İki Datça (Köyü) Mahallesi-2. HIZIRŞAH

İpek dokuma Tezgahları

Hızırşah Girişi: Turizm Sezonu Dışı.

Muğla ili, Datça ilçesine bağlı bir dağ köyü Hızırşah; ilçeye uzaklığı 6, Muğla’ya uzaklığı 130 km; ulaşım, düzenli işleyen köy minibüsleriyle yapılıyor… Nüfusu 474. Okuma yazma bilmeyen yok gibi; ancak yetmiş yaşın üstündeki birkaç kişi… Sultan Reşat zamanında Türkmenler yerleştirilmiş, o zamandan beri kesintisiz yaşam alanı. Ancak köyün tarihi daha eskilere dayanıyor. Knidos zamanında şarapların dinlendirildiği testiler Hızırşah’ta yapılıyor, hinterlandının[1] bir bölümü Hızırşah’tan sağlanıyormuş. Mübadeleden önce Girit ve Rodos’tan gelenler de yaşamış. Yahudilerin varlığından da söz ediliyor.

Hızırşah’tan Bir Görüntü

Eski adının “Batır” olduğu söyleniyor, nasıl olmuşsa ‘batmış’. Köylünün tabiri bu; sanırım bir doğal afet falan yaşanmış. Sonra “Batıriçi” denilen bölgeye bir adam gelip yerleşmiş: adamın adı “Hızırşah” imiş; köyün şimdiki adının ondan kaynaklandığı söyleniyor.

Oysa daha önce görüştüğüm emekli tarih öğretmeni Sedat Bey, Batır değil “Batı” olduğunu söylemişti. Köyün sınırındaki, kaderine terkedilmiş kilise, Selçuklu Camii, seramik ocakları köyün geçirdiği evrelerin göstergesi gibi.

Köylülerin anımsadığı en eski dönemde dağ –taş çepeçevre meşelikmiş. Köylüler palamut toplayıp, boya sanayinde kullanılmak üzere satarlarmış; sonradan tütüncülüğe dönmüşler. “Tütüne yer açmak için 500 yıllık meşeleri kesip, tarlanın ortasında yaktık. Eskiden elektrikli testere mi vardı ki, kesip odun edesin” diyor Mehmet Ermiş (69).[2]

Köy (Mahalle) Kahvesinin Önünde Hızırşahlılar’la Sohbetteyiz.

M. Ermiş’e göre köyün en büyük sorunu arazide elektrik olmayışı. “İmar sorunu, su sorun, elektrik sorunu çözülmezse göç başlar” diyor. Politikadan söz ediyoruz biraz. “Ekonominin gidişatına göre karar veririz” diyor ama daha sonra muhtar seçimlerinde birinci etkenin ‘particilik’ olduğunu söylüyor; sonra ailedeki seçmen sayısı, sonra yapabilecekleri belirlermiş oy sayısını. “Ağzıyla kuş tutsa kimse rakip partiden birine oy vermez” diyor.

İşi ağır, getirisi az olması yüzünden tütün bırakmışlar. Besicilik ve süt sığırı da körelmiş. “Köy içinde hayvan olmuyor, köyün dışında da elektrik yok, ağıl yapmak için ruhsat alamıyoruz; besicilik yapan bir tek kişi kaldı” diyor Mehmet Ermiş. Kiminle konuşsam aynı sorunları dile getiriyor; daha sonra muhtar da bunun üstünde duracak. Pek fazla üzerinde durulmasa da kadastro işlemlerinin yapılmamış olması da bir başka sorun. İçerlek tarlalara ulaşım sıkıntılı oluyormuş… Kira giderinin olmayışı, hemen her evde bir emeklinin bulunması, bütçelerini rahatlatıyor, ancak şimdiki ticari ürünlerinin badem, bal ve ürünleriyle sınırlı kalmasından huzursuzlar. Kovan başına altı lira da devlet desteği aldıklarını söyledi, Mehmet Ermiş.

Eskisi kadar para etmese de kadınların elleri de boş durmuyor, iğne oyası, tığ işleri, keçe işleri yapıyorlar. Bunu daha önceki kermeslerinden biliyorum.

Bilinci yerinde, kendi işini kendi yapan, hâlâ elinde işiyle dolaşan, ipek büken; televizyona çıkmaya alışık (!) , duyma yeteneğiyle görme yeteneğini birazcık yitirmemiş olsa 65 -70 yaşından fazla değil diyebileceğiniz 84 yaşındaki Münire Acar’la doyumsuz bir sohbete dalıyoruz:

“Her şeyi kendimiz yapıyorduk, şimdi her şey satın. Palamuttan boya yapardık. Palamudun işi çok. Pamuk eker, ipimizi büker bezimizi dokurduk, sonra da üstümüze dikerdir. Eskiden kıçımız yer görmüyordu, şu kahvelerin önünde bir kişi görmezdin; şinci (şimdi) pahalılık olsa da daha yavuz, her şey var. Eskiden pazar yoktu, şinci var.”

O arada Şennur Görgülü (58) söze giriyor: “Muğla’ya günübirlik gidene ‘Hoş geldin’e giderdik. Bir elmayı dörde beşe bölüp, şeker gibi ikram ederdik.”

Şennur Görgülü 13 yaşında nişanlanmış. Oyundan çağrılıp nişan takılmış, düğünü 19 yaşında olmuş. Babası yarıcıymış. “ Tütünde çalışıp kardeşlerimi okuttum, şimdi beni beğenmiyorlar” diyor.

Evlendikten sonra da tütün işçiliği sürmüş. “Adam, Aktur’da inşaatlarda çalışırdı. Çocuğu sırtıma vurur tütüne giderdim. Heybeyi tütünle doldurur, çocuğu da kucağıma alıp dönerdim”

 Kocası Erol Görgülü sonradan iki köy kahvesinden birinin işletmesini üstlenmiş; 23 yıl sürdürmüş.

Yeniden Münire teyzeye dönüyor, tütünü neden bıraktıklarını soruyorum. “Tütünün işi çok gaççım (dostum, arkadaşım); 15 Şubatta tohum ekilir, bir daha da elin içinden hiç çıkmaz. Sonradan eksper gelmez oldu. Eskiden suyumuz boldu; hınar (nar) vardı, narenciye vardı; paylaşılınca suyumuz azaldı. İskele bahçe oldu, bizim bahçeler kurudu. Biz, hastane yapılsın diye su verdik. Gönüllü verdik, satın aldık dediler. Tapusu bizim. Susuz kaldık. Hep birlikte kadını kızı, çoluğu çocuğuyla suyun başında nöbet tutmasak bu kadar da kalmayacaktı. Eski belediye reislerine sordular… Su bizim, susuz kaldık!

Kocası Kemal Acar, 89 yaşında ölmüş. “Aktur’da inşaatlarda çalışırdı” diyor ama gelini Birsen Acar (47); “25 yıldır ben bu evin geliniyim, bir gün bile babamın çalıştığını görmedim” diyor.

Münire Teyze, Sülün Hanımla… Sohbet Koyu

Biri kız, biri erkek iki çocuğu var Birsen Acar’ın.  Kızı Melike, çocuk gelişimini bitirmiş, sonra ‘Bankacılık –Sigortacılık’ı kazanmış; okumaya Muğla’ya gitmiş.Oğlu, liseden sonra okumamış, işsiz. Öğrenim gören gençler tarla işlerine pek gönül indirmiyorlarmış. Kocası Muhammet Acar (52) çiftçilikle uğraşıyor.

“Eskiden incir dibinde, dağda uyurduk; bir şey olmazdı Eskiden askere, okula çocuğumuzu yollarken korkmuyorduk, şinci korkuyoruz. Yetmişikibuçuk millet var, eskiden Atatürk’ümüz vardı. Okullarda ‘sen ondan mısın, bundan mısın’ diyorlar. Evveli Kızılçullu’ya gider 2 yıl okur öğretmen çıkarlardı, sağlıkçı olurlardı. Yol yoktu, şinci var. Evveli banyo, tuvalet dışarıda, banyo merdiven altındaydı. Eskiden oğlan everirken evini yapardın, şinci balkon bile çıkaramıyorsun. Şinci tüm çocuklar okuyor, iş yok. Yine de anarşistler olmasa her iş yavuz.”

Elini atmadık iş kalmamış Münire Teyze’nin. Düğünlerde yemek yapar, ipek dokur, iğne oyası işlermiş. Alıcılar gelir, oyaları alır yerine ev eşyası verirmiş. Gelininin içinde yaşadığı evi gösteren bir işaret yapıp “Tüm bu evi falan iğne oyasıyla yaptım ben. Oğlumu onunla everdim” diyor. Bir kez bile kimseye yük olmamış, hâlâ da değil.

 Düğün yemeklerini soruyorum: “Keşkek pişiririz, bilmem bilir misin? Pilav, et yemeği, yoğurtlama (yoğurt soslu karışık kızartma) imambayıldı, fasulye yaparız” diye sıralıyor. Köye özgü yemek olarak kabak çiçeği dolmasından söz ediyor ama düğünlerde yapılmazmış Özgün kabak çiçeği dolmasının harcına mürdümük konuyormuş (öteki adı, pava). Köye özgü bir de tatlıdan söz ediliyor; adı Saraylı… Bir kez yemiştim, bademle hazırlanan, tereyağı kullanılan sarma baklavaya benziyor.

            70 yaşın üstünde bir damadı olduğundan söz etti; elektronikçiymiş, kan kanseri olunca bırakmış, şimdilerde arıcılık yapıyor.

             “Yemeği milangaz bişirir, çamaşırı, bulaşığı makine yıkar. Eskiden sinema kurulur şuraya, evde yoğurmuşsun hamuru, şurda bekliyor; orda sinemaya mı gidersin, hamuru mu açarsın. Ertesi gün tarlaya ekmek gidecek. Şinci sinema girdi eve. Her şey çok çabuk değişiyor.”…  “Doğru gaccım, en yaşlı beniyim bu köyde!”

Onun gençliğinde Reşadiye’ye tiyatro da gelirmiş,

Görücü usulü evlenmiş, kocası Kemal Acar 89 yaşında ölmüş. Gençliğinde okuma kursu açılmış, gitmeyene ceza var denmiş. Sevinçle okula gidiyormuş. O sırada hamileymiş. Hamile olanlara ceza yok denmiş. “İş yapayım diye okuldan aldılar. Okumak gibi yavuz şey var mı ah kızım” diyor hâlâ da hayıflanarak. 

            Kapısının üzerinde “T.C. Datça Kaymakamlığı Hızırşah Köyü İpek Dokuma Atölyesi” yazan köyün en büyük binasına giriyorum, iki genç kız karşılıyor beni.

Sonay Çengel: (31. lise mezunu) muhtarın yeğeni; Ceren çengel: (25 ortaokul mezunu) muhtarın kızı diye tanıtıyorlar kendilerini. Evli değiller. Hızırşah’ta evlilik yaşı yirmi beşin altına düşmüyor.

Öğrenim Reşadiye’ye taşınınca, boş kalan köy okulunu, ipekçilik atölyesine dönüştürmüşler. Tezgâhlar, önceki kaymakam Mustafa Kaya’nın katkılarıyla alınmış, en büyük salona kurulmuş. Odanın biri sergi salonu, bir diğeri depo olmuş. Sergi salonu, ipeğin büyülü dünyası gibi. Kökboyasıyla boyanmış şallar, sehpa örtüleri, bluzlar göz kamaştırıyor.  Aralıksız fotoğraf çekiyorum.

ipek Kozaları

“Yaşar öğretmenimiz” diye birinden söz ediyorlar. Hızırşah’ta değil, Eski Datça’da eşiyle birlikte yaşayan, bankacılıktan ayrılmış genç bir adam olduğunu biliyorum. İpekçiliği onun başlattığını söylüyorlar. Daha sonra Sülün Karaağaç’la birlikte başlattıklarını öğreneceğim.

Sülün Hanım, 2005 de avukatlığı da, İstanbul’u da bırakıp Datça’ya gelmiş, 2007’de Hızırşah’a yerleşmiş. Ortamın uygun olduğunu görünce keçecilik fikriyle yola çıkmış, köy kadınlarını örgütlemiş. Onun çalışmalarını gören Yaşar Bey de “İpekçilik ve dokumacılığı diriltmek” fikriyle girişime dâhil olmuş. Proje genişlemiş; “İpekçilik, Oyacılık, Sepetçilik, Keçecilik” olarak hazırlanıp kaymakamlığa sunulmuş, kabul edilmiş. Tüm yasal izlek kaymakamlık ve muhtarlıkça gerçekleştirilmiş. Sülün Hanım okulun yenilenmesi, onarımı için köy kadınlarıyla birlikte iki kez kermes gerçekleştirmiş: biri 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününde, öteki 24 Nisan’da. Bir de sergi yapmışlar. Hepsine de yerel yönetimle birlikte tüm basın katılmış, ses getirmiş. Bir devlet bankası, bazı esnaf ve köylülerin de desteğiyle iç donanım ve onarım tamamlanmış. Kermesten elde edilen gelirle borçlar ödenmiş. Eski kaymakam Mustafa Kaya’nın köy kadınlarının isteği doğrultusunda Denizli’de yaptırdığı tezgâhlardan birine işlerlik kazandıracak donanım alınmış. O donamın basit şeyler olduğunu sanıyorsunuz ama az sonra belirteceğim gibi onlarsız tezgâh hiçbir şey değil… Okulun onarımı bitince muhtarla Yaşar Bey “Yöreye has bir ürün değil, ipekle birlikte olmaz” gerekçesiyle keçeyi dışarıda bırakma kararı almışlar. Uzun mücadelelerden sonra Sülün Hanım,  mekândan yararlanma hakkını geri kazanmış. Bir yıl boyunca 24 kadına ücretsiz malzeme sağlayıp, rehberlik yapmış; 18 kişi keçe işlemeyi öğrenmiş. Ortam hazırlanınca ‘Halk Eğitim’ devreye girmiş; ekip getirilip, kadınlara dokuma ve çözgü öğretilmeye başlanmışken muhtarla Yaşar Bey, yeniden aynı gerekçeyi öne sürmüşler. Anlaşmazlık bölünmelere yol açınca Sülün Karaağaç, ayrılıp kendine ait “Kadıncık Sanat Evi”ni açmış. Hâlâ köy kadınlarının işlediği keçeleri kendi mekânında sergileyip pazarlamalarını sağlıyor. Bir başka ayrıntı: Hızırşah’ta gördüğüm tek özgün köy evi Sülün Hanım’ınkiydi; mimarisi, döşemesiyle…

Sülün Hanım’ın çekilmesiyle sorun çözülmüş gibi görünse de öyle olmamış. Köyün kadınları bir süre tezgâhta çalışmış, şallar kumaşlar dokumuş, oyalar yapmışlar, sonra bir gün işliğin kapısına vardıklarında kilitli olduğunu görmüşler. Gerekçe olarak da, tırtılların daha önceden barındırıldığı lojmana sığmadığı söylenmiş; ama işliğin kapısı şu anda yararlanan beş kadından başkasına bir daha açılmamış. Kadınların hepsi isyan içindeler “Kuş tuttuk[3], ipek büktük, dokuduk, iğne oyası yaptık; emeğimizin karşılığı bile verilmedi. Eski kaymakam’a derdimizi anlatamadık, işinizi Yaşar’la halledin, dedi bize” diyorlar. Söylediklerine göre daha sonra Yaşar Bey, Polat adında bir arkadaşıyla birlikte ev ev dolaşıp, “Projede yer almak istiyorlarsa 20 bin lira ödemeleri gerektiğini” söylemiş.

Daha sonra üretim yapılan odaya geçiyoruz. beş tezgâh var. Tezgâhın ne kadar karmaşık bir araç olduğunu görüp şaşırıyorum. Levent, levent borusu, zincir, merdane, tarak, mekik, gelemger gibi bana Çince gelen donanım isimlerini sıralıyorlar. Kermes parasıyla alındığı söylenen parçalar işte bunlar.

2010’da ‘Koza Birlik’e 250 kg. koza gönderilmiş, 52 kg. çileler halinde ipek gelmiş. Bir kısmını dokuyorlar, bir kısmıyla iğne oyası yapıyorlar.

Boya Gerektirmeyen İpek Kozaları

Biz söyleşirken Havva Görgülü(62) geldi. Havva Hanım, deneyimli bir ipekçi olarak ipeğin tüm aşamalarını anlattı: Toplu iğne başından bile küçük yumurtaların çatlamasını, kurtçuğa dönüşmesini, nerelerden dut yaprağı taşıdıklarını, 40 günde 5 yaş aldığını, büyüdükçe yerlerine sığmaz olduklarını,  sonra koza çalılarına tutunup nasıl koza ördüklerini, o çalıları dağdan getirişlerini anlattı. İş bu kadarla da bitmiyor; kozaların örülümü tamamlandığında 10 -15 gün içinde kaynatılmazsa, kurtçuk kelebeğe dönüşüp kozayı deliyor, yumurtalarını bırakıp gidiyormuş. Ondan sonra da o kozalardan hayır gelmiyormuş. Yumurta almak için bırakılmış kozaları gösterdiler, bazıları sarı ve yeşil renklerdeydi. Bunu nasıl başardıklarını sordum; ‘Genetiği değiştirilmiş’ kurtçukların ürünüymüş onlar, boyanmaları gerekmeyecekmiş.

Doğanın mucizesiyle insan aklının buluşması diyeceğim, eğer genlere müdahalenin bu kadar karşısında olmasam…

Bu aşamaya geldiğinde bile, tahmin edersiniz ki hâlâ iş bitmiş olmuyor. Bu kez kozaların çileler halinde açılması gerekiyor. Bunun için bir makineleri var ama daha düzgün olsun diye ‘Koza Birlik’e göndermişler. Yukarıda da belirttiğim gibi, paylarına 52 kg ipek düşmüş. Bu kez de ipeklerin bobinlere sarılmasına sıra geliyor. Bunun için masura makinesinden yararlanıyorlar. Ancak ondan sonra kumaş ya da oyaya dönüşebiliyor. Bu kadar emeğin bedeli, markalı sıradan bir eşarp fiyatının yarısı bile etmiyor.

İpek Dokuma Tezgahı

Çalışan kişi sayısını sordum; yaşananlardan daha haberim yoktu; beş kişi olduklarını söylediler. Orada bulunanlar dışında köy azasının karısı Özlem Görgülü, bir de Sibel Arıcı var dediler. Geri kalan köylülerin katılmayışını yadırgadım; “İpek dokunduktan sonra bile iş bitmiş olmuyor, ondan sonra da zeytinyağıyla yapılmış sabunlu sularla kaynatıyoruz İş ağır, yıldılar.” dendi.

23.07.2011 de köye geldiğimde de görmüşler, uğramayışıma şaşırmışlar. O gün, “Hacı Bektaşi Velȋ Anma Etkinlikleri”ni izlemek için geldiğimi söyledim, sanki bir yaralarına dokunmuşum gibi irkildiler. “Orası ‘Selçuklu Camii; Cem Evi’ falan değil. Eskiden gidip, Allah için namaz kılar, dilek dilerdik” dediler.

Fatih Camii ya da Cem Evi

Daha sonra görüştüğüm Havva Görgülü[4] (62) “Askere gidecek gençleri camiye götürür, Allah için iki rekât namaz kıldırır, sağ topuğunun altından toprak alırdık; sonra onu çıkına koyup eve asardık. Askerimiz dönünce de aldığımız yere bırakırdık” dedi. Semah ayinleri sırasında saz çalınmasına da karşı konduğunu daha sonra öğreneceğim.

2011’de ikincisi yapılan “Hacı Bektaşi Veli Anma Etkinlikleri”yle ilgili rahatsızlığı ilk gelişimde görüştüğüm emekli tarih öğretmeni Sedat Kaya’da da(54) gözlemiştim. Şimdilerde kendisini ‘balıkçı’ diye tanıtan Sedat Öğretmen, alevi etkinliklerini yorumlarken, kendilerinin de alevi sanılmasından hoşlanmadığını, içinde bulunmadığı bir etiketle anılmak istemediğini” söyledi. Hatta dinsel bir simgeyle anılmayı Hızırşah’ın hak etmediğini vurguladı.

Sedat Kaya, Yakın Çağ Tarihi öğretmeni; Milas’ta okumuş, Yozgat’ta görev yapmış. Emekli olunca da köyüne dönmüş. Hızırşahlılar’ın ortak özelliği bu, iş yaşamları nerede geçerse geçsin sonunda köylerine dönüyorlar. Sedat Kaya, öğrenim görmesinde en büyük etkenin başta ailesi olmak üzere, ilkokul öğretmeni Refik Selçuk, vekil öğretmen Burhan Kargın olduğunu söylüyor.

 Daha sonraki görüşmelerimde de Cem Ayinleriyle ilgili rahatsızlığı gözlemleyeceğim. Çiftçi Nevzat Kafalı,“Hızırşah’ın adını katmadan yapacakları etkinlikler bizi ilgilendirmez, ancak onlar duyurunun önüne köyün adını koyuyorlar, üstelik orası camii.” dedi. Oysa hepsinin belleği sıfırlansa, hurafeler unutulsa; anlaşamayacakları, aykırı düşecekleri hiçbir şey yok; çünkü son derece hoşgörülü bir toplum Hızırşahlılar. Gelenekçi değiller, kavgayı sevmiyorlar. Datça Köylerinin karakteristiği olan düğün kavgaları bile yaşanmıyor Hızırşah’ta. Eğitimde, ekonomide, toplumsal yaşamda kadınların ikincileştirilmesi yok. Kadınlar ev işlerinden, tarladan kalan zamanda bir arada oluyorlar; çay içip dizi izlerken ellerlinden işleri de eksik olmuyor. Sülün Karaağaç izledikleri programlar konusunda sık sık eleştirse de suçluluk duyan yok. Diziler, evlendirme programları yaşamlarının bir parçası olmuş, onlarla yatıp kalkıyorlar. Çocuk isimlerinde bile dizilerden esinlenenler var: Başta Sıla olmak üzere Soykan, Emrah, Sinem; bunlardan bazıları. Dizilerle evlendirme programlarının ardından sağlık ve ‘Realite Show’lar geliyor. Erkekler de, haberlerle açık oturum dışında evlendirme programlarını ilgiyle izliyorlarmış.

Hızırşahlılar’ın “Hacet evi” dedikleri bir başka yatırları daha var, gidip göremedim. Eskiden dervişlerin inziva yeriymiş; etrafında açık mezarlar varmış. O mezarlara yatıp, gözlerini kapatınca bazı sesler duyuyor, geleceğin yoruma açık imgelerini görüyorlarmış.

Hacet Evi’ni Daha Sonra Gidip Gördüm. İlginç Bir Öyküsü Var, Bir Başka Yazının Konusu

Hızırşahlılar, özellikle de kadınları gezmeyi eğlenmeyi  seviyor. Her yıl Muğla, Ortaca, İzmir, Aydın, Köyceğiz, Dalaman, Dalyan, Kapadokya’ya turlar düzenliyorlar. Düğünleri tam bir şölen gibi, yemek sebil, içki su gibi akıyor. Erkekler, “El ne der?” diye yapılan bu ikramların yıkıcı olduğunu söylüyorlar. Ancak kimse gelenek sayılan bu uygulamaları değiştirmeyi göze alamamış. Harmandalı, Zeybek, Akşam oldu, Şıngırdak, Kargıderesi hem oyunların hem de türkülerin adı. Kız isteme adetlerinde kentlerden bir farkları yok. Gençler anlaşıyor, büyükler çikolatalarını, çiçeklerini yaptırıp istemeye gidiyor. Erkeğe de sandık çeyizi yapılıyor olması alışılmadık bir uygulama. Sıra dışı bir başka gelenekleri, zifaf sonrası uygulamaları: havaya ateş ediliyor ve damat kayınvalidesinin elini öpmeye gidiyormuş. Sülün Karaağaç bunun, “Kızı korumak için gerçekleştirilen bir uygulama…” olduğu yorumunu yaptı. Sonradan iftiraya uğramasın diye…

Cinselliğe, alışılmış doğasında yaklaşıyor Hızırşah kadınları. Adresi belirsiz olsa da ‘ters ilişki’ dedikleri anal sekse dair imalar da yok değil. Dayak ve öylesi bir baskıyı tanımamış olanlar “Yapmasın! Razı olmasın! Görmüyor mu etrafındakileri?” diye tepki veriyorlar.

Sülün Karaağaç dışında, üç de doğulu aile, Türk’le evli bir de İngiliz var Hızırşah’ta. Onlarla da ilişkileri iyi, ancak Sülün Hanım kadar kaynaşılmamış.

Bir de çok donanımlı, çok bakımlı görkemli bir yapı gördüm, konaklama tesisi sanıp fotoğraflarını çektim, ama konutmuş. Yanıltıcı olan sadece görüntüsü değil, adı da Güney Amerikalı ama içinde yaşayanların Türk olduğunu öğrendim.

Cem Ayininden söz edip de anlatmamak olmaz, hele de köye ilk geliş nedenim olduğu düşünülürse…

Cem Evi, etrafı duvarlarla çevrili, kubbeli, özgün bir yapı. Bahçe dışındaki doğal pınar, şiirdeki gibi gece gündüz akıyor. Köylünün susuzluktan yakınışını anımsıyorum bir an. Kadınlar kazanları kurmuş, et kavurup, bulgur pilavı pişiriyorlar; bir tarafta da helva kavruluyor. Bahçe kapısından girdim, kendimi tanıtıp amacımı açıkladım. Memnuniyetle karşıladılar. Sorularımdan, fotoğraf çekmemden tedirgin olmadılar. Ayinin başından sonuna kadar aralarında kaldım, ikramlarını kabul ettim; yadırgayacağım, huzursuzluk duyacağım bir durum olmadı. Aleviler, mekâna geldikleri andan itibaren kendilerini ibadet halinde sayıyorlar. Selamlaşmaktan tutun, sohbete kadar her eylem ibadet onlar için. Allah dışında tek Arapça sözcük duymadım, ibadetlerinin tamamı Türkçe. Aleviliğin de kendi içinde gruplara ya da topluluklara ayrıldığını gördüm, bir grup dualar biter bitmez kalkıp gitti. Bektaşilikle Alevilik arasındaki ilintiyi, ayrılığı sordum: “Alevi doğulur, Bektaşi olunur” diye yanıt verdi konuklar arasındaki damar cerrahı Dr. Necati Özdemir. Sonra da sürdürdü: “Alevilik bir inanç sistemidir, kurallarla uğraşmaz. 800 -900 yıl önce Horasandan gelip İslam’la tanışmış bir topluktur.”

Dr. Necati Özdemir (Yanındaki sanırım oğluydu)

Konuşmacıların sözlerinden pek çok alıntı yaptım, onlardan bazısı da şöyle: “Evren bir bütündür, o bütün de Allah’tır… Ölmeden evvel öl ki ölümsüz olasın” (Aydın Durdu)

“Mescit yapan birçok insana rağmen, insan yapan bir tek mescit görülmemiştir.” (Erdoğan Sezer) Erdoğan Sezer, Hızırşahlılar’ı biraz kızdıracak bir söz söyledi: “Hızır ve Şah, birer alevi terimidir.”

O gün beni en çok etkileyen, ibadetleriyle ilgili iftiralardan duydukları örselenmişlik oldu. Onlar bunu yumuşatarak söylüyorlar: “İbadetlerimize eğlence diyenler, insafsızlığından utansın!”

Kendi adıma ben, asırlardır varlığını sürdürmeyi başarmış, inancından ödün vermemiş o topluluğa karşı içtenlikle saygı duyuyorum.

Köye kadar gidip, en büyük mülki amirle görüşmeden olmazdı elbette; ancak üçüncü günün akşamında yakalayabildim muhtar Mehmet Çengel’i(56). İlkokul mezunu muhtar, eskiden kamyon sürücüsüymüş; emekli olunca köye dönenlerden. Gördüğü yerlerdeki alt yapıyı Hızırşah’a uyarlamaya çalışıyormuş. Mesire yeri projesinden ve el sanatları satış yerleri yapımından söz etti. İkisinin de yeri hazırmış; gerekli izinleri almış. Hemen her yerel yönetici gibi onun da sorunu ekonomik; “Para olmayınca projeleri gerçekleştiremiyoruz” diyor. Arazide elektrik olmayışı, imar izni verilmeyişi, onun da değindiği sorunlar. “Köyün nüfusu şu anda 474, yaz gelince üç katına çıkıyor; onlar emekli olunca dönecekleri yer yine burası; nerede barındıracağız? Daracık alana sıkıştık kaldık, köy dışına imar izni verilmezse göç başlar” diyor.

Muhtar Mehmet Cengel

Bana sorarsanız Hızırşahlılar, çadırda barınmaları gerekse bile köylerini terk etmezler.

Köy meydanına parke taşı döşetmiş olması, her yıl binaların badanalanması gururla belirttiği ayrıntılar. Ücret karşılığı çöplerin toplanmasını da sağlamış, bir de traktör almış devletten.

Üçüncü kezdir sabah 10 00 da vardığım Hızırşah’tan 18 30’u geçerek dönüyorum eve, hem de yürüyerek; fotoğraf çeke çeke… Böylesine doğal ve yavaş, yine de çok renkli başka bir köy var mıdır? Bilmiyorum!


[1] Hinterlant: Arka alan, ya da art alan. Bir liman şehrinin arkasında kalan karalar, o limanı besleyen, ya da dışa açılmak için o limana ihtiyaç duyan yerler. Türkçesi: art bölge.

[2] Parantez içinde belirtilen kişilerin yaşları, 2011 tarihi için geçerlidir.

[3] Kuş tutmak: ipek böceği beslemeye ‘kuş tutmak’ deniyor.

[4] İpekçilik bilgisi verenle aynı kişi değil, isim benzerliği. Hızırşah’ta herkes akraba olduğu için bu tür rastlantılarla sıkça karşılaşılıyor.