Tarihe Tepeden Baktım KNİDOS

Program dışı bir yürüyüş bu, Aktur yakınlarındaki Gavurderesi vardı sırada. Geçen hafta Kocadağ’a çıktığımızda öyle kararlaştırmıştık. Sert geçen bir grip yüzünden yatağa mıhlanmışken çelik gibi bir poyrazın grup üyelerini de eve hapsetmiş olmasına çok üzülmüştüm, yataktan kalkar kalkmaz Kocadağ’a mecbur edilerek intikam alınmış oldu. Her türlü mızmızlığı yaptım, ama kimse aldırmadı. Tek söylenen, “Zorlandığın yerde kalırsın, dönüşte seni alırız.”… Delirmiş olmalılar, yürüyerek dönerim de yine beklemem. Zorlanacağım ortada değil mi, sağlıklı birine bile kolay gelmez o güzergâh. Neyse, o serüven bir başka yazının konusu, şimdi konumuz Knidos.

Kışın 08.00 hareket saati,07.45 gibi çıktım evden. Bilo da benimle birlikte. En büyük mutluluğu kedi kovalamaktan sonra birlikte bir şeyler yapmak. Bahçede otları temizlerken bile ayağımın dibinde.

Ancak Buluştuk

Sokaklarda yaşıyorken beni sahip seçti. Onu gördüğümde zor günler yaşadığı ortadaydı. Kaza geçirmiş olmalı ki sol arka ayağı havada. Küçüklüğünde takıldığını sandığım tasma sertleşmiş, boynuna yapışmış, nasırlaşmış. Keserek çıkarmış, biraz da kemik haşlayıp vermiştim. Gelip paspasıma yerleşti. O gün bu gündür birlikteyiz. Üç yılı geçti. Aşılarını oldu, parazit ilaçlarını aldı, kısırlaştırıldı. Ön sağ ayağı da iyileşti ama yokladığımda kemiğin eğri kaynadığını hissediyorum. Sanırım bebekliğinde yeterince beslenememiş, arka ayakları da raşitik; uzun yürüyüşlerde aksıyor.

Birlikte yürüyoruz diye yapmadık şaklabanlık bırakmıyor, kâh önden koşuyor, kâh etrafımda dönüyor. Kendini hâlâ erkek sandığından önüne gelen yere imzasını atmayı da ihmal etmiyor.

Tempolu bir yürüyüşle toplantı yerimize ulaştığımızda sekize üç vardı. Birkaç eksikle grup toplanmış. Bilo’yla birlikte herkesle selamlaştık. İşte o zaman güzergâhın değiştiğini öğrendim. Muğla’dan Doruk Trekking de geliyormuş.

Bu da Yakışıklı Konuğum

Değişikliği, Çağdaş Marmaris Gazetesi Sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni Mehmet Emin Berber haber verdi. Beklemek zorunda değilmişiz ama beklemezsek kendisi onlarla yürüyecekmiş, arkadaşı varmış çünkü. Neden beklemeyelim, çok keyifli bir grup.

Aslında her yıl Nisan ayında gerçekleştirilen bir yürüyüş bu ama anımsatan olmayınca unutuluyor. Bundan sonra adına “Çağla Yürüyüşü” diyeceğim. Kimse umursamayabilir, olsun varsın. Doruk Trekking’in bir amacı da çağlanın en lezzetli olduğu o dönemden yararlanmak.

A. Temizel, A. Soydan, Roger, Alper, yanında oğlu Yiğit’le Cem ve elbette ki M.E. Berber hazırlar, Şükran’la kızı Arzu da katılınca bizim gruptan bu hafta katılacaklar tamamlanmış oldu, Muğla’dan gelecekleri bekliyoruz. Reşadiye’de buluşacak, Yazıköy’e kadar araçlarla gidip sonra yürüyeceğiz.

Beklemekten sıkıldık. “Bari Yazıköy’e gidip orada vakit geçirelim, Datça köylüsü sohbete doymaz biraz laflamış oluruz” dedik. M. Emin Bey’i bıraktık bir başına, ne yaparsa yapsın, göstersin misafirperverliğini. Şimdi yazarken utanıyorum. Ekip ruhu bu mu?

Yazıköy’e vardığımızda aracımızı okul bahçesine park ettik. Kahvehane çoktan yükünü almış, biz de iki masayı birleştirip doluştuk. Herhangi bir evin önündeki küçük bahçeden tek farkı masalar! Esinti serin. “Çayınız taze mi” diye sorduk, “Burada benden başka bayat mal yok” diye yanıtladı çaycı. Bizdeki de akıl işte, yoğurdum karadır diyen olur mu? Çay bayattı, içemedim. Kendimi de zorlamadım. Bu da benim intikam tarzım.

Çaya kızdım, aramızda kalsın başladım Muğla Grubu’nun biraz da M. Emin Bey’in arkasından atıp tutmaya. Bari haber verseydi de biz de geç çıksaydık evden.

Nerden bilirim beni utandıracaklarını? Damacanalarla ev yapımı limonatayla geldiler. Sadece kendi grup üyelerine değil, hepimize dağıttılar. Yüz kişiye yakın insana yetti de ikinci bardağı içen bile oldu. Hangi ara bilmiyorum,A. Soydan yok oldu. Turp otu toplamaya gitmiş. Otun artık son günleri.

Limonata İçiyoruz

Limonatayla biraz gevşemiştim ki bu sefer de çağla sipariş belirleme çalışmaları başladı. Gel de söylenme: Otobüste yol boyu ne yaptılarsa?

Köy çıkışındaki bahçe duvarına oturdum, yürüyüş başlasa da fotoğraflarını çeksem. Beklemeyi de hiç sevmem. Sanki yetişmem gereken bir yer varmış, sanki gecikiyormuşum, sanki ben görmeden çiçekler soluverecekmiş, doğa yok olacakmış gibi dokuz doğuruyorum. Oysa hava serin, yani sıcağa kalmak gibi bir endişem yok, katıl kalabalığa tadını çıkar değil mi? Yön bulma konusundaki arızam olmasa, yürüyüp gideceğim de…

Sonunda hareket çıkışa yöneldi. En önde A. Soydan, o da bizdengillerden, beklemeye gelemez. Elinde bir demet turpotu. İlk fotoğrafları çektim, rahatladım. Gerçi otobüsten inişlerini, limonata dağıtımını, aramızda dolaşan bir köpeği, çağla sipariş kayıtlarını da çekmiştim ya, neyse.

Hem kolay, hem keyifli parkurlardan biri. Nerdeyse inişsiz çıkışsız bakımlı bir traktör yolu. Ekili alanların içinden geçiyoruz; badem, zeytin ağaçları. Bu yörede Dalleme denen iri papatyalar adam boyu. Arada bir sarılarını gördüğümüzde sevindirik oluyoruz, ender bulunuyorlar çünkü. M. Emin Bey, tepeden tırnağa çiçeğe kesmiş dağ armudunu görünce çarpılıyor; transa geçmiş deklanşöre basarken ben de onu şipşaklıyorum. Kendi duygularıyla bütünleşmiş bir insan kadar görkemli bir görüntü olduğunu sanmıyorum.

Sonunda Yürüyüş Başladı

Bastığın her adımı kollamak gerekmediği için manzaranın tadını çıkarıyoruz. Fotoğraf çekmekten yürüyemiyorum bile. Rengârenk kır çiçekleri, yeşilin yüz bir (bin biri Karadeniz’de) tonu arasından tatlı iniş çıkışlarla denize doğru yürüyoruz. Yolun kıvrımı ısmarlama, koskocaman bir tırtılı resimler gibiyim.

Sonunda denize ulaşıyoruz. Koyun adı Değirmen Bükü. Doğanın en sanatkâr ânı diyeceğim ama siz bana inanmayın, ben Datça’ya doyamıyorum çünkü. Ama eğer görseydiniz o ağaçların birbiriyle oluşturduğu pozisyonları, sarmaş dolaş hallerini, denizin uysal bir kedi gibi kıyıya sokuluşunu, yamaçları kaplayan kır çiçeklerini, eminim siz de bana katılırdınız. Her açıdan fotoğraflıyorum. Bir ara bakıyorum Cem oğlunun resimlerini çekiyor, ben de o anı kaydediyorum.

Yiğit, 15 yaşında bir delikanlı, daha önce de yürüyüşlerimize katıldı. Özel bir durumu olduğunu anlamış ama sormamıştım. Yemeğini yemesine, ayakkabılarını bağlamasına babası yardımcı oluyor. Konuşmalara da katılmıyor ama o yaştaki gençlerden beklenmeyecek bir uyum içinde. Daha sonraki yürüyüşlerimizden birinde Cem Bey’e bu metinden söz ettiğimde, oğlunun otistik olduğunu belirtmemi istedi. Özel bir paylaşım olduğu için ayrıntıları o konuşmanın olduğu metne saklıyorum.

Her yürüyüşte aynı yanılgıya düşüyorum. Sadece ben de değil tüm gruptakiler, kahvaltıyı orada yapacağımızı sanıyoruz, sonraki koyda deniyor. Ne yapalım, emir büyük yerden. Oysa bulunduğumuz koy sonrakinden çok daha güzel…

On dakikalık ihtiyaç molasından sonra yeniden yürüyüşe geçiyoruz. Deniz kenarından yürümek olanaksız, yine yamaca tırmanıp bir yarım daire çizeceğiz. Acıktığımı hissediyorum. Yazıköy’deki bekleyiş, yemek saatimizi de sarkıttı. Gruptan ayrı bir şeyler atıştırmayı da yakışıksız buluyorum nedense. Yine bir Muğlalı yetişiyor imdadıma. Poşet dolusu çerez, gözü düşene ikram ediliyor. Keşke adlarını sorsaydım!

Artık traktör yolu falan yok, patika bile sayılmaz yürüdüğümüz parkur. Ayağımızı koyacak yer bulduğumuzda ilerliyoruz. Küçük çemberi tamamlayıp yeniden deniz kıyısına ulaşıyoruz. Denize paralel iniş çıkışlarla ilerliyoruz. Yeni bir koya varırken ağaçlardan yapılmış uyduruk bir parmaklık kapı yolumuzu kesiyor. Vadiye salınmış keçiler dağılmasın diye alınmış bir önlem. Açıp geçiyoruz. Daha ileride bir kuyu, üstü düşmelere karşı engelli ve de hayvanlar su içebilsin diye bir oluk.

Manzara kadar değişken zemin, sert kayalıklarla kaplı bir bölgeden yürüyoruz. Yine yokuş… Ayakkabılarınızla yürüyüş sopanız daha bir önem kazanıyor böylesi parkurlarda. Arada bir gök gürlüyor, çantamda tanıdığım bir İngiliz’in hediye ettiği tek kullanımlık yağmurluk var, çok basit bir şey ama öyle hafif ki! Neden bizde böyle şeyler yapmazlar? (Artık bizde de her koşula uygun yağmurluklar yapılıyor.) Doğa yürüyüşlerinde o ağır yağmurluklar kullanışlı olmuyor.

Tek sıra olmayı zorunlu hale getiren bir geçitten koya iniyoruz. Aralıksız fotoğraflarını çekiyorum. Böylesi sıkıntılı bir durumda, ağzı kulaklarında bu kadar insanı bir arada görmemişsinizdir. Sadece gülebilmek için gülüyorlar. Sonradan baktığımda, her zorluktan yakınan Şükran Hanım’ın bile neşesinin yerinde olduğunu gördüm. Oysa ben onları günlük yaşamlarından da tanıyorum, hiçbiri böyle nedensiz neşelenmiyor.

Koy, ne yazık ki yine kirli. Denizin attığı çer-çöp yığılmış sahile. Şimşekler göz korkutacak kadar şiddetli, çöpleri toplamamıza izin vermeyecek.  Bir keçi çobanıyla karşılaşıp sohbet ediyoruz. İri bir çoban köpeği, bir de küçük, siyah-beyaz bir fino var yanında. Giderken peşimize takılacaklar, aç-susuz bizimle yürüyecekler. Azığımızı paylaşmak istiyoruz ama beğenmiyorlar.

Doruk Trekking, kahvaltı için sahili seçti, bizim grup ikiye bölündü. Bir kısmı Muğla grubuyla kahvaltı ederken, A.Temizel, A. Soydan, Cem, Yiğit; asırlık bir menengiç ağacının altına konuşlandık. Yağmur yağarsa Cem’deki brandayla çadır yapmayı düşünüyoruz. O durumda nasıl olsa sahildekiler de gelecekler.

Yağmur bastırmadı, biraz sepeleyip uzaklaştı. Oysa Datça’yı sel götürmüş, bizim için endişelenmişler. Ben hep söylüyorum, doğa, kendini seveni kollar!

Asırlık Zeytin Ağaçlarının Altındayız

Yeniden yamaca vurduk. Oradaki asırlık zeytin ağaçları, birer doğa harikası. Tek sıra halinde daracık sel yatağından yürüyoruz. Tepeyi aştığımızda dağların arasında çanak gibi bir düzlüğe ulaşıyoruz. Yamaçlarda birkaç konut kalıntısı var, hepsi de kemerli. Söylendiğine göre eskiden o düzlüklerde tütün yetiştirilirmiş, o evleri yapan ustanın adı da Bekir Usta’ymış. Bir grup, tepedeki kalıntılara bakmaya gitti, daha önce görenler yoluna devam etti. Göz alabildiğine yemyeşil, kır çiçekleriyle renklenmiş bir ova. Yeniden yamaca tırmanmadan önce karşımıza çıkan kalıntı duvarlara oturup mola veriyoruz. Yemyeşil çimenleri görünce boylu boyunca uzanıyorum. M. Emin Bey, fotoğrafımı çektiğini söylüyor. “Yakalandım desenize” diyorum; “Siz, yakalanır mısınız Suna Hanım” diyor. Nerede yakalanmam gerektiğini bilsem orada olacağım da, ah bu cehalet!

Arkadan gelenler yetişince sohbet koyulaştı. Yürüyüşleri yazdığımı bizim grup biliyor, Doruk Trekking’e de açıkladım. Onlar da doğaçlama bir grupmuş, kulüp falan değil. Yüz kişiden fazla olduklarını söylediler. Grup başkanları Sadi Kaya emekli mali müşavir, eşi Nurşen Hanım’la birlikte organizasyonu üstlenmişler. Ferdağ, Emine, Sibel blog yazışmalarını düzenliyormuş. 2004’ten beri yürüyorlarmış. Federasyon üyesi Ali Haydar Küçük’ün kendi üyeleri olduğunu söylerken belirgin bir gurur vardı seslerinde. Sn. Küçük, Erzurum – Palandöken’le ilgili çalışmalar yapmış. Muğla, Sandras, Fethiye, Eren kayak pistlerinin çalışmalarını gerçekleştirmiş. Geyik Kanyonu ve Fethiye Kelebekler Vadisi’nden söz ettik, Marmaris Eren Dağı da çok ilginçmiş, yürümemi önerdiler. Dilerim bir gün kısmet olur.  

Yeniden yola revan olduk, yine yokuş çıkıyoruz. Çalılar arasında yürümekten zorlandığımızın bile ayrımında değiliz. Her tümsek bir başka görsel sürprizi gizliyor. Fotoğraf makinelerimiz fazla mesaide. Fotoğrafçılıkta sınırları kaldırdığı için teknolojinin harika bir şey olduğunu düşünüyorum, oysa çoğu kez kavgalıyızdır.

Küçük bir daldırmadan sonra sol taraftaki tepenin yamacında yürüyoruz. Biri bizi uzaktan görse, basacak yeri nasıl buluyorlar, diye düşünür. Burundan önceki geçit, kayalar arasında öyle dar ki maç kuyruklarındaki gibi bir yığılma oluşuyor.

Sonunda burunu döndük, bir yanımız Akdeniz, bir yanımız Ege… Knidos kalıntıları ayaklarımızın altında. Karşıda Fener Adası var. Ada deniyor ama köprü genişliğinde bir bağlantısı var Knidos’a. Kayaların üzerinde, manzaranın göbeğinde sereserpeyiz… Bulunduğumuz yerden denizin ortasına doğru bir burun uzanıyor, gördüğüyle yetinmeyenler o burunda. Aşağıdan bakan boşlukta duruyorlar sanır. Ve sanki yüzerek gidilebilirmiş gibi görünen Kos Adası. Su şişeleri, meyveler elden ele. Dönüp dönüp yeniden fotoğraf çekiyoruz. Bir kez ulaştık ya menzile, toparlanmak için hiç acelemiz yok.

Knidos’a Tepeden Bakıyoruz Sağımız Ege, Solumuz Akdeniz

Yine de ayaklanma zamanı geliyor, keçiler gibiyiz yamaçlarda. Attığımız her adımda, geçmişten gelen bir iz, ne yazık ki çoğu yağmalanmış. Bize koskoca bir medeniyetin temelleri kalmış.

Eğer Knidos’a, alışılmış alt yoldan geldinizse, hiçbir şey görmemişsiniz derim. Doğa ve tarih iç içe. En çok amfi tiyatrolar şaşırtıyor insanı. O kadar dar bir alanda, galiba yedi tiyatro varmış. Bir de şimdiki tiyatroların haline bakın. Ah teknoloji, sen sanat katilisin… Acaba başka nedenler de mi var?

Aşağı indiğimizde bir kötü sürpriz bekliyordu bizi: Ayakbastı Parası. Amaç doğa yürüyüşü de olsa, ücret ödememiz gerekiyormuş ya da konuyla ilgili resmi kuruluşlardan izin almış olmamız… Önceki yıllarda böyle bir şeyle karşılaşmadığımız için hazırlıksız yakalandık.

Hedefe Ulaştık Ya Herkes Sereserpe

Ödemedik ama! Biz geridekiler yetişene kadar grup sözcüleri sorunu çözmüşlerdi.

Doruk Trekking otobüsle dönecek, bizim grup aracımızı bıraktığımız yere kadar yürümek kararında. A. Temizel, yanında birileriyle çoktan ufukta kayboldu bile. Bazılarımız Muğla grubunun aracından yararlanmayı düşündü. A. Soydan, Roger, Alper, Şükran, kızı Arzu, ben yürümeye başladık. Ahmet Bey, daha hâlâ yol kenarlarından turpotu topluyor, ben de katıldım ona, hem yürüyor hem topluyoruz. Hiçbir kimyasalın değmediği o bitkiler çok değerli bizim için. Roger’in işi gücü fotoğraf çekip, not almak.

Az biraz yürümüştük ki grubun kaçaklarından Muzaffer, arabasıyla arkadan geldi, biz zavallı kadınlara iyilik yapmak istedi, ben kabul etmedim. Şükran, kızıyla bindi, bizim de çantalarımızı aldı. Roger, ben, Ahmet yürüyorken bu kez de Muğla grubunun otobüsü geldi, Alper bindi, biz teşekkür ettik.

Roger her bölgenin adını soruyor, bulunduğumuz yörenin adı Domuzbükü müymüş? Domuzçukuru daha ötede diyoruz, “Yok Domuzçukuru, Domuzbükü” diyor. Gel de sinir olma, elin İsviçrelisi bizim coğrafyamızı bizden iyi biliyor.

Temizel arıyor; otobüse binmediğimizi öğrenince tepkisi şöyle oluyor: “Yok ya!”

Bizde jeton ancak o zaman düşüyor: Adam menzile ulaşmış bizi bekliyor, biz hâlâ günü çoğaltma derdindeyiz. “Bari turpotu falan topladığımızı söylemeyelim” dedim A. Soydan’a, tutamadı ki çenesini. Ama hiçbir şey değişmedi. İnsan bir kızar, sitem eder değil mi? Ne gezer! Gördüğü onca öğrenim, eğitim boşuna, öfkesini nasıl göstereceğini bile öğretememişler bizim grup liderine.

Hani Değirmen Bükü’nden peşimize takılan köpekler var ya, o kadar kalabalık içinde nedense bizi seçmişlerdi, hâlâ dilleri bir karış dışarıda, peşimizdeydiler. O yol boyunca, ne geri dön dememize aldırdılar, ne verdiğimiz bir şeyi yediler. Neden insanın içine dokunan şeyler yaparlar böyle,  anlamam. En çok da grup başkanı arabayla bizleri toplamaya geldiğinde onları arkada bırakmak canımı acıttı. Nasıl öksüz bakıyorlardı arkamızdan, öyle şaşkın şaşkın.

Yazıköy’ü arkada bırakıp ilerlerken bir mağara ağzı görüp durduk. Her gördüğümüz kovuğu inceleyeceğiz ya! İki kat olup girdik kovuktan, resim çekmeye kalktım, ama eğimden aşağısını çekmem mümkün olmadı. Taş attık, son “tık”ını duymadık. Dendiğine göre o kovuk denize kadar ulaşıyormuş.

Merakımızı gideremeden yeniden yola düzüldük. Stressiz, rekabetsiz, tüm törpüleyici duygulardan uzak bir gün daha sona ermişti. Doğa yürüyüşünü herhangi bir sporla kıyaslamak kadar sığ bir yaklaşım olamayacağını düşünüyorum. Doruk Trekking’den bir arkadaşım, beyin detoksu demişti, ben de benzer bir yaklaşımla omzumun üzerindeki hard diski sıfırlamak diyordum ama çok daha ötesinde bir şey bu. Galiba duygusal, zihinsel, özgüven açısından da bir onarım. Ne yazık ki ilk yürüyüşlerde bunun farkına varılamıyor. Kaslardan gelen çığlık öyle baskın oluyor ki kazanımlar duyulmuyor. Oysa ilerleyen yıllarda en çok o çığlık atan kaslar teşekkür edecekler bize. Bu, deneyimin sesidir.