İskenderiye Dörtlüsü-3 MOUNTOLİVE

Lawrence Durrell

S: 10) Mountolive içini çekti, çenesi avucunda, bakışlarını kahverengi suya dikti. Böylesine mutlu olmaya hiç alışkın değildi. Gençlik umutsuzluk yaşıdır.

S:18) Eski bir sandığı boşaltır, içinden çıkanları karmakarışık atar gibi Leyla onun içini dışına çıkarmıştı.

Lawrence Durrell

Sevmek saçmaydı, şöminenin rafından düşmek gibi bir şey.

Öpüşler bu binlerce hiçi yaralara çevirmek için uydurulmuştur.

Evin üst balkonları pırıl pırıl aydınlıktı, hastalıklı adam, yamuk, yılık gövdesiyle orada tekerlekli iskemlesinde oturmuş, kıskanç bakışlarını geceye dikmiş, onları bekliyordu.

S:19) Küçük oğlunun yüzünde yankısını bulan suskun kaba çehresiyle, iki omzunun arasında çarpık duran başı bazen karnavallarda sopalara geçirilip taşınan maskeleri andırıyordu. Bunlara eklenecek bir tek şey kalıyor, o da, Leyla kocasını seviyordu!

Onları kucaklaşırken görmektense bir kolanı gereksiz yere sıkıştırmaya çalışarak oyalanmayı yeğledi. Kıskançlıkla ilgisi yoktu, onun kuşkuculuğu kendisini çok üzüyor, çok yaralıyordu.

S:23) Kuşkusuz Mountolive onu güzel bir bilmece olarak görüyordu, oysa biraz daha deneyimli biri olsaydı, ondaki doğallıkta tam bir ruh arılığı, taşkın doğasında kendini özgürce gerçekleştirmesini izin verilmemiş, bu yüzden de uzlaşmaların arasına uysalca geri çekilmiş bir yaradılış görebilirdi.

S:31) “Seni kendime sevgili edinmemi bana o söyledi. Bir düşünsene, kendi açısından çok akıllıca bulmuyor musun?bir terslik olabileceğinden, beni büsbütün yitireceğinden korktuğunu düşünürsen? Aşk özlemiyle yandığın oldu mu hiç? Aşkın ne kadar tehlikeli olduğunu bilmez misin?” demişti. Hayır bilmiyordu.

S:34) Ama Mountolive büsbütün budala değildi; hayatta ögrenilmesi gereken çok önemli iki dersi öğreniyordu: Dürüstçe sevişmek ve düşünmek.

S:36) Yataktan kalkıp tam zamanında pencereye giderek, sıkılmış dişlerinin arasından bir yılan ıslığı gibi çıkan, “Gene yalan söylüyorsun,” sözlerini alçak sesle yineleyen Naruz’un kösnül kabalığıyla tüyler ürperten davranışına tanık oldu; ev sahibinin cebinden çıkardığı bir bıçakla oğlanın kulakmemesini kesip arırışını görmeye yetişmişti, ama o bu işi hiç acelesiz, çok sakince yapıyordu, sanki meyve makasıyla bir üzüm salkımını dalından kesermiş gibi. Boynundan aşağı sel gibi kan bosaşanmasına karşın uşak hala hiç kımıldamadan duruyordu. Naruz aynı iblisçe tıslamayla, “Haydi git şimdi,” dedi, “söyle babana, her yalan söyleyininde etinden bir parça keseceğim, ta ki doğruyu söyleyecek parçanı buluncaya kadar.” Oğlan birden sendeleye sendeleye koşmaya başladı, soluk soluğa gözden kayboldu: Naruz bıçağını şalvarına sildi, ıslık çala çala evin merdivenlerini çıktı. Mountolive taş kesilmişti.

S:52) Sözcükler her şeyi öldürdükleri gibi aşı da öldürürler.

S:56) Ona bir şeyler aktarabilmek için kendisi bir şeyler öğreniyordu.

S:72) Hiçbir şeyi aşağılamadığım gibi, hiçbir şeye saygı duymamayı öğrenmek istiyorum.

S:111) Mountolive bu yokluğun annesini ne derece incittiği konusunda bir yargıda bulunabilmek için onun gururunun gerisinde neler yattığını hiçbir zaman görememişti. Bu konuyu açmaya her ikisi de çekiniyordu, çünkü her biri ötekinin yarasına basmaktan korkuyordu.

S:118) Doğrusu ben diyecek söz bulamıyorum, ama bu dinin fizikötesiyle değil, alnız ve yalnız etikle uğraşan ir savaş dini olduğunu asla unutmayın.

S:120 ) “Evet, ordu, düş gücünün korkaklığın en büyük etkeni olduğunu anladı anlayalı Maskelyne gibilerde dış gücüne düşman özellikleri geliştirdi: Neredeyse Türklere özgü bir bellek kaybı. Ölümü küçümseme, yaşamı küçümseme biçimine dönüşmüş, bu tür bir insan, yaşamı ancak kendi koşullarıyla kabul edebilir.

S:153) Yazar, yeryüzündeki yaratıkların en yalnızı.

S:162) “Ama kültürden gelen alışkanlık, insanı kendi çekiciliğine karşı korumaya yetmez. Hiç hoşlanmadığım bir toplumsal yaşamın bu yumuşak, kolay yavanlıklarının içine diri diri gömüleceğim.”

“Yalnızlığa karşı kendinizi nasıl savunuyorsunuz?”

“Bayım, yalnızlığın kendisi oludum ben.”

S:193)Pursewarden, “Şu iğrenç Suriyeliyle olmasın sakın?” dedi. Para! Büyük bir acı duyarak bunu düşündü. Melissa, olacağa boyun eğmekte üzülecek bir şey yokmuş gibi baktı. Alçak sesle, ama hiç vurgulamadan, hiç utanç duymadan, “Kendisiyle gitmem için 500 Mısır Şilini önerdi. Şimdilik hayır diyorum, ama sonra –galiba gitmek zorunda kalacağım,”Dedi ve omuzlarını silkti.

S:195) Acıların dindirilmesi, unutma… tanımadığı bir kadın gövdesinden insan başka ne ekleyebilirdi.

S:197) Yüzünde kuşku ve kaygı çırpuntuları vardı – sanki akımın kesilmesi, iletişimin kopması kendi suçuymuş gibi. Sonra inledi – Pursewarden onun parayı düşündüğünü biliyordu. Böylesine büyük bir para! İşte şimdi acemice kaygısı, kabalığı Pursewarden’ı öfkelendirdi.

S:200) “Evet, bu o. Benim kız kardeşim,” dedi. Melissa donup kalmıştı. “Kız kardeşin mi?” Pursewarden’in elini ellerinden düşürdü. Daha önce bu oyunu oynadığında hiç böyle doğru kehanette bulunduğu olmamıştı. Pursewarden durumun ağırlığına uyan bir esle, “Onunla ben, birbirimize âşıktık. Bir daha başka insanları sevmemiz olanaksız,” dedi.

S:202) Bu kez, uzun süredir birbirlerini arayan, gürültülü kentin her günkü kalabalığı içinde bulunan iki dost gibi, birbirlerinden bilgece, sevecence tat aldılar. İşte şimdi bulmayı tasarladığı bir Melissa’yla karşı karşıyaydı.

S:288) “Bir adamın utanmaz olduğunu söylemek, onun şimdi görmezden gelmeyi yeğlediği birtakım utanma duygularıyla doğduğu anlamına gelir. Ama düpedüz vicdansız domuş bir adam gözünüzün önüne getirebilir misiniz? Ruhun en olağan eğiliminden yoksun doğmuş bir adam?”

Halka Çevirimci

S:294) Armağanı alır, teşekkür ettikten sonra bu nüshalardan kendisinde daha önceden var olup olmadığına bakmak için hemen yükarı çıkması gerektiğini söylerdi. Memlik, dönüşünde bir kez daha teşekkür eder, kitabı (Kur’anı Kerim) kitaplığına koyduğunu söylerse, ricacı başarılı olduğunu anlardı, ama o nüshanın kendinde bulunduğunu söyler, kitabı geri verirse ( kuşkusuz arasındaki paralar alınmış olarak) ricasının kabul edilmediğini anlardı ricacı. İşte nur’un ‘Peygamberi küçük düşürmek’ olarak nitleediği şey bu küçük törendi – ve bu yüzden Nur, Memlik’in sessiz nefretini kazanmıştı.

S:313) İskenderiye’de yağmur, kısa süren, seyrek rastlanan bir kış olgusuydu. Biraz sonra deniz rüzgarı çıkar, yön değiştirir, ağır bulutları hali gibi yuvarlayarak götürür, birkaç dakikaya kalmaz gökyüzünü pırıl pırıl ederdi.

S:324) Yeraltında sürekli akan, kendi koyduğumuz ters yasalarla, hazlara düşman kişilerin ayıplamalarıyla kurduğumuz dayanaksız barajdan kolayca sızan cinsellik ırmağı

S:328) Birden aklına bir okulun kızlar yatakhanesi geldi: Sanki bu düşünceden türemiş gibi, odanın öteki ucundaki açık kapıdan beyaz, kirli entariler giymiş küçük karaltılar kalabalığı, bozguna uğramış melekler gibi, içeriye doluştular. Birden, büyük bir tiksinti ve acıma duyarak, bir çocuk genleevine geldiğini anladı. Çocukların yüzleri boyalıydı, saçları kurdelelerle boğulmuş, örgülerle toplanmıştı. Nazara karşı yeşil boncuklar taşıyorlardı. Yunan vazolarında oymalarını gördüğümüz küçük yaratıklar, adaletten kaçan suçluların acılı ifadesiyle mezalarından, kemik mahzenlernden çıkmış gibiydiler. En öndekinin elinde bir lamba vardı – bir çay tabağına konmuş zeytinyağının içinde yanan bir iplik parçası. Bu zavallı lambacığı yere, köşeye koymak için eğildi, çocukların çubuk gibi ince uzun gölgeleri hiçleştirilmiş istençler ordusu gibi tavana yayıldı.

S:349) Yüz tane meraklı bakış onun gözüne bakıyor, sihrinin gücüyle hastayı sağlığına kavuşturması için yalvarıyordu. Kaşlarını adamakıllı çatarak hepsine baktı. İncil’deki Mısır masallarının eski büyülerine başvurabilseydi Narız’a ayağa kalkmasını seve seve söylerdi.

S:353) Onlar törensel yas danslarına başladıklarında, nesim’le Balthazar sandelyelerinin üzerinde, başları önlerine eğilmiş, elleri kenetlenmiş, sessizce oturuyorlardı –insan başarısızlığının gerçek bir tablosu.

Yürüyür, sallanıyor, tepeden tırnağa titriyor, kıvrılıyor, ölüye kalkmasını söyleyerek dönüyorlardı. “Kalk benim büyük acım! Kalk benim ölümüm! Kalk benim bir tanem, ölümüm, devem, koruyucum! Ah tohum dolu sevgili gövde kalk!”

S:354) Dünya yaşamının düzen ve süreklilii düşüncesinin ileri süren her şeyin, ister kişisel, ister ailesel, ister toplumsal olsun, atılıp yok edilmesi gerekiyordu. Tabaklar, resimler, süs eşylaarı ya da giysilerle birlikte ölünün anısının yöntemli olarak yok edilmesi… Şimdi ev tam bir yıkıntıya dönüşmüştü, geri kalan eşyaların üzerine kara örtüler serildi.

“Yalnızlık Gecesi’ni orada kara fincanlardan kahve içerek, zaman zaman acı feryatlarla, bayılan ya da sara nöbetine yakalanarak yere yuvarlanan bir kadının gürültüsüyle kesilen yukarıdaki derin, yürek kaldırıcı iniltiyi dinleyerek geçireceklerdi. Bu büyük adımın cenaze töreninin başarılı olması için hiçbir şey esirgenmemeliydi.