İskenderiye Dörtlüsü JUSTİNE/ Lawrence Durelle

Tüm kitap alıntıları, kendi araştırmalarım doğrultusunda yapılmış ve kitabın tamamı dikkate alınmıştır. Büyük atlamaların olması; konumla ilgili içeriklerin yer almaması nedeniyledir.

                         Can yayınları/ 2.basım1997

Lawrence Durell bu dörtlü roman dizisinin amacını “çağdaş sevinin irdelenmesi” diye belirler. S.7 (sunuş: Akşit Göktürk.)

8) Çağdaş sevginin irdelenişinden çok, sevginin çağımızdaki durumunun irdelenişi olarak görülebilir. (A.G)

34) Alt tarafı benim en önemsiz yanıma leke sürüyordu- ünüme.

42) Kendi Tanrısal uyumundan kopunca yeryüzüne düştü, der trajik filozof, ve böylece madde doğdu; bu dünyanın, bu kentin tüm evreni onun acısından, pişmanlığından varlık buldu. Düşünce ve davranışlarının kaynağındaki trajik tohum kötümser bilinirciliğin tohumuydu.

“Dünyayı bir yanılgı sayan Bilinircilik öğretisi. Tanrısal uyumun merkezi olan, her şeyin başı, bir tanrı vardır, kadın ve erkek çiftiyle kendi suretini yeryüzüne gönderdi. Her çift kendinden öncekine göre daha aşağıdaydı ve de otuzuncu çiftin dişisi olan Sophia (bilgelik) hepsinin en kusurlusuydu. O, kusurluluğunu Lucifer (şeytan) gibi tanrı’ya baş kaldırarak değil onunla birleşmeyi arzu ederek gösterdi. O, aşk yüzünden cenetten kovuldu.” E.M.Forster. İskenderiye (L.D)

46) Bir çocuk geneleviydi burası, şurada, şu loşlukta Kutsal Kitaptan çıkmışa benzeyen gülünç gecelikleri, kırmızı boyalı dudakları, yarımay biçiminde boncuk gerdanlıkları, ucuz yüzükleri, kabarık saçlarıyla bir düzine kız duruyordu, yaşları onun üstünde olamazdı. Onca süsün altında ışıldayan o benzersiz çocuk saflığı…

49)Ulusal kişiliği yaratan dildir.

Onu şimdi bu kentin bir evladı olarak daha iyi tanıyordum, bulmaktan korktukları şeyi aramaya yazgılı kadınlarına hazdan değil, acıdan şehvet duymayı buyuran bir kentti bu!

50) Bütün derdimin sevişmek olduğunu mu sandın? Yarabbim. Hala mı, hala mı bıkmadık? Nasıl olur da neler duyduğumu her zaman anlarken şimdi anlamazsın? Nasıl olur?

Lawrence Durell

Her şeye karşın, bunun cinsellikle bir ilgisi yok.

51)Sevilen kişi belli bir deneyimi aynı zaman diliminde narsisçe (kendine tutkunlukla) paylaşmaktan öte bir şey yapmamıştır. Leş neredeyse kartallar da oradadır.

52)“Beyinlerin, düşüncelerin bir çakışması olarak aşık olmayı düşlemek budalalıktır, aşk, her biri kendi başına büyümeye çabalayan iki ruhun aynı anda ateşlenmesidir.

Uygarlıkların Beşiği İskenderiye

52) Başlangıçta sevilen kişinin yanında olma isteği ona sahip olma düşüncesinden gelmez, değişik aynalardai iki yansıma gibi iki ayrı deneyime karşı karşıya gelme olanağı vermek içindir. İlk bakış, ilk öpüş ya da ilk dokunuştan önce gelen bir iste olabilir bu; tutku, gururu ya da kıskançlıktan önce; dönüm noktası demek olan ilk aşk ilanından önce- çünkü o andan başlayarak aşk yozlaşıp alışkanlık, sahiplik ve bir kez daha yalnızlığı dönüşecektir. “

52)“her erkek çamur ve iblis karışımıdır hiçbir kadın bunların her ikisini de doyuramaz.”

69) Bununla birlikte bu yitik toplulukların kadınlarında bizimkilerden çok değişik umutsuz bir gözü peklik var. eti öylesine iyi biliyorlar ki bizim gerçek birer yabanımız olmuşlar.

81) Toplum Justine’e kendi rolünü oynama izni vermedi, türlü sıkıntılarının üstüne bir de suçluluk yükünü ekledi. Ok yazık. Çünkü o, tam bir İskenderiyeli.” Ona nemfoman demek ya da onu Freud’la açıklamaya kalkmak, sevgili dostum onun bütün efsanesel özünü onu o yapan şeyi yok etmek olur. O, bütün töredışı insanlar gibi, Tanrıçalık sınırında dolaşan birisi.

82)Biz âşıklarına ilk çocukluk ilişkisindeki adamın yerini doldurtuyordu zihninde.

97)Ah, sevgili dostum, filozoflar insanın ruhunu, doktorlarsa gövdesini didikleyip duruyorlar, ama insan hakkında gerçekten bildiğimizi söyleyebileceğimiz ne var? Topu topu sıvı ve katı boşaltım yapan, etten bir boru olduğundan başka.

101)Aşık, Narissos gibi, kendi yansımasını ailesinin aynasında bulur; bu beladan kurtuluş yoktur. 103)İki ruhsal eğilim arasında bir uzlaşma aramak İskenderiyelilerin ulusal özelliğidir. Onlar bu eğilimlerin bilincindedirler. İşte o yüzden isterik ve aşırıcıyız. İşte o yüzden bildiğiniz gibi eşi bulunmaz aşıklarız.

105) Büyük dinlerin hiçbiri sonu gelmez yasaklar koymaktan başka bir şey yapmamıştır. Ama yasaklar arzüyü kurutacağı yerde daha da yeşertmiştir. Biz Kabalacılar bu konuda şöyle deriz: Arzuya boyun eğ ki ondan arınasın. İnsanın bütünlüğünü evrenin bütünlüğüyle denkleştirmek için biz, her şeyden yararlanırız –hatta hazdan, ruhun hazdan kabarcıklanışından bile.”

110) Aşk her şeyi alan ya da her şeyi veren bir saltıktır. Acıma, sevecenlik gibi öteki duygular yalnızca dış çemberde yer alırlar, toplum ve töre yapılarına aittirler. Sert, acımasız Afrodit’in kendisiyse bir puta tapıcıdır.

115) Yaşadığım sürece hep para kaygım oldu. Ama ölürken insanın parası birden bollaşıyor.

Yeni Baskı

118)-gerçekten sevdiklerimizi kesmek için birbirimizi balta gibi kullanıyoruz.

118) İnsanı biraz daha uzun süre besleyen tek şey aşktır.

Yazar için ruhsal bir varlık olarak insan çoktan tükendi. Çağdaş insan ruhu gizbilimcilerin araştırmaları sonucunda sabun köpüğü gibi dağılıverdi.

136) Tuhaf olan şu ki, ben sevilen nesnenin yitirilmesiyle aşkımızın çok şey kazandığı inancındayım; sanki maddesel gövde aşkın büyüyüp gelişmesini, kendini gerçekleştirmesini engeller gibiydi.

…Aşkın doğasında –kusurlu diyemeyeceğim, çünkü kusur onda değil bizim kendimizde- anlayamadığımız bir şey. Örneğin senin şu anda Justine’e  duyduğun aşk, değişik bir nesneye duyduğun değişik bir aşk değil, Melissa’ya duyduğunun aynısı; o bu kez Justine aracılığıyla ortaya çıkmaya çalışıyor.

Aşk inanılmaz derecede kesintisizdir, hepimize ondan ancak belli bir pay düşer. Sayısız biçimlerde, sayısız kişilere ilişkin olarak ortaya ç ıkabilir. Ama nicelik bakımından sınırlıdır, tükenebilir, doğru nesnesine ulaşamadan raflarda eskiyip solabilir. Çünkü onun asıl varmak istediği nokta ruhun derinliklerindedir, orada aşk kendisinin ben-severlik olduğunu anlar, orası ruh sağlığımızın dayandığı temellerinin bulunduğu yerdir. Bencillik ya da kendi kendine aşık olmaktan söz etmiyorum.

143) “Gövdesini bir erkeğe sunarken gerçek benliğini –nerede olduğunu bilmediği için- veremeyen bir kadını sevmekten daha büyük bir felaket olamaz.”

146) justin ve Justin’in kenti birbirlerine ne çok benziyorlar ikisini de yoğun bir tadı var ama gerçek kişilikleri yok.

147)… asıl tanrı’ya karşı çok dikkatli olunması gerektiğini asla anlamayacak; çünkü O, insan doğasının en aşağılık yanına sesleniyor, yetersizlik duygusu, bilinmezden koru, kişisel kusurlar; her şeyin üstünde de din kurbanının tacında kazanılması güç bir atletizm ödülü gören canavarca bencilliğimiz.

Tanrı’nın bir şey olması gerekseydi bir sanat olurdu. Yontu ya da tıp.

149) Bugün en küçük bir coşku bile duymadığı için beni sevdiğini söylüyor.

150) Burası tam bir sapkınlık yuvası. Az daha onunla evleniyordum. Düşündükçe deli oluyorum. Bereket versin tam zamanında gözümün önündeki perde kalktı. Onu aynanın önünde çırılçıplak gördüğüm zaman birden iğrendim oysa o sakkık memelerde, balmumu gibi sararmış deride, içine göçük karında, küçük köylü pençelerinde bir Rönesans saygınlığı bulunduğunu kafamla kabul ediyordum. Birden yatakta doğrulup kendi kendime şöyle dedim: ‘Aman Tanrım! Şuna bak, bir fil bu, bunun ayıbını boya kapatıyormuş!’

151) Mantığın yardımı olmadan biyolojik akılla düşünen kadınlar gibi. İnsanın kendini böyle bir kadına vermesi kadar öldürücü bir hata olabilir mi?

154) Sonunda ikimiz de umutsuz, aldırışsız, yeni şeyler bulgulamaktan usanmış duruma getiren bir ruh tükenikliğine yakalandığımı yadsıyamam. Suç her zaman kendi bütünleyicisi olan cezaya doğru koşar, mutluluğunu yalnızca orada bulur.

156) Doğasında derin bir içi değişikliğin olduğunu biliyordu,   kadar eylemlerine yön vermiş olan cinsel bakımdan yetersiz aşkın, çoktan beri süregelen kötürümlüğünü en sonunda üstünden silkip atmıştı.

164)Kendime sonsuz güven duyduğum anların ardından öylesine yoğun bunalımlara giriyordum ki, sanki bunlardan hiç kurtulamayacakmışım gibime geliyordu.

165)-çünkü kafasında kurup da bir türlü yerine getiremediği eylemi, yarıda kalan bir cinsel ilişki gibi, içinde taşıyordu-

173)ustun, “Yoksulluk, yoksun bırakıcıdır, zengilikse yalıtıcı” demişti.

179)Ancak dostluk duygusundan doğabilecek olağanüstü bir ateşlilikle benim öpüşlerime karşılık verirken, “Biliyorum. Biliyorum.” demişti.

186)Ve seviştikten sonra Justine’in raftaki kitapların arasından hiç eksik olmayan fal kağıtlarını alıp yatağın üstüne bağdaş kurarak fal açmaya başladığını görür gibiydi; sanki ne söndürmeyi ne de doyurmayı başarabildiği tutkunun buz gibi soğuk yer altı ırmağına dalışlarından sonra hâlâ şenslarının ne dereceye kadar açık olduğunu ölçmek ister gibiydi. (Balthazar bir keresinde, “Cinsellikle bölünmüş ruhlar asla huzura kavuşamazlar.” Demişti, “ta ki yaşlılık ve güçsüzlük onlara sessizlikle dinginliğin düşmanca olmadığını öğretinceye kadar. )

187)Ateşi olup olmadığını anlamak için eliyle alnına dokunuren kendi kendine şöyle mırıldandı: “Benim sorunum şu: Sevdiğim kadının bana kendi mutluluğuyla hiç ilgisi olmayan kusursuz bir doygunluk vermesi” sonra, artık fiziksel belirtilerle doğrulanmaya başlayan kuruntularını düşündü. Yanisi şu: Justine’i dövmüştü, kolu ağrıyıcaya, sopa kırılıncaya kadar dövmuştu. Kuşkusuz bunlar düşünde oluyordu. Ama uyandığı zaman kolunun şiş olduğunu gördü, ağrıyordu. Hayal gücünün işlerini gerçeklik böylesine alaya alırsa insan neye inanabilirdi?

189) Karanlıkta kolumu tutan sıcak elle birlikte renkli ışık çırpınmaları içindeki güz göğünü sakin sakin izleyebilirdim, çünkü çok uzun zamandır süren bir ağrı nasıl belli bir noktadan yavaş yavaş yayılarak bütün gövdeye ya da beyne dağiılırsa benim için de öyle olmuş, insanlık evreninin hak edilmiş acısı birden yavaşlayarak dağılmıştı. Karanlık gökyüzünde roketlerin açtığı güzel izler, bize ancak pek yakında bizi terk edecek olan aşk dünyasının doğasına uygunluğumuzu duyumsatıyordu.

192) Sorum kuşkusuz şu cinsellik denen olağanüstü boğuşmayla ilgiliydi, yani Levantenlerin renkli argosuyla dendiği gibi, bir croissant’ı (ayçöreği) , iki de memesi olan yaratık adına bir erkeği umutsuzluğa sürükleyebilecek içe girme edimiyle ilgiliydi. [1]

192) Duygularımız bizi şu basit, şu boş, şu hayvanca edimin gerçeğinden ne kadar uzaklaştırabiliyordu? O alçak akıl-yüreğin bitmez tükenmez catalogue raisonne’siyle birlikte- ne oranda sorumluydu? Yanıtı olmayan bir soruyu yanıtlamak istiyordum; ama kesin bir şey öğrenebileceğimde öylesine umutsuzdum ki, aşka değil, bilimsel bir olan paraya dayanan, ama henüz bu düşünceden zarar görmemiş aşk ediminin ansızın karşısına çıkarsam, belki de kendi duygu ve arzularımın gerçeğinin de karşısına çıkmış olurum diye düşünüyordum. Kendimi bu sorudan kurtarmanın sabırsızlığıyla perdeyi kaldırıp, parafin lambasının titrek, Kızık, cızırdayan aleviyle kesik kesik aydınlanmış küçük hücreye yavaşça süzüldüm.

İskenderiye Kütüphanesi… Yanışıyla İnsanlığı Bir Gecede Karanlığa Sürüklemiştir

195) Göz kamaştırıcı sarı ışıklar arasındaki tekdüze hücrelerinde size sundukları şey cinsellik değildi, hiç tiksinmeden alınan bedensel hazlarla dolu gerçek İskenderiyeliler olarak siz doğurmanın unutuluşunu sunuyorlardı.

197) “Odama dönünce sessizce bir yere oturur, onun kokusunun kederli sesini dinlerim; bu belki de ten, pislik ve ot kokularının bir karışımıdır. Bunların hepsi onun varlığının ağır ipek kumaşına işlemiştir. Çok tuhaf bir aşktır bu, çünkü ona sahip olduğumu düşünmem – zaten böyle bir isteğim de yoktur. Sanki yalmızca kendi kendine sahiplikte birbirimizle birleşmiş, ortak bir büyüme sahnesinde birbirimize eş olmuşuzdur. Daha doğrusu, bir dostluk bağlarının daha güçlü olduğunu kanıtlayarak aşka hakaret ederiz. Bu notlar, nasıl okunursa okunsunlar, en yalnız anlarımı –cinsel ilişki yalnızlıklarımı- justine’le paylaşmaya geldiğim bir dünyaya ilişkin özenli ve sevgi dolu bir yorum olarak yazılmıştır. Doğruya daha çok yaklaşamıyorum.”

203) Çeşitli başarısızlıklar arasında insan kendine saygısını en az zedeleyeninin seçer.

205) Sahip olmanın anlamı buydu –birbirinin niteliklerini çalmak için kıyasıya bir kavgaya tutuşmak, birbirinin kişilik hazineleri için çekişmek. Ama böyle bir savaş yıkıcı ve umutsuz olmaz da ne olur?

211) Arzudan değil duygudaşlıktan kaynaklanan sevişme çok daha gerçektir, çünkü hiç yaralamaz.

214) Justine’in kendisi için bir ölüden farksız olduğunu anladı –zihinsel bir imgeden bir kabartmaya, insanın sonsuza dek göğsünde taşıyabileceği bir madalyona dönüşmüştü.

234)Aşk öğrencisi olan biri için her ayrılık bir okuldur, acı ama insanın büyüyebilmesi için gerekli. Yaşam açlığı dışında insanın düşüncesinden her şeyi silmeye yarar.

247) “Galiba olaylar duygularımızın bir tür açımlamasından başka bir şey değil – biri ötekinden çıkartılabilir. Zaman bizi alıp götürüyor (kendi kişisel geleceğimizi biçimleyen ayrı ayrı benler olduğumuzu cesaretle düşünebilirsek)

248) “Aşıklar arasında asla denklik olmuyor –ne dersin? Biri daima ötekini gölgeleyip büyümesini engelliyor, gölgelenen daima kaçıp kurtulma, büyüme özgürlüğünü kazanma isteğiyle kıvranmak zorunda. Kuşkusuz aşkın tek trajik yönü de bu?”