Kadın Sesi Kağıda Düşerse (Anı-Deneme) SUNA GÜLER

Aynı adı taşıyan ortak yapımda yer alan makalemin tamamı.

Kadının yazma ediminin önündeki engellerin en başına koymuş Virginia Woolf, nesnel anlamda kendine ait bir odasının olmayışını. İlerleyen bölümlerde ekonominin dışında bırakılışını da ekliyor. Ben bu sıralamaya, “kendine ait zamanı olamayışını” da katmak istiyorum. Kadın, bir ortam yakaladığında bile eviyle, işiyle, eşiyle, çocuğuyla duygusal bağını kesemez. Evin kapısından girdiğinde “Yemek hazır olduğunda bana haber ver.” deyip bir köşeye çekilemez. Sebzeleri ayılarken, belki bir yandan çocuğunun dersleriyle ilgilenir, bir yandan da gün içinde karşılaştığı sorunları düşünür. İşinde çalışırken evde bıraktığı çocuğundadır aklı, belki bir yandan da akşam ağırlanacak konuklara çıkaracağı ikramları tasarlar. Siz bu sıralamayı istediğiniz kadar uzatabilirsiniz.

Toplumsal yaşamın başladığı ilkel çağlardan beri kadının annelik içgüdüsünden gelen yaşatma çabasının üzerine kurulmuştur toplum düzeni. Kadın yaşamın sürekliliğini sağlamak üzere kurgulanmalıydı ki erkek, kahramanlık denen içindeki canavarı besleyebilsin. Yani öldürürken becerikli ve acımasız, ölüme giderken, yani avcılıkta ve savaşta korkusuz davranabilsin. Siyasal politikaların yayılımcılığa, ekonominin savaş ganimetine dayandığı o çağlarda savaşların, çoğu kez yıllarca süren kitlesel katliama dönüştüğünü biliyoruz. Haçlı Seferleri, Yüzyıl Savaşları onlara iki örnek… Kendi tarihimize baktığımızda da bir padişahtan övgüyle söz etmek için, ömrünü at sırtında tüketmiştir, deriz. Padişah at sırtındaysa, yönetimindekiler nerededir acaba? Dünyanın yarısına yakınını etkileyen son iki savaşsa hâlâ filmlerin değişmez konularıdır. Organları eksiksiz erkek bırakmayan o savaşlarda silâhaltına alma yaşının oyun çağına kadar indiğini de bildirir tarihçiler.

Tüm bu koşulları göz önüne getirdiğinizde eksilenlerin yerinin doldurulmasının ne kadar büyük bir sorun olduğu kolayca kabul edilir. Kadının yılda ancak bir kez doğum yaptığı, o doğumların da ancak yarısının erkek olduğu, o erkeğin de savaşçı niteliği kazanabilmesi için en az on yıl gerektiği düşünüldüğünde durumun ciddiyeti daha da netlik kazanır. İki cinsiyet arasındaki orantı uçuruma dönüşmüşken bir de erkeğin tek eşli olduğunu varsayın…

Egemen güçler için, insanın doğasıyla oynamayı gerektirse de sorun çözümsüz değildi. Savaştan vazgeçmeyi düşünmediklerine göre nüfusu, özellikle erkek nüfusunu artırmaları gerekiyordu. Bu durumda yılda tek çocuktan fazlasını üretmesi olanaksız olan kadından yana olmayacaktı elbette yaptırımları. Geriye erkeğin libidosunu ayaklandıran önlemler, yöntemlerle, “bire on vermesinin” sağlanması kalıyordu ki kendisi öldükten sonra yerine geçecekleri üretebilsin. Böylece savaş malulü, bazı uzuvlarını yitirmiş, üretime de savaşa da katkısı kalmamış, belki de bakıma muhtaç erkeğin, son nefesine kadar spermlerinden yararlanmış olacaklardı. Kadın içinse, erkeğin haremine girebilmiş olmak bile ödül olacaktı, tüm düşmanlığı da hemcinslerine. “Kadın, kadının kurdudur.” sözü o yılların ürünüdür.

Kadın, üstlendiği sorumlulukların doğrudan ölüm riski taşımayışıyla, hemcinslerinin çokluğu arasında sıkışıp kalmıştı. Sezgisel olarak tutkuluydu tek şansı olan eşine, geleceğinin umudu olan oğluna, güvence saydığı erkek kardeşine, hâlâ yaşıyorsa babasına… Savaşa giden erkeğin gözü arkada kalmasın diye oluşturulan ahlak kafesiyle çepeçevre sarılmışken, duygusal kafesini de kendisi yerleştirdi içine. Bir yandan çocuk yetiştirirken öte yanında tarla sürmek, keçi sağmak, bez dokumak gibi yaşamın sürekliliğini sağlayan tüm sorumlulukları gönüllü üstlendi. İşte o dönemlerin kodlanmışlığıdır ev işlerinden kopamayışı. Kadını kendi bedenine yabancılaştıran, doğal dürtülerinden utanmasına yol açan ahlaki kurallar da o yılların kodlanmışlığıdır. Erkek evladın değerliliği, sevilip kollanması da o yıllardan gelir.  Günümüzde, iki cinsiyet arasındaki niceliksel uçurumun kapanmış olması, egemen güçlerin koyduğu erkeği kollayan yazılı, yazısız yasalar kadar annenin sınırsız özeni sayesindedir.  “Çocuk da yaparım kariyer de” aymazlığı, yine o yıllardan gelen kendini kanıtlama açmazıdır. Kadın ancak bu kodları çözüp yeniden yapılanmayı başardığında hak ettiği toplumsal düzeye ulaşacaktır. Hiç kolay değil biliyorum ancak şimdiye kadar gerçekleştirilenler de kolay değildi.

Kendi adıma ilk kurgusal metnim, Tanrı’ya yazılmış bir sorgulama mektubuydu. Mademki konuşmayacaktım, neden sesim vardı? … Mademki görmem yasaktı, neden gözlerim vardı? … Mademki lafa karışmayacaktım, neden düşünce üreten bir beyin vermişti?

Yasakları koyan annemdi, onu şikâyet ediyordum, cezalanan ben oldum. O zaman karar verdim, Tanrı güçlüden yanaydı. Demek ki sorgulamalarımı onun bile göremeyeceği bir yerlere gizlemeliydim.

Yine de yakalandım. Yıllar sonra evlenip iki de çocuk annesi olduğumda, üstüne üstlük taşımacılık yapan aile şirketinin başına geçtiğimde… Sevgili eşim ezberlediği iki tümceyi demir tüccarları, taşımacılar ve dönemin ulaştırma bakanının da eşiyle katıldığı bir yemekte şiirleştirerek okudu; masadakileri gülme krizlerine sokarak. Bu kez cezam utançtı. Oysa masadaki seksen sonrası zenginlerinden biri, top sakalını sıvazlaya sıvazlaya, kimseyi umursamadan, kızı yaşındaki sekreterini sözleriyle taciz ederken utanmıyordu. Hayranı olduğum ulaştırma bakanı kısa bir süre sonra ölen o zengin müteahhidin cenazesine katılmak için ta Ankara’dan kopup gelmekte sakınca görmemişti. Ardında kabine üyelerinin yarısını peşine takarak, özel uçaklarla…

Denetleyemediğim sorgulamalarım sürüyordu. Yaşam öykü, öykü yaşam olduğunda katlanmak kolaylaştığı için de yazıyordum. Kitaplaştırıp okura ulaştırma düşü bile kurmuyordum, sadece yazıyordum.

Kitapta Yazısı Olan Arkadaşlarım, (Sol Baştan) Suna Güler, Emel Kayın, Buket Başaran Akkaya, Arkası Dönük Olanlar: “Deve Boku Savaşları”nın Yazarı İnci Gürbüzatik, ve Meltem Ruscuklu,

Bazen biri çıkar karşınıza, bir anda yaşamınız değişiverir. Benim büyücüm, Lâle Temelkuran’dı. Kızı Ece Temelkuran kadar yaygın değildir ünü belki ama bilenler bilir, çok ödüllü, çok özgün, sıradışı bir plastik sanatlar ustasıdır. Ece Temelkuran’ın ilk deneysel kitabı “Kadınların Kafası Hep Karışıktır”ın yayımlandığı yıldaydık. Benim de yazıp bitirdiğim bir roman dosyam var, kimselere gösteremediğim için etime batıyor.  Nasıl olduysa çekingenliğimi yendim, çıktıları alıp ona götürdüm. İnanmakta zorlanıyordum ama çok beğendi, ancak yaşam öyküm sanmıştı. Yine utandım. Topluma açık bir yerde striptiz yapmışım gibi bir duyguydu. Yazmanın, hele ki kadın için biraz da soyunmak anlamına geldiğini daha bilmiyordum.

Bir kez daha kuytulara gizledim yazılarımı. O roman hâlâ bilgisayarımda kayıtlıdır, yeniden kurgulanmayı bekliyor.

Lâle Temelkuran’ın önerisiyle öykü işliklerine katılmaya başladım. İlk kez o işliklerde ayıplanmadan, sorgulanmadan yazdıklarımı sergilemenin tadına vardım. Hepimizin eksikleri, fazlalıkları vardı, hep birlikte iyiyi, güzeli, doğruyu arıyorduk. Kendi dilimi o işliklerde buldum. İlk öykü kitabım “Özgürlük Çıkmazı” o işliklerin sonucu ortaya çıktı. Yıl 2007.

Lale Temelkuran “KUŞ KADINAR ÜLKESİ” Adındaki Kendi Sergisinde

Bir kez dilinizi bulmuşsanız yazmak sorun olmaktan çıkıyor. O yıllarda ilhamın kölesiydim, geldiği yerde not almam gerekiyordu. Uykularım haramdı. Tam dalacakken geliyor, kalkıp not almazsam rahat bırakmıyordu. Artık beynim disipline girdi sanıyorum, düşen tohumu kendi başına olgunlaştırıyor, fırsat bulduğumda not alıyorum. Ne bir fikir, ne bir imge kayboluyor.

Daha o özgüvene ulaşmadan ortaya çıktı “Ödünç Zamanlar” adındaki öykü kitabı. Yıl 2009. İlk kez o kitapla yazarlık merdivenlerinin ilk basamağına adım attığımı hissettim, çünkü tek başıma kotarmıştım, ikinci, üçüncü, beşinci gözün payı yoktu.

Bir yandan dergilere denemler, makaleler, kitap yorumları, araştırma yazıları gönderirken bir yandan da bir roman kurgulamaya çalışıyordum. Zor bir temaydı. Daha ben doğmadan önceki yılları işlediği gibi, içinde olmadığım coğrafyaların ve kültürlerin romanıydı, çok araştırma gerektiriyordu; ama temamı beslemek istiyorsam buna zorunluydum. Tam altı yıllık bir emeğin ürünüdür  “Günah Kadına Yaraşır.” Yıl, 2013.

Yine tepkileri üzerime çekmiştim, kimi göklere çıkarıyor, kimi adına takılıp kalıyordu. “Günah, kimseye yaraşmazmış, kadına neden yaraşsın?” Yorulmadan, usanmadan her seferinde açıklıyorum: “Günah, Farsçadan dilimize geçmiştir; ah ve gün sözlerinin bileşkesidir, pişmanlık zamanı, bedel ödeme günü anlamına gelir, dini tanımlama uyduruk bir belirlemedir (benim yorumum elbette).

Bu, çelişkiden nasıl çıkarız, bilmiyorum. Hem tüm toplumsal etkileşimleri görmezden gelip her türden melanetten kadını sorumlu tutacaksın, hem de bu yaklaşım sözcüklere döküldüğünde karşı duracaksın! Şiddet görse, hatta öldürülse, hak etmiştir;  tecavüze uğrasa, açık saçık giyinmiş, gece sokağa çıkmış, tahrik etmiştir, demiyor muyuz? Bu toplumun fertlerini de baba faktörünü tümüyle dışarıda bırakarak, analar yetiştiriyor diyen, bizler değil miyiz? Hem de toplumsal politikalarımızı belirleyen eğitim sistemimizin,  ahlak düzenimizin, yayınların, dinin ve daha pek çok etkileşimlerin varlığını yok sayarak.  Çocukluğumda başlayan sorgulamam sürüyor, “Toplum iki (hatta daha da çok) cinsiyetten oluşmuyor mu, neden yargılanmadan, sorgulanmadan suçlanan hep kadın?”

Aynı yıl sonbaharda ortaya çıkan “Doğadan Tarihe DATÇA SERÜVENİ,” doğa yürüyüşlerini öyküleştirdiğim bir kitaptır. Söylendiğine göre duygusal ve düşünsel anlamda vaha etkisi bırakıyormuş okuyanda…

Daha önümde onlarca proje var ve tek engelim nesnel anlamdaki zaman! Yirmi dört saat yetmiyor, ömrümden ne kaldığını da bilmiyorum. Kaldı ki, artık biriktirmemeyi başarsam, sürekli yazsam, iki ömrüm olsa bile yetmez. Üstelik okunmayı bekleyen milyonlarca kitap var. İçimdeki kafesi kırdığımı sanıyorum, dışımdaki kafesse artık nefesimi kesemiyor.

Kahramanlarımın beni şaşırtmalarına bayılıyorum, hiçbiri beklediğim yanıtı vermiyor, öngördüğüm gibi davranmıyor. Bir karakter çıkıyor ortaya, onun doğrularını, kişiliğini, kültürünü araştırmamı benden bekliyor. Dilini kendi dayatıyor. Bazen sorularımı bile yanıtlamadan dönüp gidiyor. Benim, toplumsal ezberlerim var, kahramanlarımın yok. Her birinin kendi dünya görüşü, kendi politikası, kendi ahlak anlayışı var. Onlardan aldığım hazzı hiçbir mutlulukla değişmem. Arada bir sıradanlaşıp deniz kenarında çekirdek çitleyerek fal bakmaya özendiğim olmuyor değil ama bin kez dünyaya gelsem her seferinde yine yazı çabası içinde olmak isterdim. Çünkü sadece yazarken kendime ihanet etmem gerekmiyor. Çünkü sadece yazdıklarım bana ait, birileri fikirlerimi aşırsa bile…