Kanyonlar Kralı/ SINDI KANYONU

Trekking öykülerinde Datça’daki ilk yürüyüşleri yazdım, daha parkurlar işaretlenmemişti. O yüzden benim için daha ilham verici, daha anlamlıdırlar. Daha sonraları Muğla Ticaret Odasının sponsorluğunda işaretlendi, artık eski serüven tadı biraz kaybolsa da doğa hiçbir zaman yeknesak değildir, her zaman bir sürpriz sunar size.

Aslında bu metni hiç yazmamalıyım, ama tutamam ki deli yüreğimi! Sen git, insan ayağı değmemiş kanyonlarda… Tövbe tövbe! Aklımız nereye gittiyse? Oysa Sındılılar söylediler, gitmeyin, kaybolursunuz dediler. Nereden bilecekler boğaya kırmızı bayrak gösterdiklerini? Televizyon karşısında gerilim filmi izlerken ahkâm kesmek kolay: Yok ne işleri varmış dağ başlarında da… Yok, senarist kafayı çekip yazmış bu senaryoyu da! Bir de derler ki aklı başa yaş getirir. Bizimkisi tersine!

Sabah toplanınca, “Bugün Sındı’dan Mersincik’e yürüyelim” dedik, öyle hiç hesapsız kitapsız. Her zamanki yürüyüşümüzden fazla hiçbir hazırlığımız yok. Oysa hiç tanımadığımız bir güzergâh, zorlu olduğunu da duyduk. Dendi ki, Sındı’dan yöreyi bilen birini alırız… Bugün olmasın, hiç değilse hazırlıklı gelelim, üstelik o yolu takıntı yapmış arkadaşımız aramızda yok!

 Takıldı ya Deli Kaymakam’ın[1] aklına, bağlasan durmaz. Bizim de elimiz mahkûm, başkan nereye biz oraya. İki seçeneğimiz var: ya arkasından gideriz ya geri döneriz. Aslında bir üçüncü seçeneğimiz de var; gruptan ayrılıp belleğimizdeki güzergâhlardan birinde sinameki bir yürüyüşle ter atarız.

Güzergah Hakkında Müzakeredeler, Ben Fotoğrafçıyım

Sındı’ya vardık, kahvenin önünde üç-beş kişi. Derdimizi anlattık. Dediler ki: Kullanılmadığı için yol kapandı, eski yolu bilen bir kişi var, o da köy dışında. Buranın dağı taşı sizin bildiğiniz yerlere benzemez. Şimdi yol açarsınız, geri dönüp bakarsınız ki tıkanmış; gitmeyin!

Dön geri, değil mi? Başka güzergâhtan yürü. Datça’da dağ mı yok? Olmaz! Olamaz. Engel büyüdükçe hırsımız arttı. Köylüler bastırdıkça biz direndik. Sonunda yolun belli bir bölgesini bilen birini çağırdılar, geldi. Genç bir adam, adı Metin. Ayağında çizmeler, elinde de bir tahra![2]

“Bu ne olacak?”

Yol açacakmış.

Hani öküzlere söylenen o nida sözcüğü var ya, yakışırdı buraya ama ben okura saygımdan yazmıyorum. Tamam, daha önce ne vadiler, tepeler aştık ama tahrayla yol açmak! Hani o izci marşındaki gibi,“Baltalar elimizde, uzun ip belimizde!”

İyi de biz kaç yaşındayız? Hele de ben: yüz! Sayıyla yazarsam daha iyi anlaşılır: 100. Marştaki baltayla uzun ip de semboliktir zaten, yürümek için en azından bir patikası olmalı insanın. Ama elbette tüm bu kurallar aklı başında insanlar için, bizi aşar.

Düştük yola. En önde haliyle grup başkanı, yanında köyden aldığımız rehber Metin, İstiklal Sevinç, Fikret Bey ile eşi Aynur, Ali Bey ile eşi Şükran, Selahattin bey ile eşi Mürsel, Cesim Bey, grubun fotoğrafçısı gazeteci Mehmet Emin Berber, Roger, emekli yargıç Yılmaz Bey… Toplamda tam on üç kişiyiz. Yaşadıklarımızı sayının uğursuzluğu diye yorumlayacağım ama iki kişi ilk molada ayrıldı.

Daha beş yüz metre gitmeden ekili alanlar, bademlikler bitti; çağla zamanı geçeli çok oldu, bademe bırakılanlar dalında. Tırmanmaya başladık ki ne yokuş! Bunda yadırganacak bir yan yok, alışkınız. Becerimizi Sındılı rehberimizin gözüne gözüne sokuyoruz. Onun köylüleri değil mi bizi küçümseyen?

Oysa yokuş gerçekten zorlu. Cesim, söylenmeye başladı: “Ben yürüyeceğiz sanıyordum, bu korku filmi gibi.” Sonra ileriye sesleniyor: “Ahmet, sen yol düzgün demedin mi?” Sorunun muhatabından çok biz gülüyoruz. Rehberimiz ne zaman doğruyu söylemiş ki?

Gittikçe böbürlenmemiz tavsıyor, acıktık da! Köylülerle tartışıp, rehberi beklerken geçen zaman günü çok sarkıttı, neredeyse öğlen olacak. Yaz sıcağı değil ama güneş hatırını saydırıyor. Boşuna çene yorduğumuzu biliyorum: İlk tepe aşılmadan mola da verilmez, kahvaltı da edilmez.

Tepeye yaklaşmıştık ki sıradışı bir devinim oldu grupta, gidip baktım: İstiklal’in ayağına diken batmış, kanıyor! Nasıl dikense ayakkabı tabanını delmiş. Yazık oldu. Ablası almış; modeliyle, kalitesiyle pek de gururlanıyordu.

Topallamaya ve sızlanmaya başladı. Ona Fikret Bey de katıldı. Cesim Bey, sızlanmasını zaten hiç kesmemişti. Üç aykırı ses oldular, yine de duyan olmadı.

Aslında onların yaptığı hepimizin duygularının seslendirilmesiydi. Bizim sesimizi çıkarmayışımız, yolun zorunun bittiğini sanmamızdandı. Nasıl olsa tepeye çok az kalmıştı,ondan sonra ya eğimden yürüyecek ya da inişe geçecektik.

Öyle de oldu… Ama ne iniş! Her seferinde iniş kolaylıktır diye aynı yanılgıya düşüyoruz. Neyse, daha oraya gelmedik.

Tepede, dervişlerden mi kaldığı çobanların mı yaptığı bilinmeyen bir yıkıntıyı ilgisizce şöyle bir inceleyip, yamacın batısına sarktık. Karşımızda çoğunluğunu sandalağaçlarının oluşturduğu adeta bir deniz var, toprak görünmüyor. Bizim mızıkçı grup, yelkenleri indirdi: “Aklı olan burada yürünmeyeceğini bilir.”

Mızıkçı dediğime bakmayın, bizim yaşadıklarımızı yaşamadılar ya; intikam alıyorum.

Onlar yetmezmiş gibi bir de rehber engeli çıktı: Oradan sonrasına hiç gitmemiş. Sol taraftaki yamaçlardan yürürsek belki eski yolu bulabilirmiş. Olur mu hiç? Biz, kanyonu keşfetmek istiyoruz.

Güzergâhın ürkünçlüğü Selahattin Bey’le eşi Mürsel Hanım’ı sanki tetikledi. Neredeyse koşarak inecekler yokuşu, gözü kapalı dalacaklar cangılın içine.

Doğa sporları tutkusu böyle bir şey işte… Tiyatro sanatçılarının,“Sahne tozu yutan iflah olmaz” diye bir sözü vardır ya, bizimki de öyle. Toz değil, oksijen sarhoşuyuz. Bu tanımlamayı bir yazımda daha kullandığımı biliyorum.Ne yapayım ki yerini tutacak söz bulamıyorum.

“Bu kadar coşkulu olmayın, nazar değer sonra” dedim, keşke haklı çıkmasaydım.

Tüm bu tartışmalar kahvaltı sırasında oluyor elbette. Kahvaltı dediğime bakmayın, öğleye bir saat ya var ya yok. Daha yola çıkmış bile sayılmayız. Şükran ile Aynur ikilemdeler, Roger’la Emin Bey de tartışmayla ilgilenmiyorlar bile, aralıksız fotoğraf çekiyorlar. Ahmet’in tavrı belli, Ali Bey yürümekten yana.Ben oyumu çoğunluğa göre kullanacağım. Kendi görüşüm olmadığından değil,eğer birileri yürüyecekse ben de yürümeliyim, başka yolu yok!

El kadar düzlük bulup çökmüşüz, en küçük kıpırtıda altımızdaki taşlar yuvarlanıyor, bizim dengemizi de bozuyor. Azığı paylaştığımız için yakın oturmak zorundayız. Herkes her bulduğu düzlüğe oturamıyor. İyi ki kahvaltıyı sıkı tutmuşuz, gerçi Roger yürüyüşte hiçbir şey yemez, bir şey de olmaz ama biz Türk’üz, ölürken de yaşarken de tok olmak isteriz. Üstelik

Sındı Köyünden Çıkıyoruz.

damak zevkimizi de önemseriz. Daha kahvaltıdayken müjdeyi verdi Mürsel Hanım: Öğle yemeğinde mercimek köftesi var, yanında yeşilliklerle!      

Kahvaltıdan sonra iki mızıkçı, İstiklal’le Fikret Bey geri döndüler, Sındı Kahvehanesinde konken oynayacaklar. Nasıl dayanacaklarsa bütün gün; bana göre işkence. Nedendir bilinmez Cesim Bey, parkuru tamamlama kararı aldı, oysa ilk sızlanmaya başlayanlardandı. İkilemli olsa da Aynur, eşinden ayrılıp bize katılmaya karar verdi. İnişe geçtik. Ama ne iniş! Tuttuğun dal kırılsın, ayağın da bir kaysın kim bilir kendini nerede bulursun? 

Umut denen duygu var ya, öyle arsız ki! O zorlukta bile ne düşünüyoruz biliyor musunuz? Nasıl olsa bu eğim bitecek, kanyona ulaşınca sel yatağından denize kadar tıpış tıpış yürüyeceğiz.     

Kanyonun başında hayal kırıklığına uğramadık. Yamaçtan yürüyorduk, Metin yolumuzu açıyor, ayağımızı koyacak yer de buluyorduk. Sonunda tümüyle kanyona indik dal, yaprak yok, sadece sel sularının sürüklediği kayalar. İşte bu kadar ya! Ne var bunda ürkecek? Sındılılar gelsinler de görsünler bizi, neler başarıyoruz!

İşte ne olduysa orada oldu; bir baktık ki Mürsel Hanım’ın dizinden kanlar akıyor. Hem de öyle böyle değil, sıradan bir insanın telaştan elinin ayağının dolaşacağı kadar ama onun yüzü solmadı, neşesi kaybolmadı. Bizler de o enerjinin etkisindeyiz. Keyfi kaçan tek kişi Selahattin Bey. “Yürüyebilecek misin” dedik, boynundaki yemeniyle dizini sardı, “Yürürüm” dedi. Onu kocasıyla kaderine terk ettik, hepimiz kendi derdimize düştük. Öndeki grubun bizimle hiç alakası yok zaten.

Bir ara kanyon geçit vermedi, yamaca tırmandık, Datça’nın cangılını oluşturan bitki örtüsünü sadece görenler bilir. Bir tek diken size tutunmuşsa eğer, ondan kurtuluncaya kadar elli diken daha yırtar bir yerlerinizi. Aksi gibi ilk kez bermuda şortla geldim yürüyüşe. Geçen yürüyüşte pantolon terden bacaklarıma dolanıp yürüyüşümü engellemişti çünkü. Ahmet’in kulaklarını çınlattım biraz. Bir gün önce arayıp, güzergâhımızın nasıl olduğunu sormuştum, yol düzgün demişti. İsyanım içimde kalıyor, bacaklarımdaki çiziklerden kan sızıyor. Orada dizinden akan kanlarla kocasının omzuna asılmış yürüyen biri varken sızlanmaya hakkım yok.     

Bir çember çizip yeniden kanyona iniyoruz, herkes birbirine kanayan yerlerini gösteriyor. O arada Aynur’un pantolonunun da yırtılmış olduğunu görüyoruz. Onca hengâmenin arasında kadıncağız bir de teşhirci durumuna düşmemek çabasında.           

Hiçbir durumdan etkilenmiyormuş gibi davranan bir tek kişi var: Roger. Türkçesi çok az olduğu için konuşmadığından mıdır nedir, gezintiye çıkmış gibi. Arada bir yükseklikölçerine bakıp haritasını işaretliyor. Sorduğumuzda bize de rakımı söylüyor. Saatlerdir yürüdüğümüzü sanıp da farkın on santim olduğunu öğrenince talaşlanıyoruz biraz: Sıfırı görmeden denize ulaşamayacağız çünkü.

Kanyondaki mağaramsı kuytulardan birinde biraz mola verdik, güneş kızdırıyor.  Gizliden bir panik başlamış olmalı ki kimse yemekten söz etmedi. Biraz lafladık, biraz su içtik, bazıları sigara yaktı. Molanın bir amacı da tiryakilere fırsat tanımak zaten. Biz, Yeşilaycı bir grup olsak da dayatmalarımız yok. Mürsel Hanım’ın yemenisi kandan görünmüyor, hâlâ neşesi kaybolmadı.

İlk tepeye Ulaştığımızda Öğlen Olmuştu. En Öndeki Genç Adam Rehberimiz Metin

Yeniden yola revan olduk. Kimseye sezdirmiyorum ama sağ ayak bileğimde ağrı başladı. Yerde bir paket görüp aldım, aklımsıra hangi tiryakininse kıvrandıracağım. Meğer asıl kıvrandıracak kayıptan haberim yokmuş.

Ali Bey, “Telefonum” dedi, başka bir şey söylemesine gerek kalmadı. Telefonlar da eskisi gibi sadece aramak için değil ki akıl defteri. Numaralar, adres bilgileri, notlar, mesajlar, fotoğraflar…   Geri dönsen, nerede bulacaksın? Üstelik kanyonun sonu görünecek gibi değil. “Hadi sen onun üstüne bir sigara iç” dediler. Meğer sigara da onunmuş, döke döke gelmiş, haberi yok.

Büyük balık küçük balığı yuttu, kıvrandıramadım. Çıkarıp uzattım sigarasını. Karısı Şükran, “Ben de gözlüğümü kaybettim” demez mi! Mürsel Hanım bile halini unuttu.

Yeniden yola koyulduk. Galiba on dakikada bir Roger’e rakımı soruyoruz. Hâlâ 100’ün altına düşmemiş olması inanılır gibi değil, neredeyse ikindi oldu. Onar dakikalık iki sigara molasını saymazsanız hep yürüdük.

Sonra bir de baktım ki tüm grup, barajın önündeki sular gibi toplanmış. Beş metreyi aşan bir çökelti var önümüzde. Geri dönemeyiz. Öyle çok badire atlattık ki, aynı zorluğu yokuş yukarı göze alamayız. Yamaçlara tırmanma şansımız da yok, dik açıya yakın bir eğim, üstelik akışkan bir toprak. Nasıl başarmışlarsa rehberle Ahmet aşağıdalar. Fırtınaların devirdiği, sellerin taşıdığı ağaçlarlardan destek yapıyorlar.

Oradan inişimizi burada anlatırsam kimse doğa yürüyüşüne çıkmaz. Ama siz rehberli, planlı, akıllı yürüyüşler yapın. Kim diyor bizim yaşadıklarımızı yaşamanız gerektiğini?

İşte o çökeltiyi inince benim korkularım alevlendi. Bu kez geri dönüş umudu hiç kalmamıştı. Eğer ileride daha zorlu bir engel varsa kısılıp kalmıştık olduğumuz yerde. Yamaçların dikliği, ağaçların yüksekliği yüzünden akşam da erkenden kendini göstermişti. Telefonlar çekmiyordu. O sıralarda daha “zorunlu aramaları” bilmiyorduk. Köylüler haber verse de arama helikopterleri gelse bile bizi görmeleri olanaksızdı. Biraz abattım galiba; ateş yakar, bir şey yapar, dikkatlerini çekmeyi başarırdık elbette. O kadar serüvenin bu kadarcık şişirmesi de olsun artık!

Aslında çökeltiyi inerken kullandığımız çelik telleri görünce kaygılarım azalmıştı bile…Demek ki birileri gelmişti oraya, insan ayağı değmişti. Onlar çıkış bulmuşsa, biz de bulurduk herhalde.

Köylülerin defneyaprağı toplamaya denizden yukarı geldiklerini sonradan öğrenecektim. O telleri de yamaçlara tırmanmak için bağlamışlar, biz de yararlandık. 

Umutlarım tazelendi, ama bedenimi tazeleyecek hiçbir şey yok. Bileğim şişti, sol ayağıma basmak işkence artık. Ağırlıkları eksilmemiş çantamı Şükran aldı sağ olsun. İçinden bir meyve çıkarıp yemeyi bile düşünmüyoruz. Gerçekten hipnozda gibiyiz. Yemiyoruz, içmiyoruz, bari yüklerimizden kurtulsak ya!

Bu, inişi Kolay Bir Çökelti, Asıl Zorluk İleride. Ama O Aşamaya Geldiğimizde Kimsede Fotoğraf Çekecek Hal Kalmamıştı

Grup çoktan birbirinden koptu, öndekiler çıkışı bulmak derdinde. Rakım hâlâ çok yavaş düşüyor. Ben en arkalardayım, arada bir Roger yardım ediyor. Selahattin Bey, karısını sürükleyip götürüyor. Aralarındaki dayanışma ve anlayış, böyle evlilikler de varmış dedirtiyor.

Onca sıkıntının ortasında defneyaprağı bile topladık. Bilgisizliğimden körpe olanları topluyordum, meğer olgunları daha kokulu olurmuş.

Verdiğimiz ilk molada dizliğimle ayak bileğimi sardım, oynamasını engelleyebilirsem canım acımıyor. Orada bir kez daha yürüyüş ayakkabısının rolünü, önemini anlıyorsunuz. Bileği ne kadar sıkı kavrıyorsa o kadar sağlıklı, elbette tabanı da çok önemli.

Loşluk gittikçe yoğunlaşıyor, yamaçlardaki bitkiler tabana kadar iniyor, sel sularının sürüklediği kayalar düzlük zeminde daha çok yığıntı yapmış. Roger birden bire “Kırk beş metre!” dedi. Kırk beş metre! Oysa hiç düşmüyordu, hiç düşmeyecek sanmıştım. Ne kadar yolumuz kalmış olabilir ki? Olsun olsun da yarım saat, hadi diyelim ki bir saat. Eee, ne olmuş? Denizden geçtik derede mi boğulacağız?

Biz o kırk beş metreyi iki buçuk saatte indik. Denize ulaşmakla da sorun bitmedi, vardığımız yer ücra bir yer, sadece denize ulaşmış olduk.

Öncüler çoktan gitmiş, yandaki yamaca tırmanmamız gerektiğini söyleyecek birileri kalmış geride; kimlerdi, şimdi anımsamıyorum. Zaten onların da bize yol göstermek için değil, denize girmek için geride kaldıklarını sonradan öğreneceğim. İşte doğa yürüyüşçülerinin çılgınlığı böyle bir şey, badire atlatılır atlatılmaz tadını çıkarma fırsatını kaçırmıyoruz.

Yamacı tırmanmaya başladık. Gariptir tırmanışlarda daha rahat basıyorum sanki.

Yine ağaçların arasındayız ama asfalt gibi bir patikamız var. Yürüdüğümüz yerlerden sonra oraya uçak inebileceğine yemin bile edebiliriz. Varsın iki ayak yan yana sığmıyormuş, olsun ne çıkar?

Mürsel Hanım ve Eşi Selahattin Bey… Henüz Kaza Geçirmedi.

Susuzluktan ölüyorum. Bir damla suya canım feda, ama medeniyete ulaştık ya ölsem, ayağım kopsa da hedefe varırım. İşte öyle azimli bir kadınım, siz ne sandınız beni?

Bakmayın şimdi şişindiğime, durum gerçekten acıklı; duygular arasında gelip gidiyorum ama biliyorum, gruptan birileri bir yere ulaştıysa, beni bulmaları da gecikmeyecektir. Bu arada akşam da resmen çöktü.

Bir de baktım ki karşıdan bir gelen var. Sevgili Sındılılar yardım göndermişler. Öndeki grup kapsam alanına girince telefon etmişler, İstiklal, Ahmet’in arabasını alıp gelmiş. Yani o yamacı inince daha fazla yürümemiz gerekmeyecek. Hem su da getirmişler.

O duyguyu bilir misiniz? Hayati bir gereksiniminizden yoksun kalıp, beklemediğiniz bir anda yakınınıza geldiğini öğrenivermenin coşkusunu? Biliyorsanız anlatmama gerek yok, bilmiyorsanız ne kadar yazsam anlayamazsınız.

Ne yazık ki öndekiler suyu bitirmişler. Tek damla bile bırakmadan hepsini içmişler. Şimdi de bu duyguyu anlatmam gerekir ama olanaksız!

Arabaya doluştuk. Artık akşam falan değil, gece. Saat dokuzu geçiyor, daha köye yarım saatlik yolumuz var, gidip Fikret Bey’i alacağız. Zavallı Aynur’un paçasındaki yırtık kasığına kadar çıkmış, iki eliyle zapt etmeye çalışıyor. Aklıma çantamdaki pareo geliyor. İlk yürüyüşte aldığım dersten sonra deniz gereksinimlerimi eksik etmiyorum. Bizim her seferinde yolumuz denize düşer, hava güneşliyse, rüzgâr da yoksa mevsime aldırmayız. Yine öyle olacak denmişti. Bu kez ayaklarımı bile ıslatamadım.

O pareo öylesine alakasız bir durumda Aynur’un cankurtaranı oldu. Yoksa bizimle kahvede nasıl otururdu, çay içip mercimek köftelerini götürürdü? İnanılır gibi değil ama öyle. Gidin Sındılılara sorun. Gecenin saat onunda, marulla mercimek köftesi yiyip, çay içtik. Bizi gören hiç kimse atlattığımız badireyi anlayamazdı. Ertesi hafta benimle Mürsel Hanım dışında herkes yine yollardaydı, hem de Geyikli Kanyon’da. Ben ucuz atlattım; jeller, merhemler, kompresler, bir haftada düzeldim ama Mürsel Hanım’ın dizinde üç yerden kırık varmış. Haftalarca bacağı alçıda kaldı. Doktorun, yürüyebilirsin demesini bekliyor.


[1] Grup başkanımız Mimar Ahmet’in lakabı

[2] Orağın büyüğü, kesici bir çiftçi aleti.