Sihirli Halıdan Akdeniz’e Bakmak: KOCADAĞ

 

Her yürüyüş sonrasında aynı özgüven patlamasını yaşıyoruz, tıpkı üstesinden gelinmesi zor bir problemi alt etmiş matematikçinin hazzı gibi bu durum. Beden ve zekânın, işbirliği yaparak isteklerinizi yerine getirmiş olması. Emeklerinizin karşılığını almak! Tüm zamanlarda siz onların beklentilerini, gereksinimlerini karşıladınız, beslediniz, korudunuz, gelişmelerini sağladınız; gerektiğinde sizin beklentilerinizi karşılama sırası onlarda. Üçünüz bir bütünsünüz, hem de değil. Bedeniniz mızmız sızlanmalarıyla sizi engeller, eğilir bükülürse bir problem karşısında çaresizlik gösteren zekânıza duyduğunuz güvensizliği duyarsınız. Oysa ikisi de sizin isteklerinizi yerine getirmek için oluşturulmuş araçlardır. Bunu yapmıyorlarsa görevden kaçıyorlar demektir.

Doğa yürüyüşlerimizi yazmam için sağdan soldan baskılar gelmeye başlayınca ilk aklıma gelenler bunlar oldu. Sonrasını yazmak istediğimde her yürüyüşten bir başka ayrıntı üşüştü aklıma: Datça’da katıldığım ilk yürüyüş olan Domuzçukuru’nu mu yazsaydım, yoksa her birimizde ayrı duygular uyandıran şelaleleri mi? Kızılbük de var sırada. Biz denize girerken elli metre ötemizde bir domuz ailesi oynaşıyordu… Körmen’i yazmadan olur mu? Ya Sındı’daki kanyon! Hepimizde silinmez izler bırakan iki ayrı güzergâh. Körmen’deki kanyonda gördüğümüz “Kurbağa Prens” ya da kurbağaların prensi. O cüsse aslında krala yakışır.

İçinden çıkamayacağımı anlayınca yürüyüşleri resimleyip, kendi kurduğu www.datcadetay.com’dasergileyen Muzaffer Özgen’in ya da İstiklal’in www.datcagezigrubu.tr.gg linkini tıklamayı düşündüm. Bu metni yazmam için en çok baskı ikisinden gelmişti. Slaytlar arasında geziniyorum. Kendileri katılmadıkları için sitelerin ikisinde de yer almayan benzersiz geziyi anımsadım. Aktur Tatil Köyü’nün üst tarafındaki Kocadağ. 704 metre!

Hava koşulları engelleyici olmadığında yaptığımız gibi Pazar günü saat 07.00’de buluştuk. Bu kez ortalamanın çok altında sayımız. Dört kişiyiz ve ben nazar boncuğuyum. Grup başkanımız Ahmet Temizel, adaşı A. Soydan 73 yaşındaki iflah olmaz yürüyüşçü yargıç emeklisi Yılmaz Akten gururumuz, uğurcağımız! En zorlu güzergâhları bile göze alacak kadar dirençli olduğu için “en gencimiz” diyoruz ona. Güzergâhın zorluğunu öğrenince katılmaktan kaçınanlar çoğunlukta. Bu konuda tümüyle grup başkanımızın kararlarına kendini bırakanlardanım ben. Korkularım, kötürümleştirmesin diye araştırma yapmıyorum. Sonuçta biz bir ekibiz, onlar yapabiliyorsa ben de yapabilirim.

Hareket saati geldiğinde grubun küçüklüğüne aldırmadan yola çıkıyoruz. Önce yirmi km kadar araç yolculuğu… Aktur Tatil Köyü’nün yakınında park edip, sırt çantalarımızı yükleniyoruz. Tatlı bir meyil, kızılçam ormanı, yumuşak zemin… Sık sık arı kovanları yolumuzu kesiyor. Ürkütmekten çekinerek açıktan dolaşıyoruz. Çeyrek saat bile yürümeden zemin sertleşmeye, yamaç dikleşmeye başlıyor. Bunlarla birlikte bitki örtüsünün boyu da kısalıyor. Ağaçlar değil çalı çırpı var artık. Daha yağmurlar başlamadığı için yeşil de değil.

Henüz bedenimiz isyana başlamamış, soluğumuz yerinde; gülüyor, konuşuyor, şakalaşıyoruz. Aslında biz bunu en zorlu durumlarda bile yapıyoruz. Yolumuzu kendimiz belirlemek zorundayız, patika bile yok. Çalılar bacaklarımıza dolanıyor, zemin kaygan taşlarla kaplı. Başlangıç noktamız deniz seviyesinden en fazla 40–45 metre, tırmanmamız gereken daha en az yedi yüz metre var. Başta Nasuh Mahruki olmak üzere 8000 metreyi görmüş tüm dağcılar beni bağışlasın.

Hep olduğu gibi kahvaltı etmeden çıktım yola; bir bardak ılık su, bir tatlı kaşığı kekik balı… Umut, ilk molada. Geleneksel hazlardan vazgeçmemiş bir grubuz biz; öyle sandviçle, meyve suyuyla yetinenlerden değiliz. Sırt çantalarımızda termoslarla çayımız, saklama kaplarında böreklerimiz, meyvemiz, domatesimiz, salatalığımız var. Grup fotoğrafçımız aramızda olsaydı, yüklerinin arasında kamerasını da taşıyor olacaktı. Arada bir durup havasını basacak, “Siz yine iyisiniz, ben bir de bu makineleri taşıyorum” diyecekti. Tek donanım, doğadan edindiğimiz sopalar. Eğer Roger aramızda olsaydı, onun yükseklikölçeri ve haritası da olurdu. Aramızda kalsın, parkurun sertliğinden korkmuş.

Yazdıklarıma bakmayın, benimki de cahil cesareti. 

Yürüyüş her adımda daha da çetinleşiyor, ama açlık ondan baskın. “Ne zaman mola veriyoruz” diye sızlanmaya başlıyorum. Rehberimiz acımak sözcüğünü pek duymamış, “Daha erken” diyor. Onun bir şeyler atıştırdığı ortada. Moladaki şöleni hayal ederek tırmanmayı sürdürüyorum. En arkadayım ve oldukça zorlanıyorum. Zaman zaman emekleyerek tırmanıyoruz. Çalılara taşlara tutunuyor, birbirimize yardımcı oluyoruz. Sıklıkla naif cinsten olmanın ayrımcılığından yararlanıyorum. Ahmet’lerden biri olmazsa öbürü yardıma koşuyor. Onun dışında çalılara, taşlara tutunarak çekiyorum kendimi bir adım öteye. Sol taraftaki mağaraları gösteriyor ekip başımız, ayılar yaşıyormuş orada ama ne onlar ne başka bir canlı görünüyor ortalıkta. Merak edip sorardım da doyurucu bir yanıt alamazdım kimseden. Sonra bir gün kısa bir sağanağa yakalandık. Bir anda kuş cennetine döndü ağaçlık. Kuşların dışında canlı göremeyişimizi, Ercan arkadaşımız doğal dengenin bozulması olarak değerlendirecek.

Yeniden başkaldırıyorum: “Bir adım bile yürüyemem, çok acıktım!”

Tek başına bir kızılçam ağacını gösteriyor rehberimiz, mola oradaymış. Bakıyorum, ancak otuz metrelik bir yamaç kalmış, yeniden can geliyor dizlerime.

Biz tırmandıkça uzaklaşıyor ağaç. Tek adım atamam, dedikten sonra en az iki yüz metre daha tırmanıyoruz. Zemindeki taşlar bıçak ağzı gibi, hata bağışlamaz, her adım kendi başına değer taşıyor.

İlk düzlüğe varınca acı gerçeğin farkına varıyorum, ağaç bir sonraki yamaçta! Eğimin yol açtığı bir yanılgı. Ama grup başkanımız bunun böyle olduğunu biliyordu elbette, pis pis sırıtıyor. Doğa, yüzey yapısı, güneş, hepsi bize karşı gibi ama değil. Onlar oldukları gibiler, biz orada olsak da olmasak da. Uyum sağlaması gereken bizleriz.

Çantamın yan cebindeki yarım litrelik suyum bitmek üzere, daha saat on bile olmadı.Yapılacak bir şey yok, tırmanmayı sürdürüyoruz. Kimse kimsenin nazını çekmek zorunda değil. En azından ilk yürüyüşten sonra beni bekleyen koşulları biliyordum. Buna karşın,“Hiçbir etki altında kalmadan özgür irademle” karar verdim sonraki yürüyüşlere. Yaşım, cinsiyetim, sağlık durumum kimsenin sorumluluğu altında değil. Gerektiğinde dayanışma halindeyiz ama bunu yaslanmaya dönüştürmemek koşuluyla…

Sonunda mola yerindeyiz. Herkesi kahvaltı heyecanı sardı, yorgunluktan eser yok. Çantalar açılıyor, nevale ortaya dökülüyor. “Kim yumurta ister?”… “Sendeki böreğin harcında ne var?”… “Herkesin bardağı var mı?”

En kendine özgü sofralarda bile o yürüyüşlerde yediğim mütevazı yemeklerin tadını almadım. Oralarda içtiğim termos çayının keyfine varmadım. Kural yok, konfor yok… Hijyen bile umurumuzda değil!

Kahvaltı bittiğinde daha çantalar toplanmadan grup başkanının gözü yolda. Biraz daha gecikse, yürüyerek doğacakmış annesinden! Dönüp geriye bakmaya bile fırsat yok, geldiğimiz mesafe ürkütücü. Ancak hâlâ inanırlıktan uzak değil. “Yolumuz daha çok mu?” diye soruyorum. Tırmandığımız tepeyi gösteriyor. Oraya çıkınca tamammış! İnanmıyorum. Artık onun yöntemlerini öğrendik. Önümüze küçük hedefler koyarak, yılgınlığımızda boğulmamızı önlüyor. Üç saat dediği uzaklık en az beş çıkıyor. Yine de umutlandım. Arkasında başka tepe yokmuş gibi gözüküyordu çünkü. Ama maalesef! Her tepe bir sonrakinin siperi. Artık adım atacak halim kalmadı, dedikten sonra dört tepe daha tırmandım. Rehberimiz, zirvede anı defteri olduğunu söylediğinde de inanmadım. Kulübe yok, muhafaza yok; Datça’nın rüzgârına defter mi dayanır?

Ama dayanmış. Bir saklama kabının içinde, kayaların arasında. Biri mi çıkarıp attı, rüzgâr mı savurdu belli değil, biraz hırpalanmış ama çok az hasarlı.

Zirvedeki duygularımız anlatılır gibi değil, ne yana bakacağımızı şaşırıyoruz. Boşlukta yükselen bir adacığın üzerinde gibiyiz, adacığımızı taşıyacak bulut bile yok. Dört yanımız deniz. Görüş alanımızın dışında kalan etekleri yüzünden tüm tepeler birer adacık gibi. Çıktığımız yamaç görüş alanımızın dışında, zıt taraftaki yamaç sedir ağaçlarıyla kaplı. Coşkumuzu kamçılayan bir görsel şölen. Karşımızda Yunan Adaları: Simi, Rodos… Bir uçtan öbür uca. Parmağımızın ucunda yükselsek neredeyse Marmaris’i bile görebiliriz. Yamaçlarda uğuldayan rüzgârın buraya çıkmaya soluğu yetmemiş, yaprak kımıldamıyor. Terli giysilerimizi değiştirip seriyoruz, kenar mahalleye dönüveriyor tepecik.

İlk iş, anı defterini savrulduğu yerden bulup, adımızı düşürüyoruz, daha önce uğrayanların yazdıklarını okuyoruz. İlk sıra grubumuzun gururu 73’lük delikanlı emekli yargıç Yılmaz Bey’de.

Sedir ağaçlarının altında yemeklerimizi yiyoruz. Hâlâ çayımız var, hâlâ tadı dorukta. Sevincimiz, coşkumuz, mutluluğumuz içimize sığmıyor. “Çünkü negatif iyon, dağlarda sekiz bin, deniz kenarında beş bin, şelale yakınlarında elli bin birimdir. Negatif iyon, mutluluk hormonu salgısını artırır, o yüzden en pahalı sağaltım yöntemidir” diyor grup başkanımız. Eh, sonraki yürüyüşte yolumuzu şelalelere düşürmek zorunlu oldu.

Duygularımızın sürekli yükselişinden yorulduk, her birimiz çalısız bir yer bulup toprakla bütünleşiyor. Çok sürmüyor Yılmaz Bey ve Ahmet Temizel’in horultularının yükselmesi. Öbür Ahmet, çoktan kayıp. Bunca yorgunluğa karşın, hangi direnç kadını ayakta tutar? Benim kirpiklerim buluşmayı bile düşünmüyor.

Bizim yürüyüşlerimizde zirveye ulaşmak demek, yolun zorlu kısmını bitirmek demek değil; iniş çıkıştan riskli. Sarp yamaç, kayan kayalar yüzünden her an dengemizi yitirebiliriz. Attığımız adıma dikkat etmemiz yetmez, tutunacak bir şeyler bulmalıyız. Çalı, kaya… Ne olursa. Onlara da güvenemeyiz, kaya yerinden kopabilir, çalı elinizde kalabilir. Tutunma çabamız yüzünden geri geri iniyoruz çoğu yerde. Kişinin kendinden başka güvenebileceği hiçbir şey yok. Fiziksel ve zihinsel enerjinizin tümü hayatta kalmak üzerine. İşte o yüzden gerçek bir odaklanma yaşıyorsunuz. Ne ulusal sorunlar, ne ekonomik koşullar, ne rekabet, ne adaletin sorgulanması. Sadece var olmanın hiçbir şeyle kıyaslanamaz değeri!

Öyleyken, aklınızda bir sorunla çıkmışsanız yola, dönüşte çözülmüş olduğunu görüp şaşırıyorsunuz. Beden çalışırken, zihin de boş durmamış!

Arada sırada içimizden biri, en çok da ben, dengesini yitirip düşüyor. Şaka üretme yeteneğini yitirecek kadar yorgun değiliz hiçbirimiz, çanak sağlam mı diye artık sözcük anlamını yitirmiş bir ses yükseliyor geride kalanlardan, gülen yok. Asıl amaç durum tespiti. Telaş yok, kaygı da…

Böyle bir deneyimden sonra aynı tepeye ikinci kez yürümeye cesaret edemeyeceğimi düşünürsünüz, değil mi? Fena halde yanılmış olursunuz. Yılı dolmadan aynı güzergahtaydık; üstelik bu kez gripten yeni kalkmıştım. Dedim ki, “Hiç değilse bir hafta erteleyelim.” Ama bizim grubumuzun demokrasi anlayışı biraz farklı. Oylar hazır, hepsinde evet yazıyor, biz sanal sandığa atıyoruz. Sonunda yola çıkıyoruz. Zorunlu musun, gitmeseydin, dediğinizi duyar gibi oluyorum. Ancak bu konuda bir kişilik sorunum olduğunu göreceksiniz.Birileri yapabiliyorsa ben de yapmalıyım. Üstelik ilk yürüyüşte fotoğraf makinem yanımda değildi, içime dert olmuştu. İkinci kez fırsat yakalamışken kaçırır mıyım?

Nasıl kandırılmışlarsa bu kez oldukça kalabalığız.

Toprak da yamaç da yavaş yavaş sertliğini yitiriyor. Yine o kızılçamların altındayız. Bu kez çıktığımız yerden indik, arabaya ulaşmak için asfaltta yürümemiz gerekmeyecek. Bizim için asfalttaki o iki – üç kilometre, arazideki on – on beş kilometreden zor. Aracımıza ulaştık, zafer sarhoşluğumuzu yaşayabiliriz.

Omuzlarımın üstündeki hard diski sıfırladım, yeni üretimlere doludizgin…