HOMO SAPİENS

s:27) Bilim insanları 70 bin yıl önce Doğu Afrika kökenli Sapienslerin Arap yarımadasına doğru yayıldıklarına ve oradan da tüm Avrasya’ya dağıldıklarına inanıyorlar.

Homo sapiens Arabistan’a vardığında Avrasya’nın çoğu diğer insanlar tarafından mesken tutulmuştu, o insanlara ne oldu? (300 bin yıl önce Homo erectus, Neandertaller ve Homo sapien’in ataları ateşi kullanıyordu

s:37) Bir maymunu, ölümden sonra gideceği maymun cennetindeki sınırsız muzla kandırarak elindeki muzu vermeye asla ikna edemezsiniz.

s:39) Sosyolojik araştırmalar dedikodu sayesinde bir arada durabilen “doğal” bir grubun sınırının 150 kişi olduğunu göstermiştir. Grup bundan daha büyük olduğunda çoğu kişi diğerlerini ne yeterince yakından tanıyabilir, ne de etkili bir şekilde dedikodu yapabilir.

Çeviri; Peyzan Nur Taneli

s:45) Yalandan farklı olarak, hayali gerçeklik, herkesin inandığı bir şeydir ve bu ortak inanç sürdüğü sürece hayali gerçeklik dünyada belli bir güce sahiptir. 

Zaman geçtikçe hayali gerçeklik daha da güçlendi; öyle ki bugün nehirlerin, aslanları ve ağaçların yaşamı hayali varlıklar olan tanrılar, milletler ve şirketlerin insafına kalmış durumdadır. 

1789’da, Fransız nüfusu, neredeyse bir gecede kralların tanrısal gücü mitine inanmayı bırakıp halkın egemenliği mitine inanmaya başladı.

s:77) Tarihteki her olay bir iklim değişikliğiyle aynı anda gerçekleşmiştir.

s:99) Tarihin en kesin yasalarından biri de şudur: lüksler zamanla ihtiyaç haline gelir ve yeni zorunluluklar ortaya çıkar.

s:102) Göbekli tepe sütunlarının yapmanın tek yolu, farklı gruplara ve kabilelere mensup binlerce avcı toplayıcının uzunca bir süre işbirliği yapmasıdır. Sadece gelişmiş bir dini veya ideolojik sistem bu tür bir çabayı sürdürmeyi sağlayabilir.

s:119) İnsanların biyolojik olarak eşit olmadığını biliyoruz! Fakat eğer özünde hepimizin eşit olduğuna inanırsak istikrarı ve müreffeh bir toplum yaratabiliriz.

s:126) Hayali düzen dışında bir yol mümkün değil. Etrafımızdaki hapishane duvarlarını yıkıp özgülüğe koştuğumuzda aslında daha büyük bir hapishanenin geniş bahçesine doğru koşuyoruz.

s:143) Belli bir beceriyle doğan biri eğer desteklenmez, geliştirilmez ve çalıştırılmazsa becerisi zamanla körelir.

s:145) Herhangi bir insan grubunu ( kadınlar, Yahudiler, Çingeneler, eşcinseller, siyahîler)  yalıtılmış kılmanın en iyi yolu herkesi bu kişilerin bir “kirlilik” kaynağı olduğuna inandırmaktır.

s:150) Para parayı, fakirlik de fakirliği çeker. Eğitim daha fazla eğitimi, cehalet daha fazla cehaleti doğurur. Bir dönem tarihin kurbanı olanların, tekrar kurban olması yüksek ihtimaldir.

Yuval Noah Harrari

s:153) Kültür genellikle sadece doğal olmayan şeyleri yasakladığını ileri sürer, ama biyolojik bir perspektiften bakınca her şey doğaldır. Mümkün olan şey, tanım gereği doğaldır.

s:155) Erkeklerin ve kadınların rollerini, haklarını ve görevlerini biyolojiden ziyade mitler belirlediğinden, “erkeklik” ve “kadınlık” kavramları bir toplumdan öbürüne çok ciddi ölçülerde değişiklik gösterir. 155

s:159) Kadınların sağlığı ve eğitimi için daha az kaynak ayrılır, kadınların daha az ekonomik fırsatı, daha az politik gücü ve daha az hareket özgürlüğü olurdu. Toplumsal cinsiyet, bazılarının sadece bronz madalya için mücadele edebileceği bir yarıştı.

s:160) Her ne kadar “adam” ve “kadın” tanımları kültürlere göre farklılık gösterse de, tüm kültürlerin tamamının erkekliği kadınlıktan üstün tutmasının, evrensel biyolojik bir sebebi olması yüksek ihtimaldir. Bu sebebin ne olduğunu bilmiyoruz. Pek çok teori söz konusu, ancak hiçbiri inandırıcı değil.

Kadınlar tarih boyunca fiziksel güç gerektirmeyen (rahiplik, hukuk ve siyaset gibi) işlerin tamamından dışlandıkları gibi, ağır fiziksel güç gerektiren pek çok işe zorlanmışlardır. Eğer toplumsal güç, fiziksel güce veya dayanıklılığa göre dayatılsaydı, kadınların çok daha fazla toplumsal güce sahip olması gerekirdi.

s:161) Kadınlar erkeklerle hınç, açgözlülük ve istismar konularında yarışabilirler, ancak bıçak kemiğe dayandığında erkekler düz fiziksel şiddete kadınlardan çok daha fazla başvururlar; bu da tarih boyunca savaşın bir erkek ayrıcalığı olmasının sebebini açıklar.

s:163) Erkekler, doğurgan kadınları hamile bırakabilmek için birbirleriyle yarıştıklarından, üreme şansına sahip olabilmeleri her şeyden önce rakiplerini alt edebilmelerine bağlıydı. Zaman geçtikçe gelecek nesillere en hırslı, saldırgan ve rekabetçi erkeklerin genleri aktarılmış oldu.

Hem kendisinin hem de çocuklarının hayatta kalmasını garanti etmek için kadının erkeğin sunduğu koşulları kabul etmekten başka çaresi yoktu. Zamanla, sonraki nesillere aktarılan kadın genleri, uysal bakıcı kadınların genleri oldu.

Bu farklı hayatta kalma stratejilerinin sonucunda, erkekler hırslı ve rekabetçi, dolayısıyla ticaret ve siyasette başarılı olmaya, kadınlarsa yoldan çekilip hayatlarını çocuk büyütmeye adamaya programlandılar.

s:169) Yapay içgüdüler ağına “kültür” denir.

s:177) MÖ 3000’de ilk firavun Menes, Mısır’ı birleştirdiğinde Mısırlılar için şu çok açıktı: Mısır’ın bir sınırı vardı ve ötesinde “ barbarlar” geziniyordu.

Peyzan Nur Taneli

s:178) İsa’nın ve Allah’ın takipçileri birbirlerini binlerce öldürdüler, tarlaları ve meyve bahçelerini yıktılar, gelişmiş şehirleri duman tüten enkazlara çevirdiler ve bütün bunları İsa veya Allah adına daha büyük bir zafer için yaptılar.

s:179) Hıristiyanlar zamanla üstünlüğü ele geçirdiklerinde, zaferlerini sadece camileri yıkıp kiliseler inşa ederek değil, aynı zamanda üzerinde haç işareti olan yeni altın ve gümüş paralara basarak ve Tanrı’ya kâfirlerle savaşta kendilerine yardım ettiği için teşekkür ederek kutladılar.

s:191) Hırslı şövalyeler bağlılıklarını en çok para verene sunarken, takipçilerinin sadakatini de gene parayla sağlamaya çalışmışlardır. Ata yurtları, küresel ekonomiye dâhil olabilmek için dünyanın öbür ucundan gelen yabancılara satılmıştır.

Para, toplulukların, dinlerin ve devletlerin duvarlarını yıktıkça, dünyanın kocaman ve ruhsuz bir pazara dönüşme tehlikesi artmaktadır.

s:197) Bir imparatorluğu kurmak ve sürdürmek genellikle büyük nüfusların katledilmesini ve geriye kalanların da zalimce bastırılmasını gerektirir. 197

Romalıların barış girişimlerine karşı şef Calgacus, Romalıları “dünyanın kabadayıları” diye adlandırarak ve “yağmalamak, kesip biçmek ve çalmak için kurdukları şeye imparatorluk diyerek yalan söylüyorlar, sonra ortalığı çöle çevirip bunun adına da barış diyorlar,” diyerek cevap vermiştir.1

s:198) Bu gün çoğumuz, atalarımıza kılıç zoruyla kabul ettirilen imparatorluk dillerinde düşünüyor, konuşuyor ve rüya görüyoruz.

s:199) Cyrus, sadece tüm dünyayı yönettiğini iddia etmiyor, aynı zamanda bunu tüm insanların iyiliği için yaptığını söylüyordu.

Evrim diğer sosyal memeliler gibi Homo sapiens’i de yabancı düşmanı (ksenofobik) yaratıklar haline getirmişti. Sapiens içgüdüsel olarak insanlığı biz ve onlar olarak ikiye bölmüştü.

s:202) Bugün çoğu Amerikalı, Üçüncü Dünya ülkelerine cruise füzeleri ve F-16’larla bile olsa demokrasi ve insan hakları kazanımlarının götürülmesi gerektiğini düşünüyor.

s:215) Büyük tanrıların ortaya çıkışının, kuzular veya iblislerden çok Homo Sapiens’in statüsü üzerinde etkisi olmuştur. Animistler insanın, dünyada yaşayan pek çok yaratıktan biri olduğunu düşünürlerdi, çoktanrılıcılar ise giderek dünyayı insanlarla tanrılar arasındaki ilişkilerin bir yansıması olarak görmeye başladı.

s:216) Çoktanrıcılığın, tektanrıcılıktan farlı olan temel içgörürsü dünyayı yöneten üstün gücün çıkarları ve önyargıları olmaması, dolayısıyla da insanların dünyevi istekleri, kaygıları ve endişelerinden muaf olmasıdır. Bu tür bir gücü savaşta galibiyet, sağlık veya yağmur için talep etmeye gerek yoktur; her şeyi kapsayan niteliğinden dolayı savaşı hangi krallığın kazanmasının, herhangi bir şehrin büyüyüp gelişmesi veya yok olmasının, birinin iyileşmesi veya ölmesinin arasında bir fark yoktur. Yunanlılar Kader için bir şey kurban etmezlerdi, Hintliler de Atman için tapınak inşa etmediler.

Çoktanrıcılık içkin olarak açık fikirlidir ve “kafirler”le “gavur”lara nadiren saldırırlar.

s:217) Daha sonraki 1500 yılda Hıristiyalar bu sevgi ve şefkat dininin farlı yorumları yüzünden milyonlarca başka Hıristiyanı öldürmüştü.

s:217-218) İlahiyat tartışmaları 16. Ve 17 yüzyıllarda o kadar şiddetlendi ki, Katolikler ve Protestanlar birbirlerini kitleler halinde yok ettiler. 23 Ağustos 1572’de Fransız Katolikleri, fransı Protestanlarına saldırdı. St. Bartholomew Günü Katliamı olarak bilinen bu saldırıda yirmi dört saatten az bir sürede yaklaşık 10 bin Protestan katledildi. Papa, Fransa’da olanları öğrendiğinde o kadar mutlu olmuştu ki, bu durumu kutlamak için özel ayinler düzenledi. Hatta Giorgio Vasari’yi Vatikan ‘ın odalarında birini katliamı betimleyen fresklerle donatması için görevlendirildi. (Bu oda şimdilerde ziyaretçilere kapalıdır.

s:223) İnsanların çelişkili şeylere aynı anda inanabilme kapasitesi muazzamdır. Bu yüzden milyonlarca Hıristiyan, Müslüman ve Yahudi’nin aynı anda hem bir mutlak güç sahibi Tanrı’ya hem de ondan bağımsız bir Şeytan’a inanmasına şaşırmamalıdır. Sayısız Hıristiyan, Müslüman ve Yahudi, iyi Tanrı’nın Şeytan’la mücadelesinde bizim yardımımıza ihtiyaç duyduğunu düşünecek kadar ileri gittiler. Bu yaklaşım diğer başka şeylerin yanında Haçlı seferlerinin ve cihatların da ilham kaynağıdır.

Cennete (iyi tanrının diyarı) ve cehenneme (kötü tanrının diyarı) inanma mantığı da köken olarak düalistti. Eski Ahit’te bu inancın izi yoktur, ayrıca insanların bedeni öldükten sonra ruhunun yaşamaya devam edeceği de iddia edilmez.

s:224) Aslında tektanrıcılık, çoktanrıcılık ile düalizm ve animizm miraslarının kaleydoskopudur ve hepsini tek bir ilahi şemsiye altında toplar. Sıradan bir Hıristiyan veya Müslüman tek Tanrı’ya inanırken, aynı zamanda düalist bir kavram olan Şeytan’a, çoktanrılı azizlere ve animist hayaletlere de inanmaya devam eder. İlahiyatçıların bu eşzamanlı olarak inanılan farklı, hatta birbiriyle çelişen inançlarla çeşitli kaynaklardan alınarak benimsenmiş ibadet ve ritüeller için kullandığı bir tanım vardır: Bağdaştırmacılık. Aslında bağdaştırmacılık tek başına dünyanın en büyük dini sayılabilir.

s:225-226) Gautama, insanların çileleri ve ızdıraplarının özünü, sebeplerini ve tedavilerini anlamak için altı yıl boyunca oturup düşündü. Sonuçta mutsuzluk ve acı bir talihsizlik, sosyal adaletsizlik veya ilahi bir heves yüzünden yaşanmıyordu. Acı, bir insanın kendi davranış örüntüleriyle ortaya çıkıyordu.

s:227) Tek tanrılı dinlerin ilk prensibi şudur: “Tanrı vardır. Benden ne istiyor?” Budizm’in ilk  prensibi ise, “Acı vardır. Acıdan nasıl kaçabilirim.”

Eğer bir insan tüm arzularından arınabilmişse hiçbir tanrı ona ızdırap çektiremez. Bunun aksine, eğer arzudan arınamazsa dünyadaki tüm tanrılar bile onu acı çekmekten kurtaramaz.

s:236) İnsan organizmasının işleyişini inceleyen bilim insanları, ruh diye bir şey bulamamış ve giderek, insan davranışlarının hormonlar, genler ve sinapslar tarafından yönlendirildiğini, iradenin o kadar da etkili olmadığını iddia etmişlerdir. Davranışı belirleyen bu güçler şempanzeler, kurtlar ve karıncalarda da aynıdır. Hukuki ve siyasi sistemlerimiz bu tür uygunsuz keşifleri genelde görmezden gelir. Samimi olarak merak ediyorum, biyoloji bilimiyle hukuk ve siyaseti ayıran duvarları daha ne kadar koruyabileceğiz?

s:242) … kültürler tesadüfen ortaya çıkan ve ortaya çıktıktan sonra etkilenen herkesten faydalanan zihinsel parazitlerdir. 242

s:243) Adına ne derseniz deyin (oyun teorisi, postmodernizm veya memetik) tarihin dinamikleri insanların iyiliğini ve mutluluğunu artırmaya dönük değildir. Tarihteki en başarılı kültürlerin Homo Sapiens için en iyisi olduğunu düşünmemiz için hiçbir kanıt ya da veri yoktur. Tıpkı evrim gibi, tarih de bireysel organizmaların mutluluğunu yok sayar, dikkate almaz. bireyler de genellikle tarihin akışını kendi lehlerine değiştirebilmek için çok bilgisiz ve güçsüzdür. 243

s:248) İnsan nüfusu 14 kat artmasına karşın üretim 240, enerji tüketimiyse 115 kat artmış durumdadır. 248

s:251) 13. yüzyılda bir İngiliz köylüsü insanlığın nasıl oluştuğunu öğrenmek istediğinde, Hıristiyan geleneğinin kesin cevaba sahip olduğu varsayardı. Tek yapması gereken köydeki rahibe sormaktı.

s:322) 19. yüzyılda Fransız ve İngiliz yatırımcılar, mısır yöneticilerine çok büyük miktarlarda krediler verdiler, bu krediler önce Süveyş Kanalı projesini finanse etmek için sonra da bundan çok daha başarısız girişim için kullanıldı. Borcu aşırı şişen Mısır’a kredi veren Avrupalılar giderek mısır’ın içişlerine daha fazla karıştılar. Mısırlı milliyetçiler 1881’de durumdan bıkarak isyan ettiler ve tek taraflı olarak tüm dış borçlarını sildiklerini ilan ettiler. Kraliçe Victoria bu durumdan hoşnut olmadı ve bir yıl sonra ordusunu mısır’a gönderdi. Mısır İkinci Dünya Savaşı’na kadar İngiltere’nin sömürgesi olarak kaldı.

s:352)  1750’de ailesini ve topluluğunu kaybetmiş birinin ölüden farkı yok sayılırdı. Ne iş ve eğitim konusunda ne de sıkıntılı zamanlarında destek görürdü. Polis, sosyal güvenlik veya zorunlu eğitim yoktu. Bu durumdaki biri hayatta kalabilmek için başka bir aile veya topluluğa katılmaya mecburdu. Evden kaçan çocuklar en fazla başka bir aileye hizmetkâr olabilir, en kötü ihtimalle de orduya katılır veya genelevde çalışmak zorunda kalırdı.

s:366) Nükleer soykırım tehlikesi barışçılığı tetikliyor, barışçılık yayılınca savaşlar azalıyor ve ticaret canlanıyor, ticaret de hem barışın karlılığını hem de savaşın maliyetini artırıyor. Zamanla bu döngü, savaşa karşı belki de diğerlerinden de daha önemli bir engel yaratıyor. Giderek sıkılaşan uluslar arası bağlantılar çoğu ülkenin bağımsızlığını aşındırarak bunlardan herhangi birinin tek başına savaşı başlatma girişiminde bulunması ihtimalini azaltıyor. Çoğu ülke artık geniş çaplı savaşları başlatamıyor, çünkü bu kadar bağımsız değil.

s:376) …ölümsüzlük bile mutsuzluk sebebi olabilir. Bilimin tüm hastalıklara çözüm bulduğunu, yaşlanmayı önleyen tedaviler geliştirdiğini ve insanların sürekli genç kalmalarını sağlayan yöntemler geliştirdiğini farz edin. Muhtemelen en yaygın sonuç daha önce eşi görülmemiş bir kızgınlık ve endişe salgını olacaktır.

Yeni tedaviler ömürlerini ve gençliklerini uzatsa da, ölülerini geri getiremez; kendinin ve tüm tanıdıklarının aslında sonsuza kadar yaşayabileceğini, ama bir kamyon kazasının veya bir teröristin bunu ellerinden alabileceğini bilmek ne kadar korkunç olur? Ölümsüz olma şansı bulunan insanlar, en ufak riske karşı bile aşırı tepkiler geliştirecek ve bir eşi, çocuğu veya yakın arkadaşı kaybetme acısı tahammül edilemez olacaktır.

s:378) İnsanların mutluluk sistemi kişiden kişiye değişmektedir. 1’den 10’a kadar bir ölçekte düşünürsek, bazı insanlar şanslı bir biyokimya sistemiyle doğmuştur ve mutlulukları 6’yla 10 arasında, zamanla 8’e sabitlenecek şekilde değişmektedir. Böyle birisi yabancılaşmanın hüküm sürdüğü büyük bir şehirde yaşasa, borsa çöküp tüm parasını kaybetse veya diyabet teşhisi konsa mutlu olacaktır. Bazı insanlarsa 3’le 7 arasında değişen ve 5’te sabitlenen daha parçalı bulutlu bir biyokimyaya sahiptir. Böyle birisi sıkı ve sıcak ilişkilere sahip bir toplulukta olsa, lotodan milyonlar kazansa veya Olimpik bir atlet kadar sağlıklı olsa da depresif kalır. Bir şekilde, beyni mutluluktan uçacak şekilde yapılmamıştır.

s:382) Yaşamak için bir sebebiniz varsa, her şeyle baş edebilirsiniz. Anlamlı bir hayat, zorluklar içinde geçse de son derece tatmin edici olabilir, buna karşılık anlamsız bir hayat da ne kadar konforlu olursa olsun korkunç olabilir.

s:383) Mutluluk belki de, bir insanın anlamla ilgili sanrılarını, hâkim kolektif sanrılarla uyumlu hale getirmesidir. Kişisel hikâyelerimiz, etrafımızdakilerin hikâyeleriyle uyumlu olduğu sürece hayatın anlamlı olduğunu ileri sürebilir ve bu bilinçle mutlu olabiliriz. 383

s:389) … zürafa uzun boynunu, süper akıllı bir varlığı değil eski zürafalar arasındaki rekabete borçludur. Daha uzun boyunlu ilk zürafalarda daha fazla gıdaya erişimi vardı ve dolayısıyla kısa boyunlu zürafalardan daha fazla yavru sahibi oldular; kimse, hele zürafalar, “Uzun bir boyun zürafaların ağaçların tepelerindeki yaprakları da yemesini sağlayacak, bu yüzden boyunlarını uzatalım,” demedi. Darwin’in teorisindeki güzellik, zürafaların boyunlarının neden uzun olduğunu açıklamak için akıllı bir tasarımcının varlığını kabul etmeye ihtiyaç duymamasında yatar.

HAYVANLARDAN TANRILARA

                                               SAPIENS.

YUVAL NOAH HARARI