Mitoolojik Bir Günahkar LİLİTH

Lilith’in yazarı Vera Zingsem, bilinen “Yaradılış Efsanesi”nin gölgede kalan yönlerine ışık tutarken işinin (ya da mesleğinin) gereğini yapmaktan öte yeni bir şey söylemeye çalışmıyor. Yazarın özgeçmişinden onun yüksek ilahiyatçı, efsane ve sembol araştırmacısı, dans pedagogu olduğunu öğreniyoruz. Bu da bize, Yaradılış Efsanesi’ni araştırmasından daha doğal bir sonuç olamayacağını düşündürüyor. İnsan, efsane araştırmacısıysa, önce yaratılışı merak eder! Sosyolog olsaydı Lilith’in bu kadar süre neden gölgede kaldığını araştırırdı bence. Kişisel iradesini ortaya koyan bir kadını yok sayarak, kadın iradesinin yolu kesilmek istenmiş olabilir mi, diye düşünülebilir ki bu çok yerinde bir varsayım olur. Son yıllardaki yükselişi de aynı nedene bağlanabilirmiş gibi geliyor: insanlık artık ‘Silik Kadın’ görüntüsünden sıkılmış olabilir. Lilith’in duruşunu da göz önüne alırsak aşkta belirleyici olma zamanının geldiği düşünülebilir. Bunun da şaşırtıcı bir yanı olmasa gerek, sürekli kışkırtılan bir (erkek) cinsellikle bastırılan (kadın) bir cinselliğin, yalnızlığı besleyen beraberliğini yaşıyor günümüz insanı. Uygulamadaki birliktelik kuramlarının yanlışlığını kanıtlayacak bundan kesin bir delil olur mu?

Vera Zingsem’in araştırmaları Mısır’dan Hindistan’a ve tüm batı kültürlerine kadar büyük bir coğrafyayı kapsıyor. Bu kültürlerin hepsinde küçük değişikliklerle bir Lilith figürü var. İçinden çıktığı kültüre göre bazen cadı, bazen bir tanrıça… Vücut hatları kıvrımlı, saçları kızıl ve kanatları var. Uçabiliyor yani. Bundan da şöyle bir çıkarsama yapabiliriz: Antik çağlardan günümüze güzellik ve estetik anlayışı pek değişmemiş. Böylece ilk kodlama da belirlenmiş oluyor: “kadının güzel olması yetmez yetenekli de (uçabildiğine göre) olmalıdır.” “Güzellik” kodlamasına güvenerek oluşmuştur bu günkü kozmetik sanayi.

Âdem’in nitelikleriyle ilgili bir bulguya rastlamıyoruz. Bundan da ikinci çıkarsamayı yapabiliriz: “erkeğin kaşına gözüne, boyuna posuna bakılmaz!” Ama galiba kişiliğinin de güçlü olması gerekmiyor; her başı sıkıştığında tanrısına koştuğuna ve –bildiğimiz gibi- Havva’nın sunduğu yasak meyveyi geri çeviremediğine göre…

Efsaneye göre Âdem, yaratılır yaratılmaz yalnızlıktan yakınmaya başlar. Tanrı da Lilith’i ona eşlik etmekle görevlendirir. Âdem ‘armağan’ını kullanma hakkı sınırsızmış gibi davranır. Lilith’e itiraz hakkı tanımaz. Lilith kızar ve onu terk eder. Âdem tanrıya sızlanır, Tanrı Lilith’e geri dönmesini emreder, ancak o bu emre uymaz. Lanetlenir. Böylece Lilith kimliğinde kadın, ilk gözdağını almış olur: “Erkeğe hizmetten kaçınırsan lanetlenirsin!” Bu lanetle birlikte kadının cinsellikle ilgili beklentilerinin de yolu kesilir. Kadın genlerine kodlanacak imgelerden biri daha belirlenmiş olur.

Efsanenin devamında Tanrı, topraktan bir kadın yaratır, ancak Âdem beğenmez. Bir başka kural imlenmiş olur: “Beğenme hakkı erkeğe aittir!”

Tanrı bakar ki olacak gibi değil, Âdem uyurken kaburga kemiklerinden birini alıp Havva’yı yaratır.

Kodlanmanın bu aşaması birkaç soru getiriyor akla: İlk soru, neden böyle bir imgeleme gerek duyulmuş, kadının doğurganlığıyla ilgili bir imrenme olabilir mi? Bir başka soru: yere göğe hükmeden bir Tanrı, kendi ürettiği bir canlıya (Âdem’e) neden söz geçiremiyor. Örneğin neden Âdem’e iyi davranmasını buyurmuyor da, Lilith’i lanetlemek yolunu seçiyor? Neden yarattığı ikinci kadını sevmesini emretmiyor? Acaba erkek beyninin ürettiği tanrının görevi, Âdem’in isteklerini yerine getirmekle mi sınırlı? Bu durumda Âdem, Tanrıdan da üstün olmuyor mu?

Bu soruları daha da uzatabiliriz, bu da bizi bir tek gerçeğe götürür: Kadın, yazılı edebiyatta olduğu gibi sözlü edebiyata da çok geç başlamıştır. Bunun nedenlerini anlamak hiç de zor değil. Gözünüzün önüne şöyle bir antik çağları getirin: kadın, sınırlayamadığı doğurganlığının baskısı altında; kontrol edemediği bir içgüdüyle dünyaya getirdiği her canlıyı yaşatma çabasında. Koşulları algılamak için öyle üstün bir düş gücü gerekmiyor, yeni doğmuş bir bebeğin yaşayabilmesi neredeyse imkânsız. Cinsler arasındaki farkın kızlardan yana olduğu tek dönem, çünkü erkeğin bebekliği daha sorunludur, anne olanlar bunu bilirler. Kadın, bebeğini cinsiyetine bakmadan yaşamda tutmak için savaşır; doğaya, aç hayvanlara ve erkeklere karşı. Hayatta kalmaktan daha zoru herhalde erkeklerin sonu gelmeyen cinselliğiyle –Âdem’le Lilith arasındaki tartışmanın içeriğini göz önünde bulundurduğunuzda bu sonuç çıkıyor- baş etmek olmuştur. Avlanmak ve savaşmak dışında tek dürtüsü cinsellik olan erkeğin, bu uğraşlarını öykülemek, duvarlara çizmek, yaşamı ve kadını adım adım şekillendirmek için bol bol zaman bulduğu kesin. Yaşadığı cinselliğin dokuz ay sonraki sonuçlarını merak dahi etmezken, insan neslinin devamı sorumluluğu tek başına kadının omuzlarındadır. Çocuğunu-çocuklarını- bırakıp ava gidemez; doğa koşulları ve aç hayvanlar için öteki canlıların yavrularından daha savunmasızdır insan yavrusu. Kendini korumaya yarayacak öteki canlılardaki tüy – pul, pençe gibi donanımlardan yoksundur, üstelik yaygaracıdır. Acıkır ağlar, ağrısı-sızısı olur ağlar. Aylara değil yıllara yayılan bir süreçtir bu. Aile kavramı yaşama geçmediği için kadının yardım isteyebileceği kimse yoktur. Tek umarı avlanan birinden ‘çöplenebilmek’tir. Korumasından da yararlanabilmek için erkeğe sığınmak zorundadır. Sorumluluğu öylesine ağırdır ki, erkeğin uydurduğu masalları yalanlamaya çalışacak ne zamanı ne enerjisi vardır. Daha da ötesi ilgisini çekebilmek için kılıktan kılığa girmek zorunda olduğunu içgüdüsel olarak bilir. Bebeğini yaşatmak zorundadır, öncelikli ve tek gerçeğidir bu. Doğum ve ölümünün iç içeliğinde, mucizevî değerini iki taraf da göremez. Tek belirleyici değerdir erkeğin fiziksel gücü, bu da onun beğeni eşiğini sürekli yükseltir. Hep daha genç, daha itaatkâr, daha sevecen, daha becerikli olanı elde etmek ister. Bu da çocukluktan çıkmadan anneliğe sürükler kadını. Yine de tükenmez, yenilgiye düşmez. Kadının üstesinden geldiği sorunları görüp, zekâsını ve iradesini tehlike olarak görmeye başlar erkek. Zekâyı önleyemeyeceğinin ayrımındadır, yolunu kesmenin çaresini arar. Lilith’i, iradesiyle birlikte tanrısına lanetlettirip yeraltına gönderttirir. Havva’nın kendi kaburga kemiğinden yaratıldığını iddia ederek de bir taşla iki kuş vurmuş olur: hem bağımlılığının nedenini, kendinden ayrılan parçanın çekim gücüne bağlar; hem de Havva’nın hizmet amacıyla yaratılmış olduğunu kanıtlamış (!) olur.

Âdem, kadını bunca yasakla donatmışken(!) yine de tedirginliklerinden kurtulamamıştır. Arada bir Lilith ruhunun ortaya çıkması huzurunu kaçırır. Sevgili, itaatkâr, sevecen, özverili, suskun Havva’sını o ruhtan korumak için Lilith’i bebek hırsızı ve katili yapar. Böylece kadınlar arasındaki dayanışmanın da yolunu kesmiş olur.

Buraya kadarı abartılı gelmiş olabilir mi? “Yaradılış Efsanesi”nden daha mı akıldışı? İki cinsten biri ötekinin sadece kaburga kemiğinden oluşabiliyorsa, üstelik insan neslinin devamı demek olan doğurganlık mucizesi, bir kaburga kemiğinin sorumluluğuna bırakılmışsa; Yaradılış Efsanesi’nin –genlerimize kodlanmış- sadece bir efsane –yani safsata- olduğu gerçeğinden başka bir anlamı kalır mı? Bizi o kodların imgelediği ayrıntılarda öylesine boğmuşlar ki, bu öykünün inanılmazlığını bile gözden kaçırıyoruz. O kadar ki tüm mistik değerlere sırtını dönenler bile kadın erkek ilişkisindeki ölçütlerini bu efsaneye yaslamak çelişkisinden kurtulamıyorlar. Tüm dinlerde kutsanan evlilik kurumu bile olması gerekenden çok uzak amaçlarla ortaya çıkmıştır. Kabile savaşları sırasında yandaş sağlamak için kız alıp vermelerle oluşmuş bir kurumdur.

Bu belirlemeler ışığında günümüz insanının açmazlarını anlamak pek de zor olmasa gerek. “Genetiği Değiştirilmiş” “kurgulanmış” bu insanlar, kimyalarıyla efsaneyi birleştiremiyorlar. Mutluluk anlayışları, beklentileri, duyguları, düşünceleri ayrı yönlere saptırılmış kadın ve erkek, ortak beraberlik için sağlam bir zemin oluşturamıyor. Erkek, uyum sağlayacağı, duygularını çoğaltacağı kadın yerine “kafesleyeceği” daha genç, daha güzel ya da kendine olanak sağlayacak kadın; kadınsa erk, varlık, cömertlik peşinde. İşte o yüzden aşk her yerde ama biz bulamıyoruz.

Not: Bu metnin yazıldığı yıllarda yaptığım araştırmalarda, avcılığın sadece erkeklere has bir eylem olduğu sonucuna ulaşmıştım, oysa son yıllarda vardığım sonuca göre avcılığı gibi ürün yetiştirmeyi, toplamacılığı, toplu yaşama geçişi kadınlar başlatmıştır. Çünkü onların beslemek zorunda olduğu çocukları vardı ve dayanışma zorunluluğu da toplu yaşamın gerekçesiydi.

¹Lilith: İlya Yayınevi

Çeviri: Devrim Doğan Yüzer

Suna GÜLER 2010