Sağaltımın En Doğal Yöntemi ŞELALELER

Yine oksijen sarhoşuyuz. Biz her Pazar bunu yapıyoruz. Daha etkisine girmeden düşüncesiyle esrikleşiyoruz. Üstelik bu kez yolumuzu şelalelere düşüreceğiz. Elli bin negatif iyon! Ben, kırk dokuz bine razıyım. Varsılların milyon dolarlar ödediği sağaltım yöntemine tek kuruş ödemeden ulaşacağım, lafı mı olur,  varsın bin birim eksik oluversin.

Belediye binasının önünde toplandığımızda açıklanması olanaksız bir neşe herkeste; oysa sabahın körü, uyku mahmuru olmayı bile unutmuşuz. Arada bir denetlemeyi unutup yüksek sesle gülüyoruz.

Bazen Keçileri İmrendiriyoruz

Bu kez yeni katılımcılar var: Derya, İnci, Levent, Nesrin, Nilüfer’le ilk kez birlikte yürüyoruz; A. Soydan, ekip başı Temizel, Muzaffer Özgen ve ben kıdemli yürüyüşçüleriz. Katılımcıların üçte birinin mimar oluşuyla ilgili yavan espriler üretiyoruz. Olsun, gülmemize yetiyor ya… Nilüfer iç mimar, Ahmet ile Nesrin mimar; geri kalanlar çeşitli iş kollarından emekliliğin sağladığı ikinci gençliğini yaşayanlar. Muzaffer Bey öğretmen emeklisi, şu sıralar blogunda yayımlamak için aralıksız resim çekiyor. Dağ – taş onun

Nesrin www.datcadetay.com’da resimleri, videoları izler, her değişikliği bildirip çağrı gönderir,“Muzaffer Bey,ben de katılmak istiyorum”diye e-postalar atardı. Sonunda engellerini aşmış olmalı. Keşke Alavara gibi kolay bir güzergâh olsaydı ilk yürüyüşü, diye düşündüm. Ayakkabıları da bileğini kavramıyor!

“Bizim yürüyüşlerimiz biraz zorlu geçer Nesrin Hanım” dedim, yanıt geldi: “A, ben çok yürüdüm Ahmet’le”… İyi ya!

Üç yıldır hemen hemen her yürüyüşe katılıyorum, denk gelemedik demek ki.

Araçlarımızla Hızırşah’ın arkasında dolandık; bademlik, zeytinliklerden sonra kızılçam koridoruna daldık. A. Temizel’in elinde, fırından aldığı tahinli ekmek, kıtlıktan çıkmış gibi.

Küçük bir meydanlığa varıyoruz, kovanlar yerleştirilmiş: Katkısız, halis çam balı… Yoksa kekik mi demeliyim? Çiçek olmadığı kesin. Datça’nın çiçeği solmaz ama ne de olsa kış aylarındayız.

Kameralara Fazla Mesaide

Arıları ürkütmeden sessizce sıvışırken grubumuzun en uçuk kadını – yürüyüşe bile ruj sürerek katılır – İnci’den küçük bir çığlık: Arı sokmuş. Ruj kokusuna gelmişmiş arılar… Bana inandırıcı gelmedi, çünkü pek çok kez yemek yerken falan arı kovanına döneriz, bir yerimize dokunmazlar, üstümüzde mayodan başka bir şey de yoktur üstelik. Nedenini araştırdım, tenimize sürdüğümüz güneş koruyucudan rahatsız olurlarmış. Yani İnci’ye de şöyle bir dokunmuş olmalı, ruju hissedince de çekip gitti. Zaten sonradan baktığımızda arı soktuğunu gösteren bir belirti de göremedik ama dudaklarının ne kadar seksi olduğunun hepimiz farkına vardık.

Daha ilk adımda eğime geçtik. Yokuş aşağı yürümek kolaymış gibi gelebilir size, Datça’da öyle olmuyor. Oynak taşlar, bodur bitkiler, gözünüzü yerden ayırmanıza izin vermiyor. Bizim için şaşırtıcı bir yanı yok, yeni katılanlar için ürkütücü. Bana sorarsanız bu daha da özel yapıyor yürüyüşü. Ayrıntıların farkına varmayı öğreniyoruz.

Biraz sonra yaşayacağımız güzellikleri biliyoruz, hele de yeni katılanlara hava atacağız ya ayağımız yere bile değmiyor. Görsünler bak Datça’da şelale mi varmış diyenler! Eh tabii Düden falan değil, ama Datça da Antalya değil.

Nesrin en önlerde. Keşke biri ona, doğada hızlı değil sağlam yürümenin önceliğinden söz etse. Levent ile Nilüfer’in sıkı yürüyüşçüler oldukları belli. Arada bir yakınsa, en arkalarda kalsa da İnci de sağlam basıyor. Birlikte yürüdüğümüz bu üçüncü güzergâh. Yakınır, sızlanır, ertesi hafta yine katılır; grubun neşesi. Dedi ki: “Bekâr olduğumu da yaz!” Onu yazarsam, ötekileri de yazmam gerekir. Aslında bizim grup Datça toplumunun bir kopyası gibi, yalnız yaşayanların oranı genel nüfusun üçte biri.

En kısa yoldan, şelaleye ulaşan suyoluna vardık. Önce bir keşfedelim bakalım yeterince su var mı? Şelaleye vardığımızda mahcup olur muyuz? Ne de olsa daha kasım ayındayız ve fazla yağmur yağmadı.

Şelalenin Ayağını Görebilme Sevdası

Eh, beklediğimiz kadar değildi ama idare eder. Yeniden yamaca tırmanıyoruz. Su yatağından yürümek olanaksız, yamaç boyunca ilerliyoruz. Sık sık kaymaların yol açtığı küçük kazalar oluyor. Muzaffer Bey Nesrin’in eline bir dal tutuşturuyor; sopa üçüncü bacak gibidir, elinden bırakma diye de uyarıyor.

Aslında sadece yedek bacak değil aynı zamanda da bir denge aleti. Üst bedenin de kullanılmasını zorunlu kılarak orantı kuruyor. Öte yandan zeminin sağlamlığından emin olmadığınızda kontrol etmenize yarıyor. Kısacası yürüyüş sopası doğa yürüyüşçüsünün vazgeçilmezi olmak zorunda. 

Şelalenin üst başına ulaştık. Göreceli düzgün sayılabilecek bir alan. Kayaların üstünde sere serpe yayıldık. Üç güzel sesten ikisine sahibiz: Su sesi, kadın sesi… Para sesine gereksinimimiz yok, neden olsun? Alışveriş yapacak değiliz ki. Kendi yaptığımız kekler, börekler. Üstelik endemik bitkiler ve lor peyniriyle; az kalorili, çok lezzetli. İşletmeci Ahmet hemen Çingene pilavına başladı. Bunu ilk söylediğinde nasıl şaşırmıştık: Dağın başında, od yok, tencere yok, pilav! Meğer kuru peynirle yapılan bir kahvaltılık türüymüş. Merak edilir belki diye yazıyorum: Peynir, çok ince doğranmış domates, salatalık, biber, maydanoz ve başka ne varsa karıştırılarak oluşturulan bir kahvaltılık. Denemeyen varsa kesinlikle öneririm, ama bizim şelalelerin başında. Başka yerde aynı tadı verir mi, bilemem.

Ahmet’in eşi Fatma, yürüyüşlerimize katılmaz ama börekleriyle hep aramızdadır. Size sıradanmış gibi görünen otlardan bir yemek yapar, tadına doyamazsınız. Ona aldanıp denemeye kalkmayın, aynı tadı tutturamazsınız.

Çıkınlar açıldıkça gruptaki arkadaşlar iki Ahmet ve benimle dalga geçmeye başladılar. Yemek için bu yürüyüşleri yapıyormuşuz. A. Temizel onları onaylıyor, “Bundan daha keyifli bir şey var mı? Biz zaten kilo korkusu olmadan daha rahat yiyebilelim diye yürüyoruz.” deyip gülüyor. Grubumuzun yenilerinden bazılarının, olması gerektiği gibi, sandviçten başka bir şeyi yok. İkram ediyoruz, kimi prensiplerini bozmuyor, kimi kırmayıp alıyor. Yeni grup üyemiz Nesrin Hanım da abartanlar arasında. A. Temizel’i tanıdığından olacak, o da erzağı düzmüş.

Genel Görünüm

Ne kadar keyifli olursa olsun hiçbir mola gereğinden uzun olamaz, hava kararmadan dönüşü tamamlamış olmamız gerekiyor çünkü. Yeniden yamacı tırmanıyoruz, yeni hedef şelale ayağı… Geniş bir daire çizip ulaşıyoruz. Bu seferki başka bir keyif. Ayakkabılarımızı çıkarıp, suyun döküldüğü yere olabildiğince yaklaşıp resimler çekiyoruz. Su, buz gibi. İnci ayakkabılarını bile çıkarmıyor, ıslak ayakkabılarla yürümeye falan aldırmazmış. Oysa dizlerinin yarısına kadar suya battı. Muzaffer Bey kargılardan birer sopa kesip, yeniden Nesrin’in eline tutuşturuyor. Önemini ve nasıl kullanması gerektiğini de yeniden bir kez daha anlatıyor.  

Yeniden yola düzülüyoruz, kâh suyun sağından, kâh solundan yürüyoruz. Bir ara kütüğün üzerinden suyu aşmamız gerekince daha önceki bir olayı anımsıyoruz. O yürüyüşlerden birinde grup arkadaşlarımızdan Selçuk, kütüğün üstünde gösteri yapayım derken çok kötü sonuçlara yol açabilecek şekilde düşmüştü. Başı, koca bir kayaya teğet geçmişti. Neyse ki sırt çantası beline destek olunca kazayı acısız atlatmıştı.

Doğa, hafife alınmayı bağışlamıyor. Aslında yaşam hafife alınmayı bağışlamıyor. Ne sağlık, ne ilişkiler, ne iş… Düş kırıklığıyla sonuçlanan umutlarımdan geriye baktığımda küçümsediğim ayrıntıları görürüm; küçük şeylerin intikamı büyük oluyor.

Suya paralel yürürken yolumuza eski bir su değirmeni çıkıyor. Geride bıraktığımız zorlukları anımsıyoruz. Daha önceleri un öğütmeye gelenlerin nasıl ulaşabildiğine akıl erdiremiyoruz. Sarp bir yamaçta, yol-iz yok. Öte yandan yol boyunca başka kalıntılara da rastlamıştık.

Düzlüğe vardığımızda su birden bire kayboluyor. Zemin iri çakıl taşlarıyla kaplı, sel yatağı görünümünde. Yürümek yamaçtakinden de zorlu. Sol yanımızda iki eski binanın kalıntısını görüyoruz, bir de su kuyusu var. Yıkıntı duvarlar ve anlamlandıramadığımız birkaç kalıntı daha. Bitki örtüsü gür, ağaçlar yüksek. Bük ve çalılar geçit vermez sıklıkta. Kuşkonmaz benzeri bir bitki filizi görüp topluyoruz. Buralarda adına “tilki” deniyor. Bulunduğumuz yerin adı Kızılbük.

Kahvaltı Saati

Kızılbük’ten Domuzçukuru yönünde yürüyoruz. Tırmandığımız yamaç çok dik, yardımlaşmadan çıkmak olanaksız. Yine o alıştığımız oynak zeminli yamaçlardayız; dağ nergisleri açmış. Bir tanecik koparıyorum, Muzaffer Bey burnumdan getiriyor. Doğaya zarar veriyormuşum… Sanki kökünü söktüm!

Nesrin’in topalladığını görüyorum, ayağı burkulmuş. Yüzüne bakıyorum, biraz neşesi kaçmış gibi ama gülümsüyor. A. Temizel, Sahil Güvenlik’ten yardım istemeyi öneriyor, gerekli bulmuyor Nesrin. Bilek kemiğinin iki yerinden kırıldığını öğrendiğimde çok şaşıracağım. Sürekli yanımda taşıdığım destek bandımı çıkarıp bileğini sarıyorum, “Pek hafif bir şey olduğunu sanmıyorum.” diyor. Sahil Güvenlik önerisini bu kez ben yineliyorum, yine gerekli bulmuyor. Oysa önümüzde üç tepe var, daha kısa bir yoldan dönüş olanağımız yok.

Levent, Derya, A. Soydan, A. Temizel, nöbetleşe sırt çantasını taşıyorlar.  Söylediklerine göre çok ağırmış ama sonradan Nesrin bunu kabul etmedi.

Dinleniyoruz

İlk yamacı tırmandıktan sonra yeniden inişe geçiyoruz. Arada bir gördüğümüz pisliklerin domuzlarla ilgili olduğunu söylüyor yöreyi bilenler. Başka canlı belirtisi de yok. Oysa yöre uzmanı Nihat Akkaraca, “Datça’da Zaman” adındaki anı derleme kitabında, çok değil üç-beş yıl önce çocukların keklik yumurtasıyla beslendiğini anlatıyor. Henüz kökü kurumamış ama çok ücra köşelere çekilmiş olmalılar. Ne keklikler ne de başka bir canlı yolumuza çıkmadı… Bir kertenkele bile yok. Bir söyleşimizde Ercan, doğal dengenin bozulmasının sonuçları olarak değerlendirmişti bu durumu. “İlaçlamalarla, yangınlarla börtü böcek yok olunca, onlarla beslenen hayvanlar da kayboluyor” demişti. Bir de bilinçsiz avcılık var tabii… Ne yapabilirim insanlığımdan utanmaktan başka?

İlk vadiyi aştık, aklım Nesrin’de. Kâh A. Soydan’ın kolunda, kâh Levent’in yardımıyla yürüyor; çantası Derya’nın sırtında. A. Temizel’in görevleri genel: Yol belirlemek, zor yerlerde gruba yardım etmek, yerine göre yol açmak. Çünkü kimi zaman sarılıcı otlar yolumuzu kesiyor.

İlk vadiyi aşınca Nesrin ve yardımcıları yetişsin diye bekledik. Kadın, ayak bağı oldum, keyfinizi bozdum diye neredeyse kederinden ölecek. Sanki aynı durum bizim başımıza gelse, yardımcı olmaktan kaçınırmış gibi. Kaçınmaz biliyorum, koşarak gelir.

Kadın olduğum halde ben bu kadınları anlayamıyorum, erkekler nasıl anlasın. Sanki isteyerek yaptı. Kendi acısı önemli değilmiş gibi bizim tadımızı kaçırdığına yanıyor. Bu kadınlar var ya dokuz ay, yirmi dört saat çocuklarını taşırlar da bir gün kendileri yaslanmak zorunda kalsalar kahırlanırlar.

Öğle sonrası bire doğru Domuzçukuru’nu gören tepeye vardık, mola vereceğiz. Çoğunluk onaylarsa, öncelikle de Nesrin, koya ineceğiz. Aynı öneriyi yineledi A. Temizel, “Aşağı inip, Sahil Güvenlik’ten yardım isteyelim.” Yine istemedi, “Yürüyebiliyorum.” dedi. Oysa yardım almış olsak hem bizi engellememiş, hem kendi sağlığını riske atmamış olacaktı. A. Temizel’in yanında ağrı kesici varmış, bir tane verdi. Bandajlarla bileğini daha sıkı sardık. Eh, görevimizi yaptığımıza göre çıkınlar açılabilir. Öğle yemeğimizi orada yedik. A. Soydan, bu kez de sarma çıkardı ki, kıskananlar çatlasın!

Muzaffer Bey, yine açtı ağzını. Yemeden duramıyormuşuz da… Bizim kadar yemeğe düşkün insanlar görmemiş de… Her oturduğu yerde bir eşyasını unutmasına biz bir şey söylüyoruz sanki. Hatta bazen yollarda bile düşürür de arkasından toplarız. Rüzgârdan nem kapıyor, ona da laf etmiyoruz!

Bizi eleştirirken bir yandan da aralıksız resim çekiyor. Güneşi sağına alıp, soluna alıp, yemek yerken, su içerken. Bir yanda Domuzçukuru, öte yanda Mesudiye Koyu, daha ötede Palamutbükü. Sanki ısmarlama bir manzara. Hani hep söylenir ya Ege sahilleri dantel gibidir diye…Ne danteli, iğne oyası bu! Otur şiir yaz, sonra da onu bestele. Yetmez ama bir de resmini yapmak gerekir. Çok renkli, çok yönlü… Ama ne yaparsanız yapın, yeterlilik duygusunu yakalayamazsınız. Hangi yöntemi, hangi malzemeyi kullanırsanız kullanın çok şey eksik kalacaktır.

Sonunda dönüşe geçtik. Benim hiç doyamadığım güzergâhlardan biri. Yamaç boyunca denize paralel yürüyoruz. Zemin sağlam. Nesrin açısından biraz da olsa avuntu verici. Tatlı bir eğimle, belli belirsiz bir patikadan yürüyoruz. Her dönemeç sonrası yeni bir koy açılıyor önümüzde. Yüz metre kadar aşağımızda serilmiş bir cennet var.

Zirveden sonra yeniden ormana dalıyoruz, deniz arkada kaldı. Bu kez görselliği toprak sunuyor, doğa uyanmaya başlamış. Buralara bir kez de baharda gelmek gerektiğine karar veriyoruz. Söylemiş miydim bilmiyorum, gördüğümüz yerleri bir süre sonra özlüyoruz biz… Ancak şiddetli poyraz ya da aşırı soğuk engelliyor gidip görmemizi. Sadece yürüyüş değil bizimkisi, özlem gidermek.

Datça’nın Renkleri

Araçların ulaşılabileceği ilk tepeye vardığımızda isteyenlerin bekleyebileceğini söyledi grup başımız, arabasını alıp gelecekti. Nilüfer’le Levent onunla gittiler. A. Soydan ve Muzaffer Bey’le birlikte ben de arkalarından yürüdüm; daha hızımızı alamamıştık. Biz yürüyüş bağımlıları için yeterli gelmemişti yol. Üstelik parkurun kalan bölümü gezinti gibi. Ağaçların altında piknik yapanları gördük, Muzaffer Bey’in tanıdıklarıymış, takıldı biraz, sonra yetişti.

Önden gidenler dönerken biz de araçları bıraktığımız yere varmıştık, durmadık. O hızla Datça’ya kadar yürürdük ya, bırakmadılar.

Buluşma noktasına geldiğimizde, Nesrin kendi aracına geçti ve kararlı bir tavırla kimseden yardım almadan kendi başına hastaneye gitti. Ertesi gün görmeye gittiğimizde öğrendik kaç kırığı olduğunu, tendomlarının zarar gördüğünü. Neden gizleyeyim, yeterince ısrarcı olmadığım için suçluluk duydum. Sonraki yürüyüşte Tayyibe, başına böyle bir kaza gelirse onun ne dediğine bakmadan Sahil Güvenlik’ten yardım için söz aldı benden. Nesrin Hanım’ın kararıysa, bir daha uzun ve zorlu yürüyüşlere katılmamak.