyif, gerginlik, vb.) her duygumu (sevgi, korku, öfke, vb.( ve aklımdan geçen her düşünceyi kapsar.

s:251) Hassasiyetiniz olmayan bir konuyu deneyimleyemezsiniz, tıpkı uzun bir deneyimleme sürecinden geçmeden hassasiyet geliştiremeyeceğiniz gibi.

Wilhelm von Humbolt, varlığımızın amacını “olabildiğince çok deneyimin süzülerek bilgeliğe dönüşmesi,”olarak açıklar.

s:255) Ressam Jean –Jacques Walter tablosunda, İsveç Kralı Gustav Adolph, savaşı yönetirken sanki satranç tahtasında piyonlarla oynuyormuş gibi bir his uyandırır. Piyonlar geride küçük noktalar gibi görünen sıradan çimlerdir. Onlar hücum ederken, kaçarken ya da öldürülürken Walter ne hissettikleriyle hiç ilgilenmemektedir. Yüzü olmayan bir topluluktan ibarettir bu askerler.

s:257) Eğer asker Protestan ise ölümü isyanının ve sapkınlığın bir bedelidir yalnızca. Asker Katolikse ölümü hayırlı bir amaç uğruna gerçekleştirilmiş soylu bir fedakârlıktır.

s:259) Savaş cehennem olsa da cennete bir biletti.

s:263) Liberalizm ve milliyetçiliğin evliliği, açmazları çözemeyeceği gibi yenilerini de yaratır.

s:264) Hâlihazırda sahip olduğum siyasi görüşler, tercihlerim, sevmediğim şeyler, hobilerim ve hırslarım kendi özümü yansıtmaz; hepsi sosyal çevremin ve yetiştirilme tarzımın bir dışavurumudur. Hepsi komşularım ve okulumla şekillenirken, aslında mensubu olduğum sınıfın değerlerini yansıtır. Zenginler ve yoksullar doğuştan itibaren aynı beyin yıkama süreçlerinden geçer. Zengine yoksulu görmezden gelmesi,  yoksula kendi menfaatini bir kenara koyması öğretilir. Kişinin kendisiyle yaptığı hiçbir müzakere ya da psikoterapi durumu değiştirmez, sonuçta terapistler de kapitalist sistemin bir parçasıdır.

s:266) Ancak insan hakları ya da insan eşitliği adına en güçlü insanları hadım ederek süperinsanların gelişmesinin önüne geçebilir, hatta Homo Sapiens’in bile bozulmasına ve soyunun tükenmesine neden olabiliriz.

s:267) Savaş doğal seçilimin eksiksiz işlediği durumdur. Zayıfı yok eder, vahşiyi ve hırslıyı ödüllendirir. Yaşamın tek gerçeğini ortaya çıkaran savaş hükmetmeye, ihtişama ve zapt etmeye duyulan isteği kamçılar. Nietzsche savaşı “hayat okulu” olarak özetlerken haklıydı, “beni öldürmeyen şey, güçlendirir.”

s:369) Hitler’in de tıpkı savaş karşıtı liberal sanatçılar gibi sıradan askerlerin deneyimlerini kutsadığının altını çizmek gerek. Aslına bakarsanız Hitler’in siyasi kariyeri 20.yüzyıl siyasi tarihinde sıradan insanların kişisel deneyimlerine değinen muazzam bir otoritenin en iyi örneği sayılabilir. Hitler rütbeli bir asker değildi, dört yıllık savaş boyunca bir onbaşıdan daha yetkili olmamıştı. Resmi bir eğitimi, mesleki bir becerisi ve hiçbir siyasi geçmişi yoktu. Ne başarılı bir işadamı ne de başarılı bir sendikacıydı, yüksek mevkilerde arkadaşları olmadığı gibi parası da yoktu. Hatta Alman vatandaşlığı bile yoktu, beş kuruşsuz bir göçmendi.

Bethoven’in senfonisiylse Chuck Berry’nin ya da Kongo pigmelerinin müziklerinden çok daha etkilidir.

s:273-274) Evrimsel hümanistlere göre tüm insan deneyimlerinin eşit değerde olduğunu iddia edenler ya korkak ya da aptaldır. İnsanlığın gelişimine, kültürel görelilik ya da sosyal adalet adı altında ket vurmak gibi korkakça ve bayağı girişimler insan türünün yozlaşmasına, hatta soyunun kurumasına bile yol açabilir. Liberaller ve sosyalistler Taş Devri’nde yaşasaydı, Lascaux ya da Altamira’daki duvar resimlerinin kıymetini bilmeyecek ve bunların Neandertal karalamalarından hiçbir üstünlüğü olmadığını iddia edeceklerdi.

s:281)Din ve teknoloji tarihin her döneminde, birbirlerine tango yapan bir çift zarafetiyle yaklaşmıştır. Birbirlerini iterler, birbirlerine tutunurlar ama hiçbir zaman birbirlerinden çok uzak kalamazlar.

s:289)….esasen ilhamını Faucault’dan alan bir görüş sanki İncil’den çıkmış gibi davranıyorlar. İncil artık gerçek bir ilham kaynağı olmamasına rağmen, onu halen bir otorite olarak koruyorlar.

Çağ atlatan bu ilerlemeleri anlamak istiyorsanız antik metinleri ezberleyip tartışmak yerine bilimsel makaleler okumaya zaman ayırmalı ve laboratuar deneyleri yapmak zorundasınız.

s:290) Bizi sınırlayacak ve anlamlandıracak hiçbir tanrıya ihtiyacımız yok artık, müşterilerin özgür tercihleri ve seçmenlerin desteği ihtiyacımız olan anlamı bize sağlıyor. Peki, müşterilerin ve seçmenlerin hiçbir zaman özgür tercihler yapmadığını anladığımızda ve teknoloji onların duygularını hesaplamayı, tasarlamayı ve aşmayı başardığında neler olacak? Eğer tüm evren insan deneyimine bağlıysa insan deneyimi süpermarketteki herhangi bir üründen farksız, tasarlanabilir bir ürün hâline geldiğinde ne yapacağız?

s:294)Özgür irade ve güncel bilim arasındaki çatışma, birçoklarının mikroskoba ve MRI tarayıcılarına bakarken görmezden gelmeyi tercih ettiği ve laboratuarlarda konuşulmayan ama varlığı aşikar bir gerçektir.

Geçtiğimiz yüzyılda biliminsanları Sapiens’in kara kutusunun kapağını araladı ve orada ne ruh, ne özgür irade, ne de “benlik” bulamadı, aynı fiziksel ve kimyasal yasalara tabi genler, hormonlar ve s:nöronlar gerçekliğin geri kalanına hükmediyordu.

s:295) Özgürlük, sadece insanların uydurduğu hayali hikâyelerde vardır.

s:297) İsteklerimi tercih etmem, onları sadece hisseder ve bu hislere göre davranırım.

s:301) O seslerden bazıları toplumun önyargılarının tekrarıyken, bazılarıysa kendi hikâyemizin yankıları ya da genetik mirasımızın kalıntılarıdır.

s:317) Ortaçağda haçlılar hayatlarına anlam veren Tanrı’ya ve cennete inanıyordu, modern liberallerse özgür tercihlerin hayatlarını anlamlandıracağını düşünüyor. Her iki taraf da hayal dünyasında yaşıyor.

Richard Dawkins, Steven Pinker ve yeni bilimsel görüşün yeni kahramanları bile liberalizmden vazgeçmiyor. Yüzlerce sayfayı benliği ve özgür iradeyi yapıbozumuna uğratmak uğruna harcadıktan sonra, sanki evrimsel biyoloji ve beyin araştırmaları alanlarındaki tüm akıl almaz gelişmelerin Locke, Rousseau ve Jefferson’ın etik ve siyasi düşüncelerinde hiçbir etkisi yokmuşçasına entelektüel taklalar atıp yeniden mucizevî bir şekilde 18. Yüzyıla ayak basıyorlar.

s:318) Üçüncü binyılın başında liberalizm yalnızca “özgür birey yoktur”un işaret ettiği felsefi düşünceyle değil, somut teknolojilerle de tehdit ediliyor. Bireylerin özgür iradelerine geçit vermeyecek çok yönlü araçların ve yapıların geliştiği bir akınla karşılaşmak üzereyiz. Peki demokrasi, serbest piyasalar ve insan hakları üzerimize yağacak bu gelişmelerin karşısında durabilecek mi?

s:319-320)Teknolojik gelişmeler insanları ekonomik ve askeri alanlarda işe yaramaz hale getirdiğinde, liberalizm felsefi açıdan boşa çıkmasa da demokrasinin, serbest piyasanın ve diğer liberal kurumların böylesi bir sarsıntıdan nasıl sağ çıkacağını kestirmek zor olacaktır.

Evrensel hakların, evrensel zorunlu askerlikle aynı tarihsel bağlamda ilan edilmesi sizce de bir tesadüf müdür?

s:321) “Kadınların çalıştıkları alanlarda canla başla verdikleri mücadelenin yanı sıra muhaberede erkeklerin görev aldığı her yerde, her alandaki hizmetleri olmasaydı ne ABD ne de savaşa dâhil olan herhangi bir millet bu savaşta çarpışabilirdi. Eğer onlara oy hakkı konusunda verilebilecek tüm ayrıcalıkları tanımazsak güvenilmez olmakla kalmaz bir daha güvenlerini asla hak edemeyiz.”

İnsansız hava araçlarını kuşanmış ileri teknolojiler ve siber virüsler 20. Yüzyılın dev ordularının yerine geçerken generaller her geçen gün daha fazla kritik kararı algoritmalara devrediyor.

s:323) Her örnekte geçerli olmasa da çoğunlukla zorbaları ve cuntaları liberalleşmeye götüren nedenler etikten ziyade ekonomikti.

s:336) Algoritmalar insanları çalışma hayatının dışına iterken, varlık ve güç, algoritmaları avucunda tutan bir grup elitin elinde toplanarak görülmemiş bir sosyal ve siyasi eşitsizlik doğurabilir. .

… milyonlarca şoförün yerine geçen tek bir algoritma geçtiğinde, tüm bu varlık ve güç algoritmaya sahip olan şirketin ve şirket sahibi milyarderlerin elinde toplanacaktır.

s:336) Peki, insanlar ne yapacak? Sanat sıklıkla nihai kutsal sığınağımızdır. Bilgisayarların doktorları, şoförleri, öğretmenleri, hatta mülk sahiplerinin yerinden ettiği bir dünyada herkes sanatçıya dönüşecektir. Ne var ki sanatsal üretimin algoritmalardan uzak ve güvende olacağına dair gösterilebilecek geçerli bir neden yok.

s:341) Frey ve Osborne tarafından geliştirilen algoritma, ABD’deki mesleklerin yüzde 47’sinin yüksek riskli olduğunu hesapladı.

Nick Bostrom’un da aralarında olduğu bazı uzman ve düşünürler, yapay zekâ insan zekâsını geçtiğinde insan türünü zaten yok edeceğinden insanevladının bahsi geçen düşüşü yaşayamayacağı konusunda uyarıda bulunuyor. Yapay zekâ ya insan türünün kendisine düşman kesilerek fişini çekeceği korkusuyla ya da bambaşka akıl ermez bir amaç uğruna bunu yapabilecektir.

s:342) İnsanı meydana getiren algoritmalar özgür değildir. Genler ve çevresel baskılarla şekillenir, deterministik ya da rastlantısal kararlar verirler ancak özgür değildirler.

s:360) Bazı insanlar vazgeçilmez olmaya ve sırları çözülemez kalmaya devam edecek ve bu insanlar sürümleri yükseltilmiş dar bir süperinsan eliti oluşturacak. Bu süperinsanlar duyulmamış yeteneklerin ve görülmemiş bir yaratıcılığın keyfini sürerken, bu sayede dünyadaki en önemli kararların çoğunu almaya devam edecekler. Onlar sistemin hayati gerekliliklerini yerine getirirken, sistem onları anlamayacak ve yönetemeyecek. Çoğu insanın sürümü yükseltilemediğinden çoğunluk bilgisayar s:algoritmaları ve süperinsanlar tarafından yönetilecek ve giderek daha alt bir sınıfa mensup olacaklar.

s:363) Kitle çağının sonuyla beraber kitleler için tıbbında miadı dolmak üzere. Askerlerin ve işçilerin yerini algoritmalar almaya başladıkça, en azından bazı elitler, işe yaramayan insanlardan oluşan kitlelerin durumunu iyileştirmenin, onlara standart sağlık koşulları sağlamanın bir anlamı olmadığında karar kılabilir, bunun yerine bir grup süperinsanı normun üzerine çıkarmaya odaklanmanın daha akıl kârı olduğunu savunabilirler.

s:364) Eğer bilimsel keşifler ve teknolojik gelişmeler insanlığı işe yaramayan kitleler ve bir grup gelişmiş süperinsan eliti olarak ikiye ayırır, ya da otorite insanların elinden zeki algoritmalara geçerse liberalizm çökecektir. Oluşan boşlukta hangi yeni dinler ya da ideolojiler doğacaktır? Tanrı misali kutsal nesillerimizin evrimine rehberlik edecek yeni söylem ne olabilir?

s:365) Radikal İslam ve fanatik Hıristiyanlık üzerinde dönen tüm tartışmalara rağmen, dini açıdan dünyadaki en ilgi çekici yer IŞİD’in kontrol ettiği bölgeler ya da ABD’nin İncil Kuşağı olarak adlandırılan muhafazakâr güneyi değil, Silikon Vadisi’dir.

s:374) Yalnızca WEIRD insanların normatif ve norm-altı zihinsel spektrumlarına aşina olduğumuz için hangi istikamette ilerlediğimizin farkında bile değiliz.

s:378) Milyonlarca yıldır şempanzelerdik. Gelecekteyse haddinden büyük, battal boy karıncalara dönüşebiliriz.

s:381) Tarihin bekleme odasında 2016 itibariyle bu pozisyonu hedefleyerek mülakatı bekleyen tek bir aday var. Bu aday bilginin ta kendisi. Yükselen en ilginç din, ne tanrılara ne de insana hizmet ediyor, sadece veriye tapıyor: Dataizm dini.

s:384) Dataizm kendi gelişim süreci içinde geleneksel öğrenme piramidini tersyüz ediyor. Veri yakın zamana kadar zihinsel faaliyetin uzun zincirindeki ilk halka olarak kabul görüyordu. İnsanlar veriyi damıtarak bilgiye, bilgiyi kavrayışa, kavrayışı bilgeliğe çevirmekle yükümlüydü. Ancak insanların devasa veri akışıyla artık baş edemediğine inanan Dadaistler bu izleğin takip edilemediğini, datanın bilgiye dönüşmediğini, kavrayışın ve bilgeliğinse ortada kaldığını düşündüler.

s:391) Yapay zekâ ve biyoteknoloji, hâlâ siyaset radarımızda minik bir sinyalden ibaret olsa da, yakında toplumlarımızı, ekonomilerimizi ve tabii bedenlerimizi ve zihinlerimizi de elden geçirecek. Günümüzdeki demokratik yapıların yeterince hızlı veri toplama ve işleme kabiliyetine sahip olmaması bir yana, çoğu seçmen biyoloji ve sibernetik alanlarında fikir üretebilecek bilgiye sahip değil. Bu yüzden geleneksel demokratik siyaset, olaylar üzerindeki kontrolünü kaybediyor ve geleceğe dair anlamlı planlar yapamıyor.

s:393) Hükümetler idari mekanizmalardan ibaret artık, ülkeyi idare etseler de gidişata yön veremiyorlar. Öğretmenlerin maaşının ödenmesini, kanalizasyon sistemlerinin düzgün çalışmasını sağlıyor ama ülkelerinin yirmi yıl içinde nerede olacağını kestiremiyorlar.

Geleceğimizi piyasa güçlerine emanet etmek tehlikelidir çünkü bu güçler insanlığın ortak çıkarları yerine piyasanın çıkarlarını savunacaktır. Piyasanın eli, görünmez olduğu kadar kördür, eğer denetimden muaf olursa küresel ısınma tehdidi ya da yapay zekânın tehlike potansiyeli karşısında başarısız olur.

s:397) Eğer insan türü sahiden tek bir bilişim sisteminden ibaretse, bunun son çıktısı ne olabilir? Dataistler bunun, Nesnelerin İnterneti adı verilen, yeni ve çok daha etkin bir bilişim sistemi olduğunu öne sürüyor. Homo sapines’in sonu bu sistem tamamlandıktan sonra gelecek.

s:398) Bu kozmik bilişim sistemi, adeta Tanrı gibi her yerde olacak ve her şeyi kontrol edecek, insanlarınsa sisteme dâhil olup onunla kaynaşmaktan başka şansı kalmayacaktır.

Dataistler, ölümlü insanevladına hâlâ tapanlara, miadı dolmuş bir teknolojiye ısrarla tutunmaya çalıştıklarını anlatıyor. Onlara göre Homo Sapiens köhne bir algoritmadan ibaret.

s:399) Ölüm, veri akışının kesilmesinin ötesinde nedir ki? Nitekim Dataizm bilgi edinme özgürlüğünü her şeyden üstün tutar.

s:413) Gelgelelim insanlar işlevsel konumlarını kaybettiğinde, biz de yaratılışın zirvesinde olmadığımızı fark edeceğiz. Kutsadığımız değerler bizi unutulmaya yüz tutmuş mamutların ve Çin nehir yunuslarının kaderine mahkûm edecek. Geriye dönüp bakıldığında insanlık kozmik veri akışının içinde minik bir dalgalanmadan ibaret kalacakBu ihtimallerin bazıları hoşunuza gitmiyorsa, gerçekleşmesini önleyecek yeni fikirler üretmekte ve bunlara uygun davranmakta tamamen özgürsünüz.