VAR OLMANIN İLK KELİMESİ

Bir zamanlar içimdeki uyumu yitirmiştim. Duygularım, yaşadığım hayatı anlamsız buluyor, aklım da ona hak veriyordu. Çünkü ikisinin beklentilerine bedenim yanıt veremez olmuştu. O haliyle de var olmayı hak etmiyordu.

Ciddi ciddi kendime yönelik suikast planları tasarlıyordum ama bir sorun vardı. Geride iz kalmamalıydı ki sevdiklerime miras olarak tüm yaşamlarını zehirleyecek suçluluk duygusu bırakmayayım.

Yanlış anlaşılmasın, kanser ya da benzeri ölümcül bir hastalığa yakalanmamıştım, küçük bir kaza sonucu dizlerimde menisküs yırtığı ve doku bozukluğu oluşmuştu. Hepsi o kadar. Tetkikleri yapan uzman hekim daha bir sürü şey söylemişti ama aklımda kalanlar bunlar ve de bir dolu yasak… “Merdiven inip çıkmayacak, üç buçuk kilodan fazla yük taşımayacaksın. Bacak bacak üstüne atarak oturmak, topuklu pabuç giymek kesinlikle yasak! Doğa yürüyüşünü rüyanda bile görme unut, ayağının altında küçücük bir taş yuvarlanır, başına iş açarsın.”

Kendimi bildim bileli nefret ettiğim yasak sözcüğü beynimde aralıksız çınlıyordu. Daha da akıldışı olan, doğa yürüyüşleri sıradan bir aktiviteyken, önem sırasında birinci basamağa geçip oturmuştu. Önceden farkında olmadığım olumlu etkilerinden mi, yoksa olanaksızlığı mı değerini arttırmıştı bilmiyorum ama artık yoksundum. Menisküs yırtığının ilaçla tedavi edilemediğini, tek çözümün ameliyat olduğunu o zaman öğrendim. Haricen kullanılan merhemler geçici çözümlerdi. Doktorun önerdiği kas güçlendirici hareketleri de öyle yorumluyordum. Yasakları birazcık delmeye kalksam dizlerim ödem yapıyor, bazen sağ dizim kilitlenip kalıyordu. Yalnız yaşıyordum, nazlanabileceğim birileri de yoktu. Karşılaştığım caydırıcı örnekler yüzünden ameliyat olmayı da göze alamıyordum.  Doksanların sonundayız, tıp günümüze göre oldukça gerilerde ama o günlerde bile profesyonel sporcuların sorunları hızla giderilebiliyordu. Günlük yaşamdaysa, dizlerinin ortasında on santimlik ameliyat izleriyle dolaşan, operasyon sonrası kilo artışını durduramamış kadın görüntüleri sıradandı.

Varlığım ve Göstergeleri

Artık tıptan umudumu kesmiştim, biten merhemlerimi yeniletmek dışında doktora gitme nedenim yoktu. Çok disiplinli kullandığım da söylenemezdi. Geçici bir iyileşme için niye çaba sarf edeyim ki?

Tükenen her tüple biraz daha eksiliyordu yaşama sevincim. Kas güçlendirici hareketlere de pek bel bağlamıyordum, bozukluk eklemdeydi, kaslarda değil ki! Ağrı kesicilerdi tek dayanağım. Onların sağladığı rahatlığın da geçici olduğunu biliyordum ama umurumda değildi. Tükeniyorsam acı çekmeden tükenmeliydim. Koltuk değneğim yatağımın başucundaydı, ayağa kalktığımda eski alışkanlıkla yürüyüp gitmeyeyim diye. Düşmeye odaklıydım.

Kim ne derse desin, neye inanıyorsanız, osunuz. Dışınızdaki engeli aşmanın bir yolunu bulursunuz, hiç değilse çabalarsınız; engel içinizdeyse her çaba kaçış oluyor. Çoğu kaçışta olduğu gibi de yakalanıyorsunuz. Uzun dinlenmeler sonucu ağrıların kayboluşunu sorunumun ortadan kalkması diye değerlendiriyor, bir anda havalara giriyordum. Sanki grip geçiriyorsun diye düşünenler için açıklamalıyım ki benzeri deneyimler yaşamıştım daha önce. Hatalı dolgu nedeniyle diş kökünde oluşan kisti, kasık fıtığını, yanlış enjeksiyondan kaynaklanan, ameliyattan başka çaresi olmadığı söylenen ve çok ağrı yapan kaba etimdeki kisti vücudum yenmişti; menisküs yırtığını niye yenmesin?

Aslında insan bedeninin kendini onaran kusursuz bir makine olduğuna inananlardanım, yeter ki ona gereken malzeme sağlansın. Ama bu kez bozukluğun nasıl giderileceğini bilmiyordum.

Yaşam tarzımdaki değişiklikten dokularımın çoğu etkilenmişti. Köprücük kemiklerimde, kol bileklerimde bile ağrılar başladı. Kemik erimesinin göstergesiymiş. Yetmedi, kilo almaya da başladım. Doktorumun sözleri çınladı kulaklarımda. “Aldığın her kilo, katlanarak dizlerine yansır.”

Varlığımla Sesimin Buluştuğu Bir An: DATÇA EDEBİYAT GÜNLERİ:3

Tanrım, kilonun anlamının o kadarla sınırlı olmadığını biliyordum; anneme diyabet tanısı konmasından on yaş ilerideydim. Hiçbir zaman kilo sorunum olmadığı için aynı kaderi kendime kondurmamıştım. Yarı aç yaşadığımı sanıyordum ama kilom küçük oranlarla olsa da artıyordu. Belki de o sorunları aşılmaz gösteren asıl neden işsiz olmamdı. Bir insana hiçliğini kabul ettirmek istiyorsanız işsiz bırakın. Dönemin uygulamalarına göre emekli olmama iki yıl kalmıştı ama o konuda da ümidim yoktu. “Benim çalıştığım kimin için?” diyerek tüm ticari faaliyetlerimi engelleyen eski eşim, Bağ-Kur primlerini bile ödememişti. Beş yaşındayken iş kazasında yitirdiğim babamdan aldığım küçük maaş ancak kira, elektrik gibi zorunlu giderlerime yetiyordu. Enflasyonla mutfak giderleri güç birliği oluşturmuş kuyumu kazıyordu. Geçmişimdeki refahı bildiğini sananlar ne kadar düştüğümü şehvetle merak ediyorlardı. Bilmedikleriyse kendimi refaha alıştırmamış olmamdı.

Başlangıçta, sabırla açıklama yapıyordum, karşımdakinin külahıma anlat bakışlarını, neye istersen ona inan bakışıyla yanıtlayarak. Sonra bir gün hiç beklemediğim bir yerden geldi içimi kanırtan soru: “Nasıl geçiniyorsun Suna Abla?”

Çocukluğumuzun, ilkgençlik yıllarımızın birlikte geçtiği, erkenden evlenince bütçeme uydurabildikçe ufak tefek hediyeler almaktan, ablasıyla birlikte ikisini sinemalara, konserlere götürmekten mutlu olduğum kuzenimdi. Telefonumu bildiğinden bile haberim yoktu, nereden bulduysa?

Telefonda kendini tanıttığında duyduğum sevinç içimi kanırtan bir acıya dönüştü, en edepsizinden bir yanıt verdim. “Yerine göre fuhuş yapıyorum, denk düşerse de hırsızlık. Senin gururunu hangisi okşayacaksa artık.”

Bir de ağlayıp kendimi ele vermeseydim.

Sonunda yakınlarımın ortadan kaybolmalarına yol açan gerçekle yüz yüzeydim işte. Ne iş olsa yaparım abi, yaşını çoktan geçmiştim. Üstelik duruşum, görüntüm o modele hiç uygun değildi, geçmişin kodları vardı üzerimde. En sıradan işin bile ortaya çıkardığı bir izlek vardır, o görüntüye uygun değilseniz, hele ki daha fazlasını hak edecek biri izlenimi bırakıyorsanız, isteyerek ya da istemeden, alçakgönüllülüğünüz kuşkuya yol açıyor. Ya taklit bir kişiliktim ya da farklı beklentiler içindeydim.

Varlıklarından Güç Aldığım iki Güçlü Kadınla Aynı Etkinlikte: Çiğdem Ülker, Müyesser Güner

Oysa başlangıçta nasıl da yoluna girmişti her şey. Eşimin, ölün çıkar dediği evlilikten burnum kanamadan sıyrılmıştım. Bizim evliliğimiz sadece bir nikâh ve iki çocuktan ibaret değildi, ticari bağlantılarımız da vardı. Sıfırdan başlayıp birlikte oluşturduğumuz uluslararası taşımacılık şirketinin vergi mükellefiydim, eşim başlangıçta çalışanım bile değilken adımla çıkarttığı kaşe ve noter onayıyla yetkileri sınırsızdı. Paranın denetimi muhasebecimizin, muhasebecinin yönlendirilmesi eşimin elindeydi. Ne navlun ücretlerinden, ne vergi iadesinin miktarından ne de yapılan iş anlaşmalarından haberim oluyordu. Önüme konan belgeyi imzalıyor, direktifler doğrultusunda telefon görüşmeleri yapıyor, iş ilişkisi olan kişileri ağırlıyordum.  Ödemelerin yapılmaması durumunda, hatta yasadışı bir işlem halinde hiç bilmediğim bir konuda hesap verecek kişiydim. Eve gelen her ödeme ihbarnamesinde ecel terleri dökmem, o yüzdendi.

Oysa evlendiğimizde enerjisi ve büyük hayalleri dışında hiçbir varlığı olmayan genç bir adamdı eşim. Sahibi olduğumuz ilk kamyonunun mülkiyetini adıma kaydettirdiğinde gösterdiği güvenden gururlanmıştım. Elime geçen her kuruşu teslim ederken nereden bilirdim düşlerimizin benzeşmediğini? Benimki çocuklarımıza sağlam bir gelecek hazırlamak, onunki gecelerin aranan adamı olmakmış oysa.

Zaman içinde gördüm ki vazgeçtiğim sadece kendi hayallerim değildi, çocuklarımın kendi kimliklerini bulma şansları da ortadan kalkıyordu. Babalarının gölgesinden çıkıp kendi varlık savaşlarına katılmazlarsa saplandıkları bataklıktan çıkamayacaklardı. Sanıyorlardı ki sonuna kadar annelerinin arkasına saklanarak sorunsuz ve sorumsuz yaşamlarını sürdürebilirler. Eh, biz dünya değiştirdikten sonra da ellerine geçecek hatırlı miras kalan yaşamlarını sürdürmelerine yeterdi elbet. Bilmedikleri bir gerçek vardı, babaları daha biz ayrılmadan onlardan boşanmıştı. Daha fazla geç kalamazdım. Avukat tutacak param bile yoktu ama kendimi hazır hissediyordum.

Var Oluşun Tadını Çıkardığım Anlar: Tüyap-İZMİR Yıldız İlhan, Süavi, Eşber Yağmurdereli ve Ben.

Oğlum çok hırpalandı. Babaya yardımcı olacağım diye çocukluğunu bile yaşamamıştı ama geçmişteki emeklerine kıymazsak tüm yaşamı ipotek altına girecekti. Kızım fazla etkilenmedi, yeni bir şemsiye bulmuştu çünkü. Babasıyla birlikte nişanlarını takarken birlikteliğimizin son demlerini yaşadığımızdan hiçbirimizin haberi yoktu. Kızıma boşanmamız konusunda fikrini sorduğumda, bizi bahane etme demişti. Bu tavrında, buluşmalarının engellemesinin ve nikâh izni için de ağır koşullar öne sürülüyor olmasının payı vardı elbette.

Sonunda uzaktan tanıyanların “Yirminci yüzyılın aşkı bitti.” dedikleri ayrılık böyle gerçekleşti işte. Açtığım her boşanma davası, iyiliğimi düşünen akrabalarımın baskısıyla mahkeme kapısında sonlanan yılan hikâyesine dönüşmüş olsa da kaçınılmaz olan gerçekleşti. Blöf yaptığımı düşünüyordu sanırım, güvencesi, desteği olmayan bir kadının iyi kazanan, yakışıklı bir kocayı terk edemeyeceğinden emindi. Akrabalarım da aynı kanıdaydı. Oysa eşimin gece hayatına, içkiye düşkünlüğünü, çapkınlıktan öte zamparalığını biliyorlardı. Tepkilerim kıskançlığımdan olmalıydı.

Gittikçe yalnızlaştım.

Çocuklarımız çocuk değildiler artık ama öğretilmiş çaresizlik mi desem kolaycılık mı, görüşleri perdeliydi. “Annenize söyleyin, rahat batmasın. Beş kuruş koklatmam haberiniz olsun, açlıktan ölürsünüz,” tehditleri çocuklarımın ağzında “Güvendiğin biri mi var?” oluyordu. Bazen öyle canımı acıtıyorlardı ki söz hakları olmadığı dönemlerde kararımı uygulamadığım için kızıyordum kendime. Zayıflığım kişisel korkularımdan değildi, bir çocuk için tek ebeveynle büyümesinin ne demek olduğunu bilmekten kaynaklanıyordu.

Evet, güvendiğim biri vardı, hem de sonuna kadar. Kendim! O güvenin hiçbir gerekçesi yoktu ama açlıktan ölsem eşimle paylaşacağım havyarda bile gözüm yoktu. Geçim yolum gündelikçilikten de geçse, dilensem de bir daha asla onunla aynı havayı solumayacaktım. Var olduğumu duyumsamak istiyordum ve bunun için “Ben” demeyi öğrenmem gerekiyordu.

Boşanma aşamasında da hak arayışına girmedim, kent dışındaki oğlumla akrabalarım devreye girip direncimi kırmadan sonuç almalıydım.

Altı ayı bulmadı yeniden evlendiğini duymam, işte o zaman gerçekten özgürleştiğimi düşündüm. Oysa yanılıyordum ve bunu daha sonra anlayacaktım.

Böylesine karmaşık bir yaşamdı geride bıraktığım. Yeni rotamı belirlemek için ortalıkta dolaşırken biri çıktı, elime bir yaşam pusulası tutuşturdu. O kişi Lale Temelkuran’dı, elime tutuşturduğu pusula ise TARGEV (Tekstil Araştırma Geliştirme Vakfı) meslek geliştirme kursları. İsim benzerliği sanılmasın diye belirtmek zorundayım: Lale Temelkuran, yazar Ece Temelkuran’ın ressam annesidir. Çaba harcamadan çevresini aydınlatan sıradışı kadınlardan biri. Onun yönlendirmesiyle başladı öğrencilik serüvenim. TARGEV sayesinde, yirmi yıl geride kalan modelistlik bilgilerimi tazeledim, geliştirdim. Yine aynı kanal aracılığıyla hiç aramadan iş buldum. Severek çalışıyordum, oldukça da başarılıydım, ihracata yönelik üretiyorduk ve tek reklamasyon[1] almamıştık. Boşanırsam açlıktan öleceğimi söyleyen, rızkımın ortakları gelsin durumumu görsün istiyor ama kimseyi de yanıma yaklaştırmıyordum. 

Daha çoğunu yapabileceğimi biliyordum. Avangart erkek gömleği üretiyorduk ve ben çeşitlilik istiyordum. Eleman arayan bir firmaya başvurum kabul edildi. Büyük bir hataydı, çünkü çalıştığım firmanın bana ihtiyacı vardı ve bir modelistin yeri hemen dolmuyordu. Deneyimsizliğim yüzünden yol açtığım karmaşanın farkına varamadım.

Yeni işimde geleceğe yönelik uçsuz bucaksız hayaller kurup, kendi adımı taşıyacak bir model geliştirmeyi tasarlarken bir sabah çalışma arkadaşlarımla birlikte servis aracından indiğimizde, kapıların üzerinde kocaman asma kilitlerle karşılaştık. Fabrika bomboştu. Zaten maaşlarımızı gecikmeli alıyorduk, iki aya yakın alacağımız vardı içeride. Hepimiz şaşkın ve öfkeliydik. Yine de durumun ciddiyetinin farkında değildim. Hak, hukuk vardı, kimse o kadar emeğin üstüne göz göre göre yatamazdı. “Sen öyle san, kuş uçtu bir kez!” dediler. Yurtdışına kaçmıştı işverenimiz. Bunu sonradan öğrendik elbette. Kapının kapandığından herkes o kadar emindi ki hemen orada yeni iş arayışına girdiler.

İlanları incelerken ürkütücü gerçeğin farkına vardım, modelistler tekstilin belkemiğiydi ama çalışanlara oranı yüzde birdi. En az beş yıllık deneyim aranıyordu, hele ki benim gibi yarım yüzyıla yakın bir yaşamı geride bırakmış olanlardan… Acemiliğin yakışmadığı yaşlardaydım. Evlilikte geçen çeyrek yüzyıllık deneyimin hiçbir kotada yeri yoktu.

Bazen Dostlarla Çoğaldığınızı Duyumsarsınız. Onlar En Sahici Olanları: Nermin Sarıkaya ve Gönül Ocak

Şimdi düşünüyorum da neden makinecilik, ütücülük ya da kalite kontrol için başvuruda bulunmadığım sorusuna yanıt bulamıyorum. Oysa yapabilirdim. Sanırım işimle gurur duyuyordum, öncelikli derdim geçim değil kendimi ifade edebilmekti. Öte yandan yaratıcılık gerektirmesi ve odamın ayrı oluşu da beni kışkırtıyordu. Hiçbir zaman kalabalıktan biri olmadım, tekdüze uğraşlarla da yetinmedim.

Arayışlarım Kadın Dış Giyim Modelistliği içindi ama baştan söylediğim gibi umut vaat eden bir öyküm yoktu. Doğal olarak çocuğum yaşındaki personel müdürlerini etkileyemiyordum. Sorgulayan, ezen bakışları altında bildiklerimi de unutuyordum.

Bir keresinde de oyuna geldim. Deneme modellerini evde uygulayıp götürmem istendi. Kalıpları hazırlayıp götürdükten haftalar sonra kararlarını öğrenmek için aradığımda, “Ohoo, biz onları uygulayıp Avrupa’ya gönderdik bile,” diyerek dalga geçtiler. Yapabileceğim hiçbir şey yoktu. İstismar edilmeyi öylesine kanıksamıştım ki bir geceden fazla sürmedi üzüntüm.

Hayat böyle bir şey işte, gizleyemediğiniz zayıflıklarınız varsa sömürülmeniz kaçınılmaz oluyor. Arada bir kendimi vahşi doğada tek başına kalmış savunmasız bir av hayvanı gibi hissetsem de çaresizlik duymuyordum. Sorun benim sorunum olsa da benden kaynaklanmıyordu, kadını yoksullaştıran, çalışmasını erkeğin iznine bağlayan sistemin bir ürünüydüm. Her sistem gibi onun da çatlakları olmalıydı ama o çatlaklardan sızmak için gençlik gerektiğini sonradan öğrenecektim.

Alıştığım gibi yaşamayı sürdürüyor, alışkanlıkla doğa yürüyüşlerine katılıyor, hiçbir anlam yüklemesem de her yürüyüşten yenilenmiş olarak dönüyordum. Arada bir kendimi kaptırıp şarkı bile söylüyordum, yarı yaşımdaki yürüyüşçüleri imrendirerek… Kızımın çağrısına uyup Mersin’e gidene kadar kendime olan güvenimde eksilme olmadı.

Sorunlardan kaçılamayacağını bildiğim halde kızımın ayartmalarına direnemedim, evladım benim için endişelenirken duyarsız kalamazdım.

Mersin’e inişimin ertesi günü budandı yaşama sevincim. Kafamdan atamadığım sorunlar mı ayağıma dolaştı, aydınlatmada mı bir sorun vardı, kendimi dengemi sağlama çabası içinde buldum. O çaba düşüşü hafifletti ama önleyemedi. Kızaklama bir metrelik sürükleniş… Hastaneye götürülürken kendimdeydim, nöbetçi hekimin yorgunluk akan yüzünü anımsıyorum, sonrası karanlık.

Ünvanlarıyla Değil, Kişiliğiyle Gurur Duyduğum, Tüm Aykırılıklara Karşın Dostum, Arkadaşım Prens, Dr. Uğur İlter ve Bir Başka Sevgili Dost: Reklam Yazarı Meltem Ruscuklu

Böylece Mersin seyahati üç haftalık yatak istirahatına dönüştü. Açık yaralara uygulanan tedaviyi önemsemedim, geçiciydi nasıl olsa. Daha dizlerimdeki sorundan haberim yoktu, aylar sonra şişlikler, bükülüvermeler yinelenince bedenime inancımı yavaştan yitirmeye başladım.

Sonra bir sabah programında Dr. Feridun Kunak’ın önerilerine denk geldim. Masajın onarıcı etkisini anlattı, kas güçlendirici hareketlerin eklemlerdeki yükü azaltarak sorunu hafifleteceğini söyledi ve bazı basit hareketler gösterdi. Hiç unutmayacağım bir şey daha ekledi: “Kemikler bası uygulandıkça güçlenen dokulardır, yürüyüşlerinizde küçük ağırlıklar da taşıyın.” Elbette son uyarısı kilo kontrolüydü.

Öteden beridir dinlediklerimin dışında bir şey söylememişti ama beni inandırmıştı. Galiba sorunu ortadan kaldırabileceğimi düşünmek değil, savaşabileceğimi bilmek moralimi yükseltti. Hareketler, masaj ve küçük yürüyüşler yaşantımın bir parçası oldu. İlk değişimi öykülerimde ayırt ettim, artık karamsar ve ağlak değillerdi. Yayımlatabilmeyi umut ettiğimden değil, kendimi engelleyemediğim için yazıyordum. Yaşam ve öykü birbirine dönüştüğünde katlanması kolay oluyor. Farkına vardığım ikinci gerçek ise ölüm gelmeden savaşın bitmediğiydi. Önce varlığımı sürdürmenin bir yolunu bulmalıydım. Kendimi kendime kanıtlamanın yolunu rekabete hazır olduğumda araştıracaktım.

Çocuk bakıcısı arayan bir ilana cevap verdim. Karşılıklı bir güven ortamı oluştu. Daha da güzeli, emek vereceğim çocuk her türden özeni hak ediyordu. Ama işimi hiçbir zaman, kimseye gururla açıklamadım, beni ifade etmekten çok uzaktı çünkü. Hayata bir yenilik getirmemiştim, her kadının doğasında var olan annelik güdüsüyle hareket ediyordum. Üç yaşında aldım, ilkokul ikinci sınıfa başlarken artık bana fazla ihtiyaç kalmadığı için ayrıldım. Yarım gün devam etmem istendi ama planlarım tüm zamanımı gerektiriyordu. Eziklik hissettiğim o işin sağladığı birikimle asıl amacıma yönelecektim. Zorunlu olmayan harcamalardan kaçınarak önce prim borçlarımı ödeyip emekli oldum. Sonra bir makineciyle ortak kendi butiğimizi açtık. Başlangıç için iyi bir izlenim bırakmak dışında hiçbir beklentim yoktu, çok mütevazı olsa da gelirim bana yetiyordu. Makine dışında işle ilgili hiçbir birikimi olmayan ortağımın ise acelesi vardı. Daha ilk günden harcamanın çokluğundan, kazancın azlığından yakınmaya başladı. Malzeme temini, kumaş seçimi, model tasarımı, müşteri ilişkileri dışında bir de onun sızlanmalarıyla uğraşıyordum. Sonunda aklıma gelmeyen başıma geldi, iki bavul malzemeyle İstanbul’dan döndüğümde kilitlerin değiştirilmiş olduğunu gördüm.

İhanete de acıya da bağışıklık kazandığımı sanıyordum yine de sarsıldım. Kişisel küçük sermayemin hepsini malzemeye yatırmıştım ve onları evde değerlendiremezdim. Onun da ötesinde o küçük atölye kendimi ifade ortamımdı. Ne yazık ki yaptığımız harcamaları ayrı ayrı kayıt altına almak gereği duymamıştık. O bana güveniyorken ben niye ona güvenmeyeyim?

Fazladan Söze Ne Gerek; Zuhal Gencer ile Benzersiz Günlerden Biri

Danıştığım avukat, belge yoksa yargıcın ifadeye bakacağını, ortağım harcamaları kendisinin yaptığına yemin ederse vicdani karar olarak onu dikkate alacağını söyledi. Neyse ki iki büyük makinenin alış belgeleri elimdeydi. Ortağım onları bana vermeyi önerdi ama yeniden bir düzen kuracak sermayem de enerjim de kalmamıştı. O makinelerle evde üretim yapmak için ne voltaj uygundu, ne yasa buna izin verirdi. Paramı istedim. Günler süren tartışmalardan sonra razı oldu ama tam bir yıl sonra alabildim. Kişisel eşyalarımı almak için atölyeye gittiğimde keşke o sözü söylemeseydim de kısa bir süre sonra yaşayacakları acıya ortak olmasaydım. “Dilerim paradan başka mutluluğunuz olmasın,” dedim. İki ayı bulmamıştı; ailenin gözbebeği, hukuk fakültesi çıkışlı erkek kardeşinin iki gündür sallanmaktan uzamış bedenini ağaçtan almaları… Görünüşte sorunsuz bir yaşamı vardı, neden canına kıydığı anlaşılmadı. Geride bıraktıklarının yaşamına bir avuç zehir katarak göçtü gitti. Sadece rastlantıydı biliyorum ama bazen sandığımız kadar yalnız olmadığımızı, dileklerimize dikkat etmemiz gerektiğini düşünüyorum. İkinci üzüntüm, senesi dolmadan atölyeyi kapatması oldu. Oysa benim yerime akrabalarından yüksek okullu bir modelist bulmuştu…

Bir yaşam dilimi için bu kadar kırılmanın fazla olduğunu düşüneceklere belirtmeliyim ki sızlandığım sanılmasın diye çok büyük iki sarsıntıyı yazmadım. Bunlardan ilkini evliliğimin sonlanmasından hemen sonra yaşadım. Annemin ikinci eşinden olan erkek kardeşim ziyaretime geldi. Birkaç priz sıkıştırdı, üç beş çivi çaktı. Her zaman yardımıma koşacaktı, benden o sorumluydu. Evliliğimden payıma düşen dairenin satışından elde ettiğim parayı ona verirsem yatırım yapacak, kalan yaşamımı sıkıntısız geçirmemi sağlayacaktı. Sonra mı? Sonrası hikâye!

Yıllar sonra Çandarlı’da karşılaştık. O zamanlar Çandarlı küçücük bir kasaba, daha tatil beldesi niteliği kazanmamış… Denize paralel bir sıra bahçeli yazlık, bir sokak, bir meydan kalmış aklımda.

Biraları doldurduğu bir poşetle çıkıverdi karşıma. Konuşmak istediğini söyledi,  derdini sezdim sanki ama merakıma yenildim. İçerlek bir çay bahçesinde oturduk. Özür dilermiş gibi yaptı. Borcunu faiziyle ödemek istediğini ama atölyesiyle birlikte orada sabahlayan işçisi de yandığı için ruhsatının elinden alındığını anlattı. Evlenmeyi planlamadığım bir erkekle ilişki yaşıyor olmamı affetmeye hazırdı, yeter ki tanıdıklarımla bağlantı kurmasına aracı olayım. Rica minnet telefon notunu elime tutuşturdu. Benim telefonumu istemedi. Bir kez bile nasılsın demedi. Neler yaptığımı, nasıl yaşadığımı sormadı. Avucumun içindeki kâğıt elimi yakmaya başlamıştı, önüme çıkan ilk çöp kutusuna atmak zorunda kaldım. O günden sonra bir daha karşılaşmadık.

Öbür sarsıntı oğluma özgürlüğünü bağışlamamdır ki, kendim özgürleşmeden bunu başaramazdım. Oysa karşımda kıvranıyordu. Ona göre sorumluluğu üstlenilmesi gereken biriydim ve bu görev ona düşüyordu. Açıkça dile getirse konuşur uzlaşırdık ama o içinde yaşıyor, hem sorumluluk duyuyor hem o sorumluluktan korkuyordu. Babasının arkadaşlarından birinin kızıyla nişanlandığında bunu ilk kez apaçık dile getirdi. Nişanlısı evde kayınvalide istemiyordu. Kendisinin de aynı evi eşinin annesiyle paylaşmak istemeyeceği gibi. Şaşkındım. Böyle bir olasılık aklımın ucundan bile geçmemişti. Hatta davet edilmediğim o nişan için bile gönül koymamıştım. İçini ferah tutmasını söyledim, kimsenin yaşamına dâhil olmayı düşünmüyordum.

Bazen Yazan Okurlardır Varlığınızı Duyuran… TÜYAP İstanbul 2014

O kadarcık bir sözle oğlumu özgürleştiremeyeceğimi biliyordum, sancıları sürüyordu. İkinci kez nişanlandı, yine dünürlüğü babası ve ciciannesi yapmıştı. Bu kez bağlantıyı kuran cicianneydi. Oğlumun anahtarıyla açabileceği kapı benim kapımdı ama hayatını baba evi düzenliyordu. Evlilik hazırlıkları sürerken derdini ortaya döktü. Babası düğüne yeni eşiyle gelecekti, benim orada olmam ortalığı karıştırabilirdi, çünkü yeni eş beni görmek istemiyordu. Oğlum da böyle bir kargaşayla eşinin ailesi karşısında küçük düşmek istemiyordu. Yine endişelerini silip attım, onun ve ablasının mutluluğundan başka beklentim yoktu.

İşte o yalnızlaşma aşamasında, hiç beklemediğim bir anda bir erkek arkadaşım oldu. Onun fotoğraf sergisini gezerken tanıştık. İkimiz de yağmurdan kaçan, saçak altına sığınma telaşında kedi yavruları gibiydik, birbirimizi ısıttık. Evliliğimiz sırasında babasının zamparalıklarını olağan karşılayan oğlum, bir erkek arkadaşım olmasını içine sindiremedi, çıldırdı. Kalbimin kendine ait parçasını koparıp götürdü. O, bedel ödemeden, acı çekmeden bu sorumluluktan sıyrılmak arzusundaydı, ben de öyle olmasını isterdim ama yumurta kırılmadan omlet yapılamıyor.

Biri canımdan, öbürü kanımdan iki erkeği de yitirmiştim. Birinin hayatımdan çıkışı bir daire parasına mal oldu, öbürününki kalbimin yarısına… Kendine ait yarısını kızım bir cımbızla ufak parçalar kopararak tüketti. Ama bu on yıldan fazla sürdü ki öyküsü hiçbir kitaba sığmaz.

Önceki satırlarda belirttiğim gibi eşimin evlenmiş olması üzerimde hak iddiasını sürdürmesine engel değildi. Çocukları bahane ediyor, nasıl olduğumu merak ettiğini söyleyip sık sık uğruyor, saatlerce oturuyordu. Bu arada yeni eş ikide bir arayıp duruyordu. Kıskançlık krizleri telefonun dışına taşıyordu ama adam kalkıp gitmiyor, telefonu kadının yüzüne kapatıp oturuyordu. Oysa pek konuştuğumuz bile söylenemez. Kurduğu üç beş tümce, kendime ne kadar uzak biriye evlilik yaptığımı anımsatıyordu. O tümcelerden biri de yeni eşiyle birlikte aynı evi paylaşmamızdı ki beni çok güldürdü.  Sonra bir gün kendi evimde beni taciz etmeye kalktı. Gerekçesi de vardı. “Ne olmuş yani, daha önce yapmadığımız bir şey mi?”

İşte o zaman aramızdaki mesafenin uzaklık değil uçurum olduğunu gördüm. Öncekilerin mecburiyetten olduğunu artık öyle bir zorunluluğum olmadığını söylediğimde bile alınganlık göstermedi. Boş bulunduğum bir anda ansızın kanepede yanıma gelip dizime yattı. Tüm kaslarıyla dolanmıştı belime, ilk hamlede kurtulamadım. Bir süre tepkisiz kaldım, nasıl olsa hiç kimse o yoğunluktaki baskıyı fazla sürdüremezdi, daha ötesine cesaret edemeyeceğini de biliyordum. Gevşediği anı kollamam gerektiğini onlarcasını büyüttüğüm kedilerimden öğrenmiştim. Belimdeki baskı düştüğü anda yerimden fırladım, yuvarlandığı yerden toparlanmaya fırsat bulamadan sokak kapısını açtım. Hemen gitmezse avazımın çıktığı kadar bağıracağımı söyledim. Gitti. İki gün sonra yine geldi. Apartmanın giriş kapısından bastı zile. Öteden beridir tanıdığım parolalı çalışından anladım, yerimden kalkmadım. Bir iki gün sonra yine geldi, aynı parolalı zil. Bu kez balkondaydım. Eğilip baktım, o da baktı. Bakıştık. Dönüp gitti.

Sonrasında ikide bir iş dönüşü karşımda buluyordum, konuşmak istiyormuş. Oysa en büyük hayalini gerçekleştirmişti, kızı yaşında bir eşi vardı artık. Yeni eşinin ilk evliliğinden olan iki kızının yanına bir de kendisi katmıştı. Daha neyi konuşacaktık anlamadım. Dinlemedim elbette.

Onu da özgürleştirmem gerekiyordu, artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını anlamak zorundaydı. Bunu oğlum yapmıştır sanıyordum ama bu sorumluluk da bana düştü. Hayatımda bir erkek olduğunu öğrenmesini sağladım. Çıldırdı. Eve geldiğimde telesekreterimde tacizci mesajlar buluyordum. Savcılığa başvuracağım haberini gönderdim, sesi kesildi.

Anlattıklarım dikkate alındığında, çocuklarımı pek de iyi yetiştirmediğim düşünülebilir. Doğru, onları ben doğurdum, emzirdim, korudum, kolladım; hiçbir zaman kendi beklentilerim onlarınkinin önüne geçmedi. Hiçbir zaman dünyanın en kusursuz annesi olma yarışında da değildim, tek derdim onları kendilerine yetebilen bireyler olarak hayata hazırlamaktı. Geleceklerini kurgularken yaşama dair kişisel projelerimden vazgeçmem gerektiğinde, olsun yine de kazançlıyım ikiye karşı tek, diye düşünürdüm. Ne yaparsam yapayım, yapamadıklarımda kaldı aklım. Ne yaparsam yapayım içimi rahatlatamadım. Ne yazık ki aynı anda iki yerde olabilmemi sağlayacak büyülü bir gücüm yoktu, babalarının suyuna gitmezsem yine yoksunluk yaşayacak olan onlardı. Yaşamları acılaşmasın diye kendimce her önlemi aldım ama genetik hafızalarını silemezdim, kimi örnek alacaklarını belirleyemezdim, toplumun etkisini engelleyemezdim, çocuklar sadece annenin değil babayla birlikte içinde yaşadıkları toplumun eseridir. Bu satırlarla onları utandırmak istediğim de düşünülmesin, onlar açıklamazsa kimse aramızda bir bağ kuramaz, nüfus kayıtları dışında hiçbir ilişkimiz kalmadı.

Bense yaşadıkları kentleri, sağlıklarının yerinde olduğunu, istedikleri konforda olmasa da ekonomik sorunlarının olmadığını biliyorum. Bana gereksinimleri de yok artık. Kızımın bir, oğlumun iki oğlu var. Kendileri acının mimarlığını yapmazlarsa üzülecekleri bir şey olduğunu da sanmıyorum. Geri kalan hiçbir şeyin önemi yok.

Hiç kimseye gönül koymadım, önemsedikleri değerleri savunuyorlardı, ben o değerler arasında değildim, hepsi o kadar.  Özlemiyor musun diye soranlara şunu söyleyebilirim: Özlem üreten hücrelerim kavruldu.

Şu anda burada ve tek parça olduğuma göre tüm bu travmaların üstesinden gelmeyi başardığım ortada ama iki sarsıntı var ki eğer sonuca ulaşsaydı tüm devrelerim yanardı sanıyorum. Çünkü hazırlıksız yakalanmıştım. Saldırı hiç beklemediğim bir zamanda ve yerden gelmişti.

İlkini evime hırsız girmesiyle yaşadım, aynı anda değil daha sonra. Sabaha karşı zil sesiyle uyandım. Rüya görüyorum sandım, ikinci sesle kendime geldim. Kim gelebilirdi ki o saatte? Polismiş! Galiba kapıdaki görevlinin o yaşa kadar duyabileceği en saçma soruyu sordum. “Ne polisi, bu saatte?” Kapıdaki ben olsaydım şöyle yanıt verebilirdim. “Trafik polisi. Ceza kesmeye geldim. Yeşil ışıkta geçmişsiniz.” Sanırım o koşullarda yanıtım da, “Benim arabam yok ki” olurdu.

Değerli Şair, Yazar, Tıp İnsanı Dr. Zehra Betül Yazıcı ile Romanım Günah Kadına Yaraşır’ın İlk Baskısı Ardından Stant Başı Sohbetimizden Bir Anı.

Ama öyle olmadı elbette. Hâlâ kapıyı açmamıştım. Polis kapının arkasından açıklamasını sürdürüyordu. “Evinize hırsız girmiş hanımefendi, karşı komşunuz haber verdi. İsterseniz apartman yöneticinizle geleyim ya da bir bakın ortalığa olağanüstü bir durum var mı?”

Hiçbir karışıklık olmadığını söylediğimde küçük odadaki trajikomik gerçekten haberim yoktu. Çamaşırların üzerine dökülmüş dikiş malzemesi çantaları koca bir düş kırıklığının aynasıydı. Suçta benim de payım vardı, çamaşırlar kurusun diye pencereyi açık bırakmıştım. Yüksek zemin üzeri üçüncü katta, sokak lambasıyla gündüz gibi aydınlık bir evde neden çekineyim ki? Odada ütü masası, dikiş makinesi, çamaşır kurutmalığım vardı, onları mı sakınacağım? Kapı kilitli olmasaydı da öbür odaları dolaşsaydı, aklımı başımdan almak dışında eline ne geçerdi bilmiyorum. Acıdım adamcağıza, nasıl bir çaresizlik içinde olmalıydı ki sadece emeklilerle devlet memurlarının oturduğu o semtte böyle bir riski göze almıştı.

Aynı gün Kemalpaşa’ya gittiğimde arkadaşlarıma aynen buradaki gibi keyifle anlattım, bana göre durum şaka gibiydi çünkü. Arkadaşımın sözleri bir anda tüylerimi diken diken etti. “Ya yüz yüze gelseydiniz!” Sonra eşi girdi devreye. “Ya yalnız olduğunu anlasaydı!”

Bir anda yüzünü bile görmediğim adam, gür kaşları, bıyıkları, kirli sakalıyla beliriverdi gözümün önünde. İri yapılı, güçlü kuvvetli olması gerekmiyordu altımı ıslatmam için. Hırsızın yapamadığını arkadaşımın eşi gerçekleştirmeye azimliydi galiba, sürdürüyordu. “Onlar boş gezmezler, mutlaka bir şeyler vardır üzerinde.”

Ondan sonra yalnız olduğum her dakikayı o hırsızla yaşadım, gündüz bile odaların kapılarını kilitliyordum. Mutfağa geçerken sesler çıkarıyordum. Uyumuyorsam televizyonun sesi hep yüksekti. Uykularım kâbustu. Gece içeceğim suyu odama alıyordum ama tuvalet büyük sorundu. Uyanınca, dolap kapaklarını açıp kapatıyor sonra koridora çıkıp gizlenecek bir yer varmış gibi üç metrelik boşluğu gözlerimle didikliyordum. Giderek ruh sağlığım bozulmaya başladı. İşte tam da o sıralarda ortağım atölyenin kapısına kilidi astı.

İlk sarsıntıları atlattıktan sonra büyükşehirle baş edemediğime karar verdim. Mademki çalışamıyordum daha azıyla yetinebileceğim, asansör bozuksa, elektrik kesikse telaşı yaşamayacağım bir düzen kuracaktım. Önce annemi görmeye gittim, olabilirse birbirimize yaslanırız diye düşündüm. Yanılmışım. “Kardeşinin çocuklarından birini yanına al, tek başına sokağa çıkma, ne geziyor bu dul kadın buralarda derler; kendine laf getirme.”

Ellisini aşmış bir kadına yönelikti bu uyarılar… Gülsem mi ağlasam mı?

Kaderimizi yaşadığımız coğrafyanın belirlediği gerçeğini bir kez daha kabul ettikten sonra hepimizin ruh sağlığı açısından Karacabey’e uzun bir süre için veda ettim.

Kızıma göre Mersin’e yerleşmeliydim, birbirimize destek olurduk. İnanmak içimden gelmiyordu ama evlattan vazgeçmek öyle zor ki… Hele ki birini zaten yitirmişken.

Neredeyse törenle karşılandım, her zamanki gibi. Yemeğe götürmeler, kuaför randevuları, hamam… Hiçbirini istemiyordum. Kendi imkânlarımla ulaşamadığım konfor beni ezer. Bu arada yemekti, bulaşıktı, ütüydü, ortalık temizliğiydi, kendi emeğimin gözümde hiçbir değeri yoktu. Onun çevrisindekilerle iletişim kuramamak, kendi ortamımı oluşturamamak da önemli değildi ama kitap okumaya bile fırsat bulamamak; işte o koyuyordu. Yine de hiç sızlanmadım. Ama Mersin’de yaşayamayacağımı anladım. Belki bu, onun çevresindeki arkadaşlarının tüketim çılgınlığındandı, belki denizin içinde yaşayıp denize girememekten… Bilmiyorum.

Bunu ona söyledim. Ev araştırmasına gerek yoktu.

Hayal kırıklığına uğramış olmalı, artık sürekli agresifti. Bazen karşımdaki babası mı o mu ayırt edemiyordum. Sonra bir gün içinden çıkamayacağım kadar saçma bir şey oldu. Telefon edip oğlunu hazırlamamı istedi, bir arkadaşı gelip alacaktı.  Sekiz yaşındaki çocuğu onun kafasındaki gibi değil de uygun bulduğum şekilde giydirdiğim için kızılca kıyamet koptu. İki kıyafet arasındaki fark giydirdiğimin iki ay, öbürünün bir hafta önce alınmış olmasıydı.

Gitmemi söyledi. Söylerkenki tavrı tanımlayamam. İçimde uyanan duyguyu da… Öfke değildi, hayal kırıklığı da değil; sadece, bu son olsun diye düşündüm ama yanılıyordum. Kim bilir daha kaç kez aynı aymazlığa düşecektim.

Odama gidip bavulumu toplamaya başladım. Burnumda biber solumuşum gibi bir yangı.  Kalbimden kopan parçanın yeri kanıyordu, tamamını söküp aldığını sanıyordum, hâlâ nasıl nefes alabildiğime şaşıyordum ama anne kalbi öyle kolay tükenmiyor.

Beni engelleyebileceğini sanarak bavuluma el koydu, sadece çantamı alıp kapıya yöneldim. Kolumdan tutup engellemeye çalıştı, silkelenip kurtuldum. İşte o zaman fiziksel temas halinde baş edemeyeceğini anladı.

Ben onun gibi korunup kollanarak büyütülmemiştim ki, çelikleşme evresi başladığında beş yaşındaydım. Her çocuğun hakkı olan sevgiyle şımartıldığım dönem bıçak gibi kesildiğini nasıl sezdim de oyunu bırakıp yüksekçe bir yerdeki çocuk parkından eve koşarak geldim bilmiyorum. Yaklaştıkça büyüdü annemin çığlıkları, tüm dünyayı doldurdu. Ona bir şey olduğunu sandım. Babamı tutkuyla seviyordum ama beş yaşında bir çocuk için en değerli varlığı annesidir. Üstelik babam çok güçlüydü, bir şey olmazdı.

Evimiz sanki insan üreten bir makineydi, sürekli birileri girip çıkıyordu kapıdan. Birden biri kucaklayıp aldı beni, çırpındım. Sonrası karanlık.

Annemin anlattığına göre bir buçuk ay yoğun bakımda kalmışım, umudu kesmişler. Babamla aramızdaki tutkuyu ansıyarak beni de yanına alacağı şeklinde değerlendirmişler. İşte o sarsıntıdan büyümüş olarak çıktığımı söyler annem. Kardeşlerim babasız kaldı diye kahroluyormuşum. Oysa onlar baba sevgisini tatmamışlardı ki yokluğunun nasıl bir şey olduğunu anlasınlar.

Babamın bir iş kazasını bahane ederek bizi terk etmesinden altı ay sonra doğan üç numara, ben ve ortanca… Annem bizim gibi babasız büyüyen kız çocuklarının şımartılmaması gerektiğini düşünüyordu, yoksa başa çıkamazdı. En küçük bir sevgi sözüne bile özlem duyarak büyüdük.

Beni sevgiye alıştırdığı için babamı hiç affedemedim, annem de öyle. Madem bırakıp gidecektin, niye bu üç çocuğu başıma sardırdın diye ilenirdi bazen gözyaşları içinde. Dul kaldığında bana göre çok yaşlı olsa da daha yirmi dört yaşındaydı. Ona sarılıp, ben sana bakarım demek geliyordu içimden, yapamıyordum.

Kızımın oturduğu apartmandan çıktığımda titriyordum. Belki de ağlamışımdır, emin değilim ama bana devrelerimi yaktırabileceğini belirttiğim sarsıntı bu değildi, bu kadar sertine hazırlıklı olmasam da sürpriz olmadı çünkü. Öteden beridir evi çekip çevirecek ücretsiz, tam zamanlı bir çocuk bakıcısına gereksinim duyduğunun farkındaydım; İzmir’den taşınmayı kafama koymuşken Mersin’e yerleşirsem o sorumluluğu almam kaçınılmazdı. Haksız da sayılmazdı, bu bizim geleneğimizde var ama gerekçesi haksız. Ben evini çekip çevirirken, çocuğuyla ilgilenirken o eğlencelerine, kuaförüne, güzellik salonlarına zaman ayırabilecekti. Ama ben bendim, onun şekillendirdiği bir karakter değildim, hiç kimsenin özel zevkleri için zaman da enerji de harcamak istemiyordum. Kalan yıllarımı kendi varlığımı anlamlandırmak için harcayacaktım. Bu kadar büyük bir tepki beklemiyordum ama belirttiğim gibi asıl büyük darbe bu değildi.

Bazen düşünüyorum, acaba yaralı insanlar da doğadaki yaralı hayvanlar gibi bir koku mu salıyorlar ki bela ikilemsiz üzerlerine geliyor?

Nezih bir semtte oturuyordu kızım, her yer ışıl ışıl. Sahile yakın kaffelerden birine oturdum. İki bardak çay içtim. Birazcık toparlandım. Garaja gidip şansımı denemeyi, olmazsa oralarda bir otelde gecelemeyi düşündüm, öleceğimi bilsem geri dönmeyeceğime göre…  Saat 21.00’e geliyordu sanırım. Mevsim sonbahar. Toplu taşım araçlarının durağı iki sokak ötede.

Birden bire savruldum. Kendi çevremde tam bir dönüşle. Bağırdığımı sanıyordum ama sesimi duyamadım. Sonra motosikletli iki kişinin uzaklaştığını gördüm. Çok gariptir, profesyonel suçlular olduğunu anlayınca rahatladım. Çünkü kızımın saldırdığını sanmıştım. Yanılmamış olsaydım yaşadığım her şeyden daha fazla dehşet duymama yol açardı.

Saldırı amacına ulaşmış olsaydı galiba denetimimi yitirirdim. Tüm maddi varlığım o çantadaydı çünkü. Bir gün önce çekip henüz ödemelerimi yapmaya fırsat bulamadığım maaşım, kredi kartım, varlığımı kanıtlayabileceğim kimliklerim, cep telefonum, fotoğraf makinem…

Çantamın sapına ustura attıklarını sonradan gördüm. Beni kurtaran oldukça sağlam süet çantanın kalın sapının alta doğru dolanıyor olmasıydı. Atılan ustura ancak dikişlerin yan tarafını kesebilmişti. Bir de omzuma çapraz asmış olmam. Keşke ulaşılması zor olan öbür omzumda olsaydı.

Organize suç bürosu iki yüz metre gerimdeydi, geçerken görmüştüm. Dönüp derdimi anlattım. Hiçbir şey yapamayacağını söyledi polis memuru, bu saatte sokakta ne arıyorsun diyen bakışlarla.  

Korkmaya başladım. Bir yerlerde gizlenip yeniden saldırabilirlerdi, ayaklarım yerden kalkmıyordu ama kendi göbeğimi kesmek zorundaydım.

Durağa nasıl geldiğimi, araca nasıl bindiğimi, garaja nasıl ulaştığımı anımsamıyorum. Yol boyu, çantamı kaptırmış olmam halinde başıma geleceklerin dehşetiyle titredim durdum. Kapısını çalabileceğim kimse yoktu. Param ve kimliklerim olmayınca kıpırdayamazdım bile. Polisle aramızda geçen o kısacık diyalog, karakola başvurmam halinde başıma geleceklerin küçük bir örneğiydi. Büyük bir olasılıkla kızımın evine götürüp teslim edecekler, belki şikâyetçi durumuna düşmüş olacaktım. Daha da canımı acıtan, dönüş için bilet parasını bile ondan istemek zorunda kalacak olmamdı.

Tahmin ettiğim gibi ertesi gün saat 19.00’a kadar otobüs yoktu.

Sonra mı? Sonrası hikâye ama sanılacağı gibi bir hikâye değil. Yani bu olayla sonlanmadı bizim ilişkimiz, daha onlarca benzeri sarsıntı geçirmesi gerekti. Söylediğim gibi, annelerin kalbi kolay kolay tükenmiyor, keşke evlatlar da o sabrı sonsuz sanmasalar ya da çaresizlik gibi görmeseler.

Kendime zarar verecek bir dolu hatam oldu, özellikle insanlara gereğinden fazla güvenmem yüzünden ama çocuklarımı hiçe sayan, onların yaşamını doğrudan etkileyen hiçbir yanlış yapmadım. Toplumun enjekte ettiği çifte standartlı, çelişkili ölçütlerinden sıyrılabilselerdi birlikte güç birliği oluşturabilirdik. Yine de kendi doğrularını yaşama geçirebildikleri için mutluyum.

Büyük şehirden ayrılmak artık bir seçim değil zorunluluktu. Tutkuyla sevdiğim İzmir’le bile baş edemediğime göre. Yine de kendi önüme engeller koyup duruyordum. Bari deniz kıyısında olsundu da düzen bozduğuma değsindi. Kalabalık olmasındı ama yoksunluklar da yaşanmasındı.

İçinde bulunduğum koşullar düşünüldüğünde öne sürdüğüm ölçütleri tanımlayacak tek sözcük “komik” olur. Sanki eleme yapacak olanaklarım varmış gibi… Ama belirtmeliyim ki eğer odaklanmışsanız algılarınız o amaca hizmet eden her rastlantıyı değerlendiriyor. Yoksa hiçbir akla sığmazdı verdiğim karar.

Datçalı biri çıktı karşıma, sokakta karşılaşsanız farkına varmayacağınız biri, üstelik kendisi de bunun farkında. Öyleyken inanılmayacak kadar cüretkâr. Yakınıma gelmeyi nasıl başardığını bile anlamadım. “Hizmetlin olmak istiyorum” diyordu. Daha önce birkaç kez ayağıma dolaşan ama hiç görmediğim, merak da etmediğim bir yerde yaşıyordu. İlgimi çekmedi ama o yılmadı. Yaşam alanı arayışımla birleşince lütfen tanışmaya gönül indirdim. Asıl amaç Datça’yı tanımak.

Datça zifiri karanlık, elektrikler kesilmiş. Tanıştığım adam yarı boyumda. Aynen şöyle düşündüm. “Suna yarın gider.”

Hiç Tevazu Göstermeyeceğim, Kendini Tanımaktan Doğan Özgüven Karşısında Engeller Anlamını Yitiriyor. On yedi yaşında evlendim “gönülsüzce”, on dokuz yaşında birinci, yirmi bir yaşında ikinci kez anne oldum “gönülsüzce”. Kırk altı yaşına kadar varlığım tüm içtenliğimle çocuklarım içindi. Öyle davranmasaydım bu gün kendim olmanın tadını bu kadar çıkaramazdım.

Sonrasında deniz kıyısında bir yürüyüş, şubat ortasında yemyeşil bir doğa, çarşaf gibi bir deniz ve ortalıkta ayakkabılarımı bile giydirmeye hazır bir adam… Çocuklarımın incinmesini hesaba katmayacak kadar kırılmış olmasam asla veremeyeceğim bir karar: Neden olmasın?

Sonra gelip gitmeler… Olacak şey değil, hiç şansımız yok. Uzlaşmamız, uyum sağlamamız olanaksız. Fiziksel uyumu bir kenara bırakın eğitim, görgü, kültür açısından da hiçbir benzerlik yok.

Döndüm İzmir’e. Bir ay, iki ay… Merdivenler… Toplu taşım araçlarına inip binerken yaşanan tedirginlikler… Datça gözümde tütüyor, sanki orada doğmuşum, orada büyümüşüm.

Ama hastanesi, alışveriş merkezi bile yok. Marmaris Datça arası yol korkunç ve anakaraya ulaşmanın başkaca yolu da yok.

Sonra bir daha yolumu düşürdüm Datça’ya.

Hiç kimse nisanda Datça’ya gelmesin. Gelinciklerin, papatyaların baskın olduğu o ayda, daha bilmem kaç çeşit çiçek böcek öyle bir ayartır ki, eve ekmek götürmeyi unutur insan, şairin[2] dediği gibi. Benim düşüneceğim kimse yoktu. Burada yaşamalıyım dedim. Hazır taşınmanın fiziksel zorluklarını da üzerimden almaya gönüllü biri varken.

Bunları düşünürken küçük çıkar hesapları yapmıyordum, eğer o içtenlikli ve dürüstse birbirimizin yaşamındaki boşluğu doldururduk, değilse…

Değildi elbette. Onun tek istediği, “Senin için her şeyi yaparım” dememdi; o her şeyin içine nelerin girdiğini merak bile etmedim. Hayatımdan bir dilim çalmış olsa da bana bilmeden çok büyük iki armağan verdi: Biri Datça, ikincisi Günah Kadına Yaraşır adındaki romanım. Yanlış anlaşılmasın, roman kahramanım o değil, ancak bir erkeğin iç dünyasının ne kadar karmaşık olabileceğini onda gördüm. Çocukça bir masumiyeti vardı, herkesi kendisi gibi düşünür, yaşar sanıyordu. Bu da onun akıl almayacak kadar açık yürekli olmasına yol açtı. Ya da bana öyle geldi.

Sonrası bana bu kitabı yazdıran, Datça ile aramızda gelişen mutlu bir aşk hikâyesi.

Doktor yasaklarından sadece topuklu pabuç ve kilo konusundaki kuralını dikkate alıyorum. Yirmi yıl önce yapamadığım hareketler artık engelim değil. Hiçbir operasyon geçirmedim, dönemsel olarak destekleyici vitaminler dışında son zamanlarda yeni bir doğal üründen daha yararlanıyorum. Bamya tohumu. Prof. Dr. Osman Müftüoğlu, bitkilerde kolajen olmadığını söylüyor ama iyi geldi. En azından yan etki endişem yok, ayrıca kahvaltıdan önce yediğim için iştahımı da sınırlıyor. Bağırsakları çalıştırıyor olması da bir başka olumlu yanı.

Elbette sorunun tümüyle ortadan kalktığını söylemiyorum, sonuçta bu bir eklem bozukluğu. Ama kaslarım o kadar güçlendi ki dizlerimdeki baskıyı önlüyor. Arada bir canımı acıtan anlık kilitlenmeler olsa da ayağımdaki yürüyüş nasırları kadar bile yaşantımı etkilemiyor.

Başlangıçta Sefil Bilo, artık Asil Bilo diye adlandırdığım dört ayaklı bir oğlum var, Datça’ya geldiğimde ilk onunla tanıştık. Terk edilmişti, yaralıydı, ürkek ve saldırgandı; geldi paspasıma yattı. Kendime benzettim. O gün bu gündür beraberiz. Sekiz- on kediye annelik yapıyorum, ne yazık ki alerjim yüzünden eve alamıyorum. Onlar da özgürlüklerinin kısıtlanmıyor olmasından çok mutlular.

Datça doğa sporları için bir cennet; yürüyüş, tırmanma, su sporları… Her uzunlukta yürüyüşe imkân tanıyor. Grup ya da bireysel, her fırsatı değerlendiriyorum.

Yürüdükçe geçmişin izleri silindi, kendimi buldum. Sendelemek korkutmuyor, düşmeyeceğimi biliyorum. Yola çıkarken dikeni, taşı gözümde büyütmüyorum. Deneyip de yapamadıklarım için kendime kızmıyorum, barışığım artık.  Denemeseydim pişmanlık duyardım. Datça doğasındaki engebelerin, çetin koşulların bir parçasıyım, ayak izim olmayan dağ, tepe kalmadı. Bir punduna getirirsem Everest’e de tırmanırım belki… Kim bilir!


[1] Üründeki kalite bozukluğu nedeniyle malı iade etmeyerek telafi edici fatura kesilmesi.

[2]Beni Bu Havalar Mahvetti/O.V.Kanık’a bir gönderme.