VERGİLİUS’UN ÖLÜMÜ / Hermann Broch



Şair, Şiirini Neden Yakmak İster

“Vergilius’un Ölümü’nü kendim için çevirdim.”(x) diyor Ahmet Cemal; on bir sayfalık “Bir Çevirinin Hikâyesi” adındaki açıklama bölümünde ve aralıklarla tutkuya varan o ilgiyi açıklıyor. “… hayatımın örgüsüne yerleşti. (xi) …tek mutlak özgürlük alanı’ diye nitelendirebileceğim bir çalışma oldu.”(xv)
Çevirmenin tutkusu daha ilk satırlarda okura da bulaşıyor. Yirminci yüzyılda yazılmış bir roman olduğunu unutup İsa’dan önce birinci yüzyılda yaşamış Vergilius’un çağdaşı oluveriyorsunuz. Üçüncü şahıs ağzından, geçmiş zaman kipiyle yazıldığı halde anlatılan hep içinde bulunulan andır, çevirmen bunun kendi tercihi olduğunu söylüyor. O büyüyü bozmamak için ben de aynı yolu izleyeceğim. Her sözcükte yazarın gözlerinin içine bakarak yok sayacak, Vergilius’un iç dünyasındaki labirentte dolaşırken karşılaştıklarımı doğrudan aktaracağım. Ancak yine de emeğe saygıda kusur olmasın diye küçük bir açıklamayla başlamak istiyorum.
1935’te Nazi Almanya’sından kaçan Hermann Broch, aynı yıl yazmaya başlamış Vergilius’un Ölümü’nü, on yılda tamamlamış. İlk yayım tarihi 1945. Ahmet Cemal’in çeviri serüveni kırk yıl sürmüş, Türkiye’de ilk baskısı 2012… Sayısal değerleri böylesine sıra dışı olan romanda anlatılan süreç on sekiz saat. Dikkate değer eylem örgüsü de yok. Zaman, kaplumbağa hızıyla ilerlerken şairin düşünce akışı, duyguları çavlan gibi boşalıyor. Çoğu kez geri dönüşlerle yeniden okumak gereği duyuyorsunuz. Her sözcüğün yeniden anlamlanmasına, her duygunun açımlanarak yeniden ve yeniden tanımlanmasına tanık oluyorsunuz. Duygusal, düşünsel olarak da gerçek anlamda da soluklanmanıza fırsat yok. Yazım kurallarındaki sıra dışılığa takılırsanız kopuşlar yaşayabilirsiniz.

Vergilius’un Ölümü Romanının yaratıcısı. Okuduktan sonra tarihi birikiminizi sorgulayacaksınız


Romanın konusu; Octavianus Augustus Sezar’ın doğum gününe çağrılan ölümün eşiğindeki Publius Maro Vergilius’un deniz yolculuğunun son anlarından sarayda gerçekleşen ölümüne kadar geçen süreçtir. Dört elementle adlandırılan bölümlerin ilki SU- VARIŞ 1-63).
İmparatorluk filosu Brundisium limanına yanaşırken, deniz tutmasından hırpalanmış, sağlığı zaten çok bozuk olan Vergilius, Sezar’ın baskısına direnemeyip o yolculuğu göze aldığı için öfke ile çaresizlik karışımı bir duygu içindedir. Başyapıtı olan “Aeneis”i bitirme şansının hiç kalmadığını düşünmektedir. Oysa o, şiiri bitirdikten sonra yeni bir yaşamın filizleneceğini, sanata arkasını dönüp bilim ve felsefeyle ilgileneceğini umut etmektedir. Yaşamı irdelediğinde, kendi hayatının kıyılarında gezindiğini, kaderinin onu “en çıplak, en kötü, en vahşi yalnızlığın içine atmış…” olduğunu kabul etmek zorunda kalır. Kaderinin Vergilius için saklı tuttuğu tek yalınlık, ölmenin yalınlığıdır. Etrafındaki insanları, “yukarıdakiler ve aşağıdakiler” diye sınıflandırmaktadır şair; yukarıdakiler sürekli yiyip içip eğlenirken, aşağıdakiler, beklentileri karşılamakla yükümlüdürler. Vergilius, kendi çabasının da aşağıdakilerden pek farklı olmadığını, bir hak olarak verilen, yine bir hak olarak alınan bir haraç! (5) olduğunu kabul eder ve hepsinden iğrendiğini düşünür. İşte o zaman gerçeği değil, bilgiyi değil, sadece Romalıları övmek için yazdığı şiirlerini sorgulamaya başlar. Gerçek anlamda yol göstericiliği hiç başarabilmiş midir?
Askeri törenle filo içlimana girer, imparatorluk gemisi kendisine ayrılan karenin ortasında görününce, kendi içerisinde kaynayan kitle hayvanı… dizginlerinden boşanıver-ir. …kitle, tek bir insanın kişiliğinde kendine tapıyordu-r.(12) Orada yaşanan, “devletin hiçbir önleminin erişemeyeceği bir kötülüktü-r… Ancak, sadece bilmeye yönelik sevgiyi içinde taşıyan gerçek şarkı bunun üstesinden gelebilecektir. O bilgiye ulaşmak yerine, birkaç kez ölmek-ten başka bir şey olmayan o yere sürüklenişini sorgular. İşte o zaman halk denen kitlenin derinliklerinde yatan, bir gizilgüç niteliğiyle varolan kötülüğü bütün uzantılarıyla (14) algılar. Kader, bir zamanlar bu ayrıntıları görmeyen şairden öç almaktadır… çünkü körlük de kötülüğün bir parçası-dır. O görüntüden kaçmasına izin yoktur, bilinci hiçbir ayrıntıyı kaçırmamaya yazgılıdır. Daha önce görmediği, köylü kılıklı bir oğlanın masum mu, aşk oyunu mu olduğuna karar veremediği bakışlarının farkına varır. Hasta haliyle, insana acıdan başka bir şey vermeyen oyunlara katılmaya mı zorlanacaktır? …aşk için yatmak, her zaman ölmeye de yatmak-tır;(16) … Daha önce farkına varmadığı bir gerçektir bu. Çünkü o anda Vergilius’un kendi gözyaşları, gözlerini dünyanın döktüğü yaşlar karşısında duyarlı kılabiliyor, ancak gözleri yaşlarla dolu uyanmak oyunu sürdürenlerin içinde bulundukları ve bağlandıkları yeryüzü ölümünü görebilen… bir hayata dönüştürebiliyordu. (17)

Vergilius’un yakma isteğini J.Caesar’ın engellediği şiirler. Çevirisini Geogle’dan bulabilirsiniz.


Gemiler boşaltılırken yük ve insanları taşıyan, insanlıktan uzaklaşmış kölelerin uğradığı eziyete, çaresizliklerine seyirci kalmak, utandırır şairi… bütün bunları içine sindirebilen taşlaşmış bir dünya -da… Gelecek diye bir şey, kalmış mıydı? (19)
Vergilius’un refakatçisi yaşlı, şişman ve aciz biridir, kalabalığı yarıp Sezar’ın kafilesiyle birleşmeyi başaramaz. İnsan seli içinde sürüklenip giderlerken köylü delikanlı öne düşer ve farklı bir yöne sürükler kafileyi. Nereye götürüyordu onları bu delikanlı? Yolu nasıl bir geçmiş ve nasıl bir gelecek tarafından çizilmişti? (25) Girilen sokak kentin diğer bölümlerinden soyutlanmış, sefaletin, uçurum boyutuna vardığı, imparator için düzenlenen şenliklerden millerce uzaktaymışçasına zamanın dışında kalmış bir sokaktır. Vergilius’un kafilesinden rahatsız olurlar. Şairin tahtırevanda taşındığını görmek çılgınlığa varan bir öfkeye kapılmalarına yol açar. Her küfür, her aşağılama, Vergilius’un ruhundaki büyüklenmenin bir parçasını daha koparıp almaktaydı, ta ki ruhu çıplak kalana kadar; (33)… İsyanla küfreden, hakaret yağdıranlar kadınlardır daha çok. Yaygaradır, etkisizdir ama yaramaz çocuğunu azarlayan bir annenin sesidir. Her doğumun ölüm olduğundan habersiz annenin öfkesi. Hiçlik, ebedi ve değişmez son dölleyici olarak arkalarında durmasa gerçeklik kazanamayacağını kavrayamayan annenin zayıflığı…(36) Görüntü, koku, küfürler korkunçtur, sükûnetle ölebilmek için geriye dönmek ister ancak kitleye, onun hareketlerine bir defa bu kadar saplanıldıktan sonra, artık verilebilecek herhangi bir karar yoktu -r, (41) … Sonunda saraya ulaşırlar, içeri girmek isteyen kalabalık, bir sirkin kapısındaki gibi girişe yığılmıştır. Rehber oğlanın çabaları ve saraylı refakatçinin uyarısıyla şaire yol verilir. Tanınan ayrıcalık kalabalığın öfkesini kaynama noktasına ulaştırır… insana ait ne varsa, hepsinin ve insan elinden çıkma bütün düzenlemelerin ne kadar aşağılık olduğunu hissediyorlardı, (44)… Karşılama görevlileri için de şairin adının hiçbir ayrıcalığı yoktur, katılımcılar listesinden adını çizer ve taşımacı saray görevlilerine aktarırlar. Kendisinin de bilmediği bir nedenle genç rehberi yanında alıkoyar Vergilius.
Romanın sonuna kadar gencin gizemi sürüyor; bir yandan Vergilius’un şiir sanatıyla ilgilenmeyen yeniden doğuşunu çağrıştırırken, öte yandan aşkın simgesel hali gibidir.
Dışarıdan gelen, uğultuya dönüşmüş seslerin arasında dinlenirken varlık, hiçlik, bilgi ve bilinci sorgular Vergilius. Aralıksız yinelendiği için anlamını yitirmiş varlık ve varoluşla ilgili, bilgeliğe dönüşmemiş bilgiyi derin, deliksiz bir uyku olarak niteler… her kim ki, iç dünyasına kök salmış geceyi asla unutmaz, ancak o kişi çemberi kapatmayı başarabilir. (55) Kendisini de şiirin, bilginin ara bölgesine fırlatılıp atılmış olarak değerlendirir. Çünkü şiir, alacakaranlıkta görebilen bekleyiştir… (56) Şiiri gerçek kılanın aşk olduğunu düşünmektedir ve sürülerin uykusu kötülüklere gebeyken aşkın da hiç şansı yoktur. Farkına vardığı bu gerçeğin acısıyla iç sesi oğlana yönelir. …artık çağırılmazken ve çağrılmadan yanımda kal ki, aşk da mutlak olduğuna ilişkin bütün o müjdelerle beraber kalsın… tıpkı benim her zaman seninle kalacağım gibi. (61)
ATEŞ –ÇÖKÜŞ:(65-225) Vergilius’un yaşamı boyunca şiirden başka uğraşı olmamıştır; bunun bir eksiklik olduğunu düşünür… şairlik Vergilius’a hep sanki bir nevi rahiplik gibi gelmişti, belki de …o tuhaf ölüme adanmışlıktan ötürü… (72) Yaşamla iç içeyken şiirle uğraşanların şiirleri gerçektir, içtenliklidir. Hiçbir şeyi değiştirme olanağı kalmamışken bu gerçeğin ayrımına varmış olmak, içini acıyla doldurur. Ölümü kendince değerlendirir: “… ölümün her şeyi aşan iktidarıydı, ve her şeyi aştığı içindir ki, sonunda kendini de aşıyor ve geçersiz kılıyordu…” (72)
Aeneis’i sorgularken bir başka acı gerçeğin farkına varır: O güne kadar hiçbir kararını özgürce almamıştır, kaderin verdiği göreve razı olmuş, emre boyun eğmiştir. İç hesaplaşmaları sürerken birden tedirginlik duyar çünkü şenlik sesleri kesilmiştir, geride kalan, kötülüğün sezgisel varlığıdır… bu insan ruhunun tutsak edilmişliğinin kötülüğüydü, ve o ruh için her özgürleşme, hep yeni tutsak ediliş anlamına geliyordu. (78) Ve Vergilius tam da o sırada bilmenin bilincine varır, çünkü beklentilerini, korkularını geride bırakmıştır. Çember tamamlanmıştır. Yeni bir kapı açılıyordur önünde. Çünkü her kim ki arkasında bırakmıştır korkunun ilk büyük kapısını, o insan yeni ve daha büyük bir bilinmezin ön avlusu tarafından kuşatılmış demektir;(89) … fakat her kim ki, arkasından kapanmıştır korkunun ağır kapılarının kanatları, o varmıştır artık gerçekliğin ön-avlusuna, (93) …bilmemek, bir bilgi temeli olur ona, (94)… Artık yapması gereken tek şey, bilginin gelmesini beklemektir. Tüm dikkatini pencerenin dışındaki yeryüzüne verir. Oysa dışarıda geceyi bölen ışıklandırmalar ve gölgelerden başka bir şey yoktur. Nerdeyse umudunu kesecek kadar uzun sürer bekleyiş. Sonra yalpalayarak yaklaşan üç gölge görür. Sözleri anlaşılacak kadar yaklaştıklarında pazarlık yapan iki erkek sesi duyulur. Pazarlık konusu anlaşılmadan sarhoş bir kadın sesi yükselir. Ödeme isteyenin tarafındadır, fiyatın düşürülmesine karşıdır. Şairin hemen ötesinde, insanlıktan çıkmış bir ifadeyle, küfürler, alaylar, kahkahalar eşliğinde fuhuş pazarlığı yapılmaktadır. Anlaşmazlık uzayınca kadının pazarlamacısı elindeki sopayı diğerinin kafasına indirir. Yere düşeni olduğu yerde bırakıp geldikleri yönde hızla uzaklaşırlar. Daha onlar köşede kaybolmadan yere düşen de önce emekleyerek sonra yetişmeye çalışarak hızla, cinsel dürtülerinin tepisiyle peşlerine takılır. Vergilius dehşet içindedir. Duyduğu o sözler, insanlar arası köprü vazifesi görmeyen bir dil-e aittir. (106) Gidenlerin sesleri kendi dilsizlikleri içinde uzaklaşarak kaybolduğunda sanki hiçbir şey olmamışçasına, hayattan gelen her sesi soyutlaştırarak (108) tüm güzelliğiyle gelir gece. Çünkü en uzak sınırlardadır güzelliğin parlaklığı, … şeytani bir güçle alır içine her şeyi güzellik, Saturnusvari dengesi her şeyi kapsar, o yüzden, aynı zamanda bir gerilemedir Tanrı’dan öncesine, … Yaradılış’ın Tanrı –öncesi oluşum zamanına ait bir hatırlamadır; (109) … Birkaç dakika önce yaşananlardan sonra güzelliğin, algıda yanılsama olduğunun farkına varır. Güzellikten kaynaklanan bilgi eksik bilgi, algı eksik algıdır ve tüm gücünü bu eksikliklerden almaktadır; sanatsa, o güzelliğin taşıyıcısıdır. Sanatın kusursuzluk arayışı, yetkinleştikçe artan bir çaresizliktir, (113) …güzellik, kendini insana bilgiden yoksun bir yasa olarak sergiler-ken, çıplak bir kahkaha paramparça eder güzelliği. …çünkü tanrıların ve insanoğlunun ayrıcalığıdır gülmek, … kendini tanımayı başarmış bir tanrıdan gelmedir, (117) …tanrıların, tanrısal olmadıklarını bilmektir gülmenin kaynağı, … (118) Doğumun ölüme yazgılı oluşunda, tanrının insanda, insanın hayvanda, hayvanın yeniden tanrıda kendini bulması demek olan sonsuz döngüde bir gerçeğin bilincine varır Vergilius: artık gerçekliğe uzanan yol diye bir şey yoktur, …(121) Bunun bilincine varmasını sağlayan, Yaratılış’tan öncesinin dili… sürülerin uyumasından çok daha kötü olan (122) gülmektir. İnsansı ya da tanrısal, her türden bilginin geçersizliğinin kanıtıdır gülmek… sadece görünüşte varolan bir insanlığın uçurumuna yuvarlanan Tanrı’dan veya sadece görünüşte varolan bir tanrısallığın katına çöken insandan daha (122) kötüdür gülmek. Her ikisi de çok kolay terk edilmiş bir görevden yine kolay bozulmuş bir yeminden kaynaklanan gülmenin tutsağıdırlar. Yaratmanın yemini bozulduğu içindi atılan sevinç çığlığı. Vergilius’un ihanetinin tanığı, aşağıdaki üç sarhoştu. Yeminin göreve yönelmiş taşıyıcısı Tanrı yerine, görevi asla umursamayan o üç kişi gelmişti. Tek bir görev vardı: Yardım etme, uyandırma görevi. Tanrının insana, insanın tanrıya karşı tek yükümlülüğü, yardıma hazır olmaktı. Kader tarafından zorla ve kaçınılmaz bir biçimde görevi umursamayanların saflarına sürgün edilmiş olan Vergilius da aynen onlar kadar göreve isteksizdi, aynen onlar kadar yardıma isteksizdi. (124) Kendisine sunulanları teşekkürsüz kabul etmiş hiç kimseye yardım etmemişti. Yemini bozmuştu. Yemini bozanlara has korkuyu ensesinde duymuştu. Böyle bir korkuyu ensesinde duyan kişinin, her şeyi mubah sayan çıkarcı ayaktakımından bir farkı yoktu.


Sezar ayaktakımını, çıkar beklentilerini karşılayarak kontrol etmekteydi. Dilin çalınması sonucu kendi aralarında iletişimi yitirmiş o güruh, Sezar’ı sevmekteydi. Her şeye çok kolay inanan o insanlar, aslında çok da zor inanmaktaydı. Ne yapacakları önceden kestirilemeyen, korkunun tutsağı olmuş o insanlara ulaşmak için insanın uygun sihirli formülü kullanarak paraya tükür-mesi… sevgi, yardım, anlaşma, güven ve dili; bir bütün olarak kullanması gerekmekteydi. Yine de korkudan kilitlenmişliği içersinde anlaşılmaz ve yaklaşılamazdı-lar. (126) O toplumun, kendilerine yardıma çalışan bilim insanı yerine büyücüleri yeğlemeleri yüzünden Vergilius, doktor olmak amacından uzaklaşmış, topluma bilgiyi getiren kişi mertebesine yükselerek, insanlığın lideri olmayı umut etmişti. …böylece ayaktakımından kurtulacak ve sırf bu yüzden kendisi de ayaktakımı ruhunu ortadan kaldıracaktı-r. (126) Oysa Orpheus bile şairliğin böylesine yüceltilmesini haklı çıkarmıyordu. Sadece güzelliklerin, erdemin, merhametin yazıldığı bir şiir de, yazılmaya değmeyecek kadar sıkıcı olacaktır. Tıpkı yaşamda olduğu gibi şiirde de denge oluşturmak asıl amaç olmalıydı. Sanatın esrikliği, şarkının ömründen daha uzun sürmemeliydi… şairin, kurtuluşu getiren olmasına asla izin yoktu; (128) sadece şiirleştirebilirdi… Yetersizse, kendini beğenmiş bir hayalperestse, sanatın çağrısını duyar, fakat o çağrıya uymasına izin verilmeyen bir yazıcı olmaktan öteye geçemezdi… sanatın zindanına düşen kişinin artık kurtuluşu da yoktu; sezmeye, bilmeye, yazmaya, söylemeye mahkûmdu; o kişi artık hayatta da ölümde de günahlarından arınma hakkını yitirmiştir, (129) mezar bile o kişi için dünyevi bir yapıydı. Vergilius da yemini bozmaya ve o yemini bozanın feda edilmişliğine mahkum olmuştu, ve zorla yeryüzüne çevrilen bakışlarının sadece yemini bozma suçuna ortak olmuş-tu, (129)… Mahkumiyet kararını getiren o üç kişiyi görmesine izin vardı, daha derine, dilin ve sanatın altına inmesine, insanoğlunun insanlığını onaylayan geri dönüşü tümüyle yasaklanmıştı; Vergilius şimdi bunu her zamankinden daha iyi biliyordu. Çünkü o, insanlığın bütünlüğü içersinde, kendi varlığının üstesinden gelip, kendi varlığının üstesinden gelinememiş olan aracılığıyla yenileyememişti.(130) Onun şiiri, vaadin yardımı ile insanî yardımı birleştirememiş, insanın kaderi olmayı başaramamış, ruh, ben ile evren arasındaki o büyük dengeyi kuramamıştı. Güzelin simgeselliğinden uzaklaşmadan, yine de Ben gerçekliği ile dünya gerçekliği arasındaki uyumu bozmadan, en sefil ruhta bile varolan gizli tanrısallığı ortaya (çıkarmaktı) sanatın varlığının gerekçesi… bu görev, ölümün sanat için bir yükümlülük olarak öngörülmüş o karanlık yakınlığıdır, çünkü sanat, ancak böyle bir yakınlık içersinde hakiki sanat olabilir, çünkü sanat, yalnızca bundan ötürü simgeye dönüşmüş insan ruhudur. (131)
Güzellik, gerçekliğin yerini alıp sanat için amaç olduğunda, yenilenmeye izin vermeyen bir çembere dönüşecekti ki bu da sanatçıyı, körlüğe yol açan bir yalnızlığa sürüklerdi; kendi kendini putlaştırma eylemini, yaratma eyleminin tek içeriğine dönüştürürdü-, bu hem tanrısallığa hem de sanata ihanetti, … böylesi sanat, ayaktakımı ruhuna katılıştı, (132) Sadece güzelliğe hizmet için yazılmış olan, gerçeklik yaratmanın çok uzağındaki Aeneis, sanat olarak nitelendirilemezdi. …lafazanlıktan öteye geçmeyen bir edebiyata doğru çöküştü! …sanat- olmayanın esrikliği baş döndürücüydü, (134) zamanın sınırına varmışken, … hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini bilmek utanç vericiydi; izlediği yolun kaçınılmaz olduğunu kabul etmek dehşet vericiydi. Suç ve ceza, korkunç bir eşzamanlılıkla sergilenmişti. Dönüş yolunu bulma çabası sonuçsuz kalmaya yazgılıydı. Bilme konusunda isteksiz olanlar için bilgi taşıyan bilgisiz kişi, dilsizler için dili uyandırmayı üstlenen lafazan, …topallayanlara öğretmen olmuş bir felçli idi. (135) Terk edilmişti Vergilius, yeniden doğuşu söz konusu olmayan bir ölüme yargılıydı. Hiçbir şey, büyük şehirlerin ayaktakımı kadar ölümlü değildi, …insan ne kadar bayağılaşırsa, o kadar ölümlü oluyordu; … Vergilius’a da nasip olan, bundan farklı değildi; Ancak düşüşü, hiçliğe kadar devam etmeyecekti, Cehennemin kapıları her zaman açıktı, geri dönüşü olmayan düşüş kaçınılmazdı… insan düşüşün esrikliği içersindeyken, bunun bir yukarıya doğru düşüş olduğunu,(136) sanabilirdi. … ta ki, tanrısallığı elinden alınmış tanrıyla, bir zaman dilimi içinde, aynı düşüşte karşılaşıp tanrı onu aşana kadar. Bu çıplak rastlantı, doğmamışlıklarıyla ve yaşamadan ölmüşlükleriyle kuşatılmış rastlantı, şimdi iktidarı yeniden ele geçiriyordu. … düşüşün artık görünen hedefi, adsız olanın ta kendisiydi. (137)

Vergilius, babasını Truvadan kaçırırken. Vikipedi’den alıntıdır.


Rastlantıyla var olmuş, ölümün çekim gücüne kapılmış, yaşamadan ölüme boğulmuş insandan oluşma çalılık gibi Vergilius da ölmüştü. … bir düzmece edebiyatçılığın terk edilmişliğiyle ölmüştü, (142) …Böyle bir toplumda aşkın gerçekleşme olasılığı da yoktu, çünkü ölülerin kendi aralarında herhangi bir birliktelikleri yoktu. (142) Vergilius’un Plotia’yla olan birlikteliği de ölmüş biriyle olabilecek birlikteliğin gerisindeydi. Geride kalan, ölü bir hafızanın kirliliğiydi. –ah Plotia, adını hâlâ biliyor muyum? … en aşina yabancılık, en yabancı aşinalık, (138) … Rastlantıyla var olmuş, sürekli devinen; yemesi, içmesi, gülmesi ağlamasıyla varlığını kanıtlayan o insandan olma çalılık, şimdi ölüme boğulmuştu, …coşarak gürültücü ve dilsiz kesilmişti, (142) … Bu muhteşem ve zavallı, güzelliğe bürünmüş güzellik oyuncularından yükselen uğultu, parçalanmış ve ihanete uğramış Yaradılış’ın dilsiz uğultusuydu. … Utanç, görünüşte var olan, ölü bir hafızanın kirliliğine dönüşmüştü. (146) Vergilius’un suçu, ayaktakımından daha ağırdı, çünkü o, bu masumiyetten yoksunluğu gönüllü seçmişti. Çalılarda yolunu şaşırmış ve kendisi de çalılığa dönüşmüştü. Tanrının yeniden dirilmesi için mezarı açma görevi verilmişken, taşlara karışmıştı. O taşlar ki daha kolunu kıpırdatmasına fırsat olmadan üzerine yığılmış, felç etmişti. Tanrılar neredeydi? Feda edilmişliklerinin öcünü mü alıyorlardı? Harcanmış ve harcayan insanoğlundan bir öç alış mıydı? (153)
Vergilius, hiç kıpırdamadan, acılar içersinde yatmaktayken kendini, ileriye doğru sürükleniyormuş gibi hissetmektedir. Oda bir anda genişler, doğadışı, birbirine dönüşüp ucubeleşmiş, saydamlaşmış, canavarlaşmış varlıklarla dolar. Oda yeryüzünü, yeryüzü odayı kucaklamaktadır. Zaman, mekân kavramını tümüyle ortadan kalktığı o ortamda şeffaflaşmış, ölüm karşısında dehşete düşmüş o varlıklar, soluk alamıyorlardır. …yaratılmamış Yaradılış’ın çektiği soluk alma sıkıntısıydı bu, (161) … O ortamda Vergilius da, kötücül alayların hedefindeki kendi kötücül alaya dönüşmüş haliydi. Sonsuz imgelerin birbirini parçaladığı, yakıp yıktığı, dehşet saldığı, dehşete düştüğü o ortamda, korkunç bir uğultu vardır… çevrede, tanrıtanımaz bir Tanrı arayışı içersindeki kurban verme tutkusu sanki hora tepiyordu, (165) … Artık acze düşmüş Tanrı da yapılanlardan hoşnut, onlara katılmaktadır. Sahte ölümün, harcı kanla karılmış binalarında yaşamdan eser yoktu. Yaradılış’ın döngüsünü kesen yaratılmamışlık, sahte bir ölüm olarak kalmayı sürdürüyordu. (167) Vergilius ön-Yaradılış’ın bağırsakları arasına yerleştirilmiş, Tanrı, yaratılıştan soyutlanmıştı. Çünkü Yaratılış, sürekli yeniden diriliş ihtiyacı duyar; (167) Yaratılmış olan, yaratılmışlığa özgü tüm bilgilerden arındığında, mezarını kendi elleriyle yıkabildiğinde yaratılışın yarattıkları olurdu. Tanrıların merhameti gibi, ikinci bir rüyadan geliyormuş gibi duyar Vergilius, bu sözsüz telkini. … bütün yazıları yakılmalıydı, (169) Vergilius’un, duyulmazlıkta duyduğu bu telkinle, sahte ölüm kuşları, mekansız mekanlar, ucube yaratıklar, taşlaşmış zaman bir kraterin içinde usulca kaybolur. Sessizlik huzura dönüşür. Yumuşak bir canlanıştır yaşanan. Ancak çemberin tamamlanması için duyulmaz olan duyurulmalıdır. “Aeneis’i yakın!” (172)
Oğlandan gelen yanıtı duyunca şaşırır, çünkü daha önce ona gitmesini söylemiştir ama gitmemiş kapının ardında beklemiştir. Şaire göre yeryüzüne ait bir rehberdir o, görevi tamamlanmıştır, yeniden gitmesini söyler ama karşı koyar delikanlı; “Bendim senin yolun… bütün ölümlerin ötesinde, sonsuza kadar.” (173) Yanıt şaşırtıcıdır, adı da bir o kadar yabancı ve uyumsuzdur. “Lisanias.” Delikanlıdan gelen yardım önerilerini ve sunumları, soyutlanmak istediği yaşama geri döndürmek için ayartılma olarak nitelediği için reddeder. Kurban bakir olmalıdır. Vergilius’un, aynı zamanda hem kurban eden hem de kurban niteliğiyle, hem baba hem de çocuk kimliğiyle, aynı zamanda hem insan hem de eser olarak duaya dönüşmesi öngörülmüştü, (177) … Yakma kararıyla başını çevirdiğinde Aeneis’in el yazmalarının durduğu bavulun büzülüp küçüldüğünü görür. Onunla birlikte eşyalar da küçülmüştür. Ya da çocuk devleşmiştir. Acaba çocuğun rehberliği sürüyor mudur? Uzattığı şaraba elini uzattığında çocuğun yetişkinliği kaybolup gider. Rehbersiz kalmıştır şair. … karar verme yükümlülüğünü sonuna kadar tek başına taşısın diye, (179) Şarabı geri çevirir. … “kimse senin kadar uyanık kalmadı, babacığım, şimdi dinlen artık.” (180) Bu sözler kendini inkâr edişin ödülüdür. Tetikte bekleyiş durumunun koşulsuz bir pişmanlığa dönüşmesi, yeniden başlayışın karşılığı olan özel bir lütuftur. Kuşkularından arınamayan şair, yeniden sorar çocuğa: “Kimsin sen?” … “Sen bana bildiğin adı tak.” diye yanıtlar çocuk. Tüm adları onun belirlediğini söyler. Oysa şairin böyle bir hakkı tekeli altına alma iddiası olmamalıdır. Aeneis’i getirip oku bunları diye rica eder çocuk. Neredeyse vicdan azabı gibi bir yeniden tanımanın ürkekliğini duyar şair. … kaderin Yaratılış –dışı dünyasını okuyordu, (184) Dışarı çıkıp Aeneis’i yakmak için yardım ister, çocuk şiiri alıp okumaya başlar. Sustuğunda son mısralar neredeyse somut bir imgeye dönüşerek yoğunlaşır. Fazlalıklarından kurtularak kendi tınılarına dönüşen ruh gibi kendini bulur. Şair hâlâ gerçekliğin ön avlusundadır, dünyevi olandan kopamamıştır. Rüyaya karışmış olarak konuşmaya başlar Vergilius: Ey kader, bütün tanrıların önündedir ilerleyişin, / Sen, öncenin de öncesinde hazırlanmıştın; (194) … Ey kendisinden kaçılamaz olan!/ sana kadar yükselmek miydi eylemim,/ (196) Çünkü şekil olmanın ötesindedir Yaradılış, /Bir ayırt etme eylemidir, … Sen, yetersizsin ve Kötü’nün aracısın yalnızca. …(198) İnsanoğlunun dünyası ise zayıf düşmüş; / … Tıpkı senin gibi, yalnızca şekil, … Ne dönüp bakıyor, ne de bir çağrıyı duymakta, (199) … Yaradılışın yeniden var olacağı, kaderden kurtulacağı zamanların geleceğini umut etmektedir Vergilius. Kendinin dışına çıkmasına yönelik, yönü belirsiz bir davet duyar. Düşünme eylemi, düşüncenin boyutlarını aşan bir bilgiye ulaşır. … bu, ikinci hatırlayıştı, … rüyanın sılaya ikinci dönüşüydü. (202) Gülümsemeyi yeniden hatırlayış, iç ve dış dünyanın müziği, kavranamazüstüne dönüş, insanî olana dönüş, Her şey çocuğa dâhildir. (203) Kaderini üstlenmeyen, seslerin çalılığında yolunu yitirmiş, kendi içinde hiçbir ölümsüzlüğü barındırmayan, vahşetini gittikçe attıran bir ölüme mahkûm insanoğlunun sılaya dönüşü imkânsızdır. Sılaya dönüşe izin verilen Yaratılışa geri döner, … Acının içersinde acıdan kurtuluş-tur sılaya dönüş. Mucizeye dönüşen rastlantı, kaderin aşılması, henüz değil ve şimdiden, yeniden uyanış, âlemlerin açılmış çehresiydi aşk! Çünkü aşk, ayırt edebilmekti, yaratılışa hazır olmaktı… Aşk, bilme eylemiydi. –çünkü aşk, bekleyiş haline hazır olma durumudur, … uyandıran yardımdır, (207) Vergilius’un kalbinin uçurumunda tüm imgeler sarsılmaktadır. Yeni dil, böyle bir mücadeleden mi doğacaktı? … bu uyanmaya hazır oluş, dünyevi olmanın ötesine başka her şeyden daha yakındı, hatta ölüme hazır oluştan da daha yakındı. (208)… Sesin taklit edilemez olduğunu anlamıştı. Kendisini aşabildiği oranda varlık kazanabilecekti. Sadece hizmet eden, yardıma hazır olan, adı veren, kaderin içini dolduran olduğunda kaderden daha güçlüydü. Kaderin yıkımını sonuna kadar yaşayan, kurtuluşa dönüştürmenin yolunu bulurdu. Vergilius, yüksek bir dağın zirvesine bırakılmış bir gözlemciydi, haberci değil. …gelecekteki sürekli bir olmuş olana yerleştirilmişti, (212) Kader ve rastlantı sınırının ötesinde beklerken, kulak kabartışın içi boşalmış beklerken, sınırın kendini açacağını biliyordu. Bu, çok hafif başladı, (214)… Kendini yalnızlaştıran bir ses, karanlıkta görünmeyen bir yıldız, bakılmayanın içinde parıldayan gibiydi. …duyular yoluyla algılanabilirliğin her türlüsünün dışında olup bitmekteydi, (215) …kendini müjde veren eylemin ses imgesi içersinde ifşa ediyordu: “Gözlerini aşka aç!” (216)
Vergilius’un bir şey yapmasına gerek kalmadan imgeler değişmeye başlar. … gözleri tekrar çözülmüştü, kendisi tekrar çözülmüştü, gece tekrar çözülmüştü, (217) … Gece sona ermektedir. Sokaktan ürünlerini taşıyan köylülerin sesleri gelmektedir. Yaratılışa ait olan … duyma şekli halinde bir araya gelerek yaklaşıyordu! (218) … Köylünün yaşamında kaderin, rastlantının yeri yoktur. Bir zamanlar onlardan biri olan Vergilius, geceleri de görmeye mahkûm edilmişti. Her insanın ruhunun derinliklerine yerleştirilmiş bir eylem vardı, o eyleme ulaşabilmek neredeyse imkânsızdı, o insandan, o insanın ruhundan daha büyük bir eylemdi bu ve ancak kendi kendisine ulaşabilendi böyle bir son ölüme hazır oluş durumunda kendi eylemine ulaşabilen. Bu eylem, ölümlü dünyanın uykusunun nöbetini tutandı. Vergilius değil! Çünkü insana ait eylem, yardım ihtiyacı gözünde hiç değer taşımamış, yazmak bir yana muhafaza etmek bile istememişti. O halde her şey hâlâ rüya mıydı?
Sesi aradı. O kadar çok aradı ki, arama olmaktan çıktı. Ses artık her yerdeydi. O bütünlükle kaynaşmış Vergilius da dinlenmekteydi. … Doğal olan, doğal olana ekleniyordu, ve bu eklenişte aşk vardı. (222)
Çocuk, cumbanın içindeki koltukta uyumaktadır. … yeryüzünde doğmuş insanın içindeki doğmamış melek, uyuyan varlık. (223) Bir an için gece yeniden ortaya çıkar, gerilir, yayılır, sesini tüketerek kalıcı olana dönüşür. Ardından her şeyi bilmenin ve bilmemenin hoşluğu gelir. Vergilius rüyasız bir uykuya dalar.
TOPRAK – BEKLEYİŞ: (227- 427) Arkadaşlarının gelişini koşulsuz bir kulluk, kulca bir koşulsuzlukla, haber veren kölenin seslenişiyle uyanır. Plotius Tucca ve Lucius Vanius, şairin toparlanmasına fırsat kalmadan gürültüyle içeri dalarlar. Hasta halinde göze aldığı yolculuk için kınarlar. Gürültücü ve neşelidirler. Vergilius’un ateşinin oluşunu, öksürmesini doğal bulurlar. Vergilius’un Lisanias’ı sormasını kendilerince anlamlandırır, gönül ilişkisi olarak nitelerler. Lisanias’ı kimse görmemektedir. Acaba görevi yerine getirmesi için kendi yerine güçlü kuvvetli köleyi mi göndermiştir. Köleye bavulu almasını emreder. Belki de o gün ölecektir ama ölmeden önce Aeneis’i yakacaktır. Arkadaşları, ateşin etkisiyle bu kararı verdiğini düşünürler. Vergilius’un, Aeneis’i küçümseyen nitelemelerine karşı koyarlar.
Şiir açımlanırken romanın izleklerinden biri olan eşcinsellik bir kez daha belirginleşiyor. Şair, Alexis’le birlikteliğinin şiirine etkisini sorguluyor. Oğlanın güzelliğinden etkilenmesi bile gerçeklik katmamıştır şiirine. Gerçeklik sevgiydi, aşktı.
Dizelerindeki estetik güzellikleri anımsatmaya çalışarak düşüncesini değiştirmeye çalışır arkadaşları. “Bu konuda seninle tartışmak istemiyorum, Lucius; çünkü benim şiirimi övdüğünde, bir anlamda kendi şiirini de savunmuş oluyorsun…” (248) diye yanıtlar şair. Ardından şiire, genç şairlere yönelik yoğun bir tartışma içine girerler. … insan ruhunun alacakaranlıktaki uyandırılamazlığı, aynı zamanda o ruhun bütün yıkımlarının da kaynağıydı- (252)… Rehberlik nitelemesini reddeder şair, kendinden sonraki kuşakları etkilemeye hakkı olmadığını düşünmektedir. İki arkadaşına Aeneis’i yakmalarını vasiyet etmesi, üstü kapalı bir reddedişle karşılanır. Arkadaşları gittikten sonra Plotius’un oturduğu koltukta Lisanias’ın, hiç kıpırdamamış gibi elinde gece boyunca okuduğu ruloyla oturduğunu görür. Okumaya başlar. Ardından köle ve Lisanias birbirine dönüşerek sürdürürler konuşmayı. …oğlanın sesi, iki sesli dokunun içinden şimdi daha net geliyordu. (261) İki ses, birbirini tamamlayarak Vergilius’un rehberliğini, liderliğini savunurlar. …henüz değil ve daha şimdiden, senin kaderin zamanın bütün dönüm noktalarında olacak. (262)
Doktorun girişiyle Lisanias kaybolur. Onun gidişiyle soluk almak zorlaşır. Bir kez daha Vergilius, doktor olma düşünü dile getirir. Sağlığıyla ilgili tartışmalar giderek şiire yönelir ama kimse kimseyi anlamaya çalışmamaktadır. Şairin imgesel sözlerinin nesnel bir değer gibi algılanmasından doğan bir anlaşmazlık içindedirler. Neden sürekli olarak bu insanlarla dolu yalnızlığın içine atıyorlardı? (269) Sağlığıyla ilgili tartışmada da görüş ayrılığına düşerler. Doktora göre Vergilius iyileşmektedir, şairin yanıtı bunu çürüten anlamda olsa da anlaşılmaz. Her hastalık bir kusur olduğu konusunda hemfikirdirler ama kaynak konusunda ters düşerler. Doktora göre doğanın, Vergilius’a göre hastanın kusurudur hastalık.
Ziyarete gelecek Sezar için şairin hazırlanmasını buyurur doktor. Temizlik, masaj ve verilen şuruplar şairin daha iyi hissetmesini sağlar. Doktor hâlâ odadadır ama saydamlaşmıştır. Orman, tüm canlılarıyla odadadır. Bir anda odada Vergilius’un ulaşamadığı sevgilisi Plotia da belirir. Aynanın içinden gelmiştir. Senin için asla hafızada bir imge değilim, (286) … Ah Plotia, kendi kaderin içinde beni tanıdığına göre, senin kaderin benim kaderimdir. (287)… Ancak köle o kanıda değildir. Gerçeklik ve düş, birbirinin içindedir artık. Alexis’in de katılmasıyla; Lisanias, köle, Plotia ve doktor aynı ortamdadır. Ötekilerin varlığına karşın Vergilius’la Plotia sevişmeye başlarlar, sonraki aşamaya geçmelerini Plotia engeller. “Yapmamalıyız, doktor bize bakıyor.” (293) Düzüşmek sadece Sezar’ın hakkı-dır.
İmgeler gürültüye dönüşür, ardından kesif bir sessizlik gelir. Herkes sıraya girip gerilim içinde beklerken Augustus odaya girer. Aeneis’i almaya gelmiştir. Vergilius, onun dostça yaklaşımlarına aldanarak şiiri kurtarabileceğini sanır. Aralarında sonu gelmez bir tartışma başlar. Sezar, kendisine adanan ve onu yücelten şiirin elinden alınmak istenmesine tepkilidir ve vazgeçecek gibi değildir. Övgü, dostluk duygusu ve üstü kapalı gözdağıyla amacını gerçekleştirecek gibi görünmektedir. Vergilius, şiirinin yetersizliğini savunur, Sezar, kendi devlet adamlığıyla kıyaslayarak şairi çürütmeye çalışır. Sanatla devlet adamlığı arasında fark görmemektedir. Oysa sanatın, tamamlandıktan sonra değiştirilme şansı kalmamıştır, devlet adamlığı değişime açıktır. Şaire göre önemsenmesi gereken hedeftir, yaratılan eser değil… Güzelliği eseri değerli kılmaz… Ün de öyle. Güzelliğin sadece görünüşteki tanrısallığını, tanrısallık öncesi tanrısallığı herkes gibi Sezar da bilmemektedir. “Ün, tanrıların bir armağanıdır, fakat şiir sanatının hedefi değildir, sadece kötü şairler ona bir hedef gözüyle bakarlar.” (320) Sanatın, devlete hizmet etmek gibi bir hedefi olmamalıydı; böyle bir hedef belirleyen sanatın, düşülebilecek en sahte sanata dönüşmesi kaçınılmazdı. Şan ve ün için yapılanların tek avutucu yanı, bu uğurda ortaya çıkan güzel eserlerdi. Her şair bilge değildi, bilge kişinin yazdığı şiir bilgi içerirdi. Sezar, Roma’ya barış getirmişti, onun eseriyle Aeneis kıyaslanamazdı.
Tartışmalar sürerken Plotia, Lisanias ve köle belirir, ona yol gösterirler. Sezar’ın gerçekliği yaşamda araması Vergilius’u dilsizleştirirken destek Plotia’dan gelir. “Dilsizdir gerçek olan, ve biz onun dilsizliğinde yaşayacağız; sen, gerçek olana doğru önden yürü, ben seni izliyorum.” (349) Eğretileme ve gerçeklik üzerine Sezar’la tartışırlarken sesler gittikçe uzaklaşır, sadece Plotia’nın sesi belirgindir. Vergilius’un “Bilginin imparatorluğunda kılıç gereksiz olacak.” (352) sözleri Sezar’ı irkiltir. Vergilius’a hak veriyormuş gibi görünse de lejyonların olmadığı bir yaşama inanmamaktadır, çünkü halkın sevgisi zaferden yanadır, nasıl kazanıldığını umursamaz. Köle de, Vergilius’tan başkasının duymadığı sözleriyle tartışmaya katılır. “Özgürlük bizim safımızda; devlet ise gülünç ve geçicidir.” (355) Sezar, devletin sürekliliğini, Vergilius, halkların haklarını savunur, köle ise özgürlüğün kendilerinden geleceğini söyler. Sezar kendini tüm değerlerin üzerinde görmekte, insanlığın kurtarıcısı olduğuna inanmaktadır. Vergilius’un ona, ölümlü olduğunu anımsatmasıyla sinirlenir. “Kurtuluşu getirecek olan, insanlar uğruna, insanlığa duyduğu sevgi uğruna kendini kurban edecek, ölümüyle kendi kendisini bilginin eylemine dönüştürecek, bu, onun evrene fırlatıp atacağı eylem olacak, fırlatıp atacak ki, böylesine yüce düzeydeki bir yüce yardımın imgesinden Yaradılış tekrar doğabilsin.” (376) sözleri, İsa Peygamberin haberciliği gibidir. (Hermann Broch’ın sonradan Katolikliğe geçtiği anımsanırsa, bu yaklaşım daha bir anlam kazanacaktır.)
Sezar olanca azameti ve kibriyle, ben üzerime düşeni yaptım, sana da aynı şeyi tavsiye ederim, der. Ondan sonra sözler anlamını yitirir, odadaki hayat donar, şekilsizleşir. Sezar, Aeneis’i almakta kararlıdır, Vergilius yakılmasında. Aralarındaki tartışma, kölenin de katılımıyla sürüp giderken, yaşam geri gelir. Vergilius’u, kendisini kıskanmakla suçlar Sezar. Onun yerinde gözü vardır ama elde etmek için çabalayacak iradeye ve yeteneğe sahip olmamıştır hiçbir zaman. Kendisinden nefret ettiği için eserini layık görmemekte, yok etmeyi bile göze almaktadır. “Oktavian, dinle beni…” “Seni dinlemek istemiyorum…” (379) O kadar öfkelidir ki, Vergilius’un Aeneis’i yakmaktan vazgeçtiğini bile duymaz. Onun kararlı ısrarıyla yeniden yeşeren umut, yaşamın simgeleri; Aeneis’i alıp çıkmasıyla bir kez daha donar. Odadan bir tabut çıkmıştır, o tabutun ardından odadaki topluluk da uzaklaşır.


Ardından Vergilius, vasiyetnamesini tamamlamaya başlar. Mal varlığını kardeşi, Sezar, iki arkadaşı, eski sevgilileri arasında paylaştırır. Kölelerin azat edilmesini, her birine Vergilius’un yanında geçirdikleri her yıl için 100 sesterz verilmesini buyurur. Yeniden doğuşa hazırlık için tek eksiği Aeneis’in yakılmasıdır. Gücü tükenirken köle devleşir, ihtiyaçlarını hızla karşılarken bir yandan da uyarır: “Vakit doluyor.” (416) Vasiyetinin son sözü olarak yüzüğün oğlana verilmesini buyurur ama kimse oğlanı görmemektedir.
HAVA – EVE DÖNÜŞ: (429-473) Plotius’un mırıldanan dost sesiyle Vergilius’un yolculuğu başlar, sonsuzluktan gelinerek, sonsuzluğa devam edilerek sürer; (420) pruvada Lisanias, kürekte Plotius… Tüm dünyevilerle birlikte Lucius’a da veda edilmiştir. Çözülüşün başlamasıyla Sezar’ın gemisi de unutulmuşluğa batar… sonun başlangıca dönüşümü, simgenin gerisingeri imgeye dönüşümü içinde dostluk, dost yüzler yok olup gitmeksizin, sonsuzluğun içinde kaybolmaktadır. (433) Bu dönüşüm içinde var olan her şey, zıddıyla bütünleşmiştir. Bu bütünlüğe dâhil edilen sonsuz akış, artık bekleyiş, dinleyiş, nefes alış, susayıştır. …yaşamak adına ne varsa, bir örgüye dahil oluş yüzünden gevşetilmiş ve çözülmüştü, (436) O dönüşüm içinde sadece Lisanias adını taşımaktadır. Güneş batarken ara bölge bitmiş, gece halini sürdüren güneş, sonsuz sabahı getirerek yükselmiştir. …artık süreklilik ve olup biten bir şey yoktu… bedenden özgürleşmiş bir bakmaktan ve bir sürüklenişten başka bir şey yoktu, (440)… Adını taşıma hakkına sahip olan Lisanias’a dokunabilme arzusu, gittikçe yükselir, veda karşısında duyulan bütün acıları içeren, … acı ve acıtıcı arzu, kendini en son bilme karşısında savunan ve ayrılığın korkusuyla sarsılan … acıtıcı hasret, nedeniyle ruh; adı ara durum olan yolculuğu terk edip ikinci sonsuzluğa geçmekte zorlanıyordu, (441) … Tanıdığı tüm yüzler, hatta Aeneis bile Lisanias’ın yüzüyle örtülmüştür. …fakat işte asıl bu yüzden geleceği geçmişte aramaya yönelik bir baştan çıkarış vardı-r (442) ama asla bir baştan çıkarış değil, bir bilme eylemidir. Lisanias artık bir rehber değil, ileriyi işaret edendir. Veda ediş, ara bölgenin geçersizliğine dair bir bilgidir. Giderek tüm giysilerinden kurtulup saydamlaşırlar. Bu hem değişim, hem durağanlıktır… Tüm varlıklar birbirine evrilirken Vergilius, bütün bunların içersinde her şeyin kaderin ötesinde birbiriyle kaynaşmasını tanıdı, özlerin kesitlerinin ve parçalarının parıltılı kaynaşmasını tanıdı, özün temelinin bir bütün halinde varlığını tanıdı, bu bütün onun en özgün yanıydı, ama yalnızca onun değil, Plotia’nın da en özgün parçasıydı, (455) … Hiçbir şey değişmeden, kaybolmadan, sonsuzluğa kadar unutulmuşluğun içersinde unutulmuştu. Plotia, Vergilius’u değiştirmeden onun bir parçası olmuştu, (456)… Vergilius’un yolculuğu sürerken varlıkların dönüşmesi de sürmektedir… ayırt edilemez bir bütün olmak sanki kendi arzularıydı, (459)… Kaskatı bir donmuşluk içinde tek bir varlığa dönüşür, saydamlaşır, hayvanlardan oluşan bir sis perdesine dönüşürler… artık hiçbir yürek çarpmıyordu, … Zamanın yılanı parçalandı. (462) Zamandan kurtarılan güneş, yıldız kalabalığı ve ayla birlikte yükselir. Bitkiler, hayvansı bir hareketlilikle köklerinden kurtulur, yükselir, varlığın ilk humusuna dönüşür. Vergilius da bitkiselliğin bir parçasıdır, ama insan gözü ileriye baktığı sürece insana ait olarak kalıyordu, ve bütün dönüşümler boyunca, unutulmuşlukta unutulmadan kaldığı için, varolan da onda kalıyordu, ikinci sonsuzluk için onda bırakılıyordu, etkinliğini ve etkisini devam ettiriyordu, yıldızın kaybedilmesi mümkün değildi. (463)
Vergilius bir lire dönüşür, beliren tınılar henüz şarkının kendisi değildir, şarkının gelişinin duyurusudur, fakat lirin sesi yükselmiyordu, yükselmesine izin yoktu, çünkü bu noktada varolanın katıldığı bütünlük …bitkisel serpilip büyüme gücünün bütünlüğüydü, … birleştirmeyi gerçekleştiren devasa güç içersinde bile bozulmaz bir sessizlikti, (465)… Tüm varlıklar birbirinin içinde yitip yeniden yapılanmış olarak yeniden doğarken Vergilius da hayvansılığından sıyrılmış, bitki benzeri olmaktan sıyrılmış, balçıktan, topraktan ve taşlardan yapılmaydı, dağlar kadar yüksekti, şekilsiz ve henüz şekil verilmemiş bir kuleydi.(467) Kayadan oluşmuş haliyle yürüyordur. Tüm bitkiler solup, bütün dünyayı kaplayan çıplak kayalardan başka bir şey kalmadığında yeniden karanlık gelir. Göğün kubbesi, tek bir dokunuşla çekilip alındığında yeryüzünün bütünlüğü ışık demetleri tarafından kuşatılır.(470) Bu, en karanlık aydınlanmaydı, artık herhangi bir nitelik değildi, (470) …
İşte o noktada döndürülüp baktırıldı… Gözlerinin önünde bir kez daha Hiçlik, Şimdi ve Geçmiş oluşur. (471) Evren, varlıklar ve cisimler bir kez daha şekillenir. …kutbun yıldızların bulunmadığı orta noktasında adalet, teraziyi tutarak tahtında oturmaktadır. (471) Tüm hayvanlar barış içinde gelmekte, insan çehresini aramaktadır. Söz, sevecen bir bilme eylemiyle, kendi boşuna olmayışa dönüşmektedir. Geçmiş ve şimdi eşzamanlılığa dönüşmektedir. Son, şimdi Başlangıçtı. (472) Vergilius, sözle birlikte boşluktadır ama söz, daha ağır, erişilmez ve kaçıp gidicidir. Vergilius onu alıkoymak hakkına sahip değildir. …söz, onun için anlaşılmaz bir dile getirilemezlik haliydi, çünkü dilin ötesiydi. (473)
Bir anda bitiveriyor roman, ardında yoğun bir boşluk bırakarak. Bir kez daha sanatın öznesinin de, nesnesinin de, amacının da insan olduğu gerçeğini kabul etmek zorunda kalıyorsunuz. İnsanı dert eden, savunan tüm değişimlerin, dönüşümlerin temelinde sanatın varlığı tüm netliğiyle gözler önünde, ancak bu dönüşüm teknolojinin gölgesinde kaldığı içindir ki ayırtına varılamıyor. Oysa uygarlık, ilkel dürtülerin törpülenmesinden başka nedir ki? Özünden, asıl amacından uzaklaşmamış sanatın ereği de o törpülenmeyi gerçekleştirmek değil mi?
Bir yerlerde karşıma mı çıktı, kendi beynimin ürünü mü olduğunu bilmediğim bir tümceyi son söz olarak paylaşmak istiyorum: Sanat keşfedilmemiş olsaydı, keşfetmek gerekecekti…

Not: Koyu basılmış karakterler alıntıdır ve aslının aynıdır.

Suna Güler
Aralık 2014