Doğa da Öç Alır ZİFTLİ KOY

Bakmayın böyle bir isim verdiğime, yerleşim yerlerine yakın olsa “aile plajı” diye sahiplenmek için birbirini yer para babaları. Bu kadar ücra bir yerde olunca tek şansı bizim gibi doğa sarhoşlarından yana oluyor

Rüzgârla denizin marifeti elbette, toprak koca bir cep gibi oyulmuş. Kıyıya inen yamaçlar geçit vermeyecek kadar sarp. Sadece uçtaki kayalar direnmiş, tek geçit oradan. Koydaki birine görünmeden hiçbir canlı yaklaşamaz; ne denizden, ne karadan. Kuş, solucan, balık değilse elbette…

Datça’yı Karış Karış Yürüyebilmişsem Bunu Ahmet Temizel’in Uyandırdığı Güvene Borçluyum

Hele durun Ziftli Koy’a varmak için daha çok yolumuz var!

Bir süredir Merdivenli Koy’a yürümeyi kafamıza koymuştuk. Neden derseniz, yürünemez denmişti çünkü. Herkes nereden bilsin bizim arızalı kişiliğimizi?

Haftalardır bunu konuşuyorduk: Aşılamayacak yol olur muydu hiç, sadece donanımlı olmak gerekiyordu. Bir de rehber bulsak iyi olurdu. Bir şey olacağından değil yöreyi bilen biri işimizi kolaylaştırırdı.

Bu kez cumartesiden yola çıktık, bir günde gidip dönmek olanaksız çünkü. Sadece yolun uzunluğu değil bilinmezliği de bu kararı almamıza neden oldu.

Sanki fikrim sorulmuş gibi karar almaktan söz ediyorum… Ben etkisiz eleman, sadece ayak uydurmaya çalışıyorum. Tek kararım kendimle ilgili olabilir, katılırım ya da katılmam. O da, etki altında kalmazsam.

Gruptakilerin çoğunu tanımıyorum, başkanımızın bir süredir cumartesi günleri onlara da rehberlik ettiğini biliyorum sadece.

Kamyonet Değil İnsan Ağacı Sanki

Bu adam ne zaman çalışıyor, diye sormayın; yanıtlayamam.

Rehberimiz dışında iki kişi daha var tanıdığım: S. Hanım’la Cem Bey.

Ferdi Bey’le de Doruk Trekking’le yaptığımız yürüyüşte tanışmışız ama benim yetersiz belleğim kaydetmemiş; yazıyorum falan diye ortalıkta dolaştığım için o beni anımsadı. Onların dışında beş kişi daha var ekipte…

Benim dışımdakilerin iki günlük bir serüvende kendine güvenmesi için pek çok nedeni var. Cem, S. Hanım ve Ahmet’in doğa yürüyüşü yaşamlarının bir parçası, hiçbir fırsatı kaçırmıyorlar. Geri kalanlarsa çok genç. Özellikle Alp, Özden, Halil ve Mehmet Ali’nin fiziksel disiplin gerektiren bir işleri var. Ben neyime güvenip de onlara ayak uydurabileceğimi sanıyorsam? Üstelik bu arızalı dizlerle!

Ama yollardayım işte. Kambersiz düğün olur mu? Ortalıklarda dolanıp duruyorum; biri cesaret versin, kandırıldım diyebileyim istiyorum. Kimse yüz vermiyor. Hele o fiziğiyle, enerjisiyle dağı devirir dedirtenler var ya, umurlarında bile değilim. Karşınızda yüz yaşına basmış(!), hâlâ yaşama dört elle sarılan biri var değil mi? İnsan,“Endişelenmeyin, destek oluruz” falan der.

Daha Ürkecek Bir Şey Yok

“Sen bilirsin, gözün kesmiyorsa dön istersen.” dediler.

Yahu bunlar deli midir nedir, bağımlıya maddeyi gösterip sonra da istemiyorsan kullanma denir mi?

Her şeyi göze aldım. Ölürsem dağda bırakacak değiller ya! Bıraksalar da ne gam? Börtü böcek yiyeceğine, kurt kuş yer! Ama diriyken bırakırlarsa… Eyvah eyvah!

Sırt çantamda iki günlük su, iki termos çay, iki günlük erzak, gece giymek için kalın eşofman, terleyince değiştirmek için giysiler, uyku tulumu, çantanın kendi darası… Hepsinin üzerine on yılların ağırlığını ekleyin… Pekiştirmek için yeniden yazıyorum; bir de arızalı dizler. Vah benim dertli başım!

Tüm bunları Körmen Limanı’nda konuşup tartışıyoruz. Geçilemez denilen bölgeyi denizden aşmak için bir tekne ayarlamaya çalışırken. Ama deniz çok dalgalı. Ertesi gün yatışırsa kararlaştırılan yerden alması için biriyle anlaşıp yola koyuluyoruz.

Neyse ki araçları limanda bırakma fikrinden cayılıyor, Kütük Deresi’ne kadar motorizeyiz. Sonradan düşündüm de eğer fikir değiştirilmemiş olsaydı, daha Kütük Deresi’nde pilimiz bitmiş olurdu.

Yine doluştuk Ahmet’in kamyonetine. Garibim nasıl da uysal, bir o kadar da güçlü. Çukurları tümsekleri geçerken sesi bile değişmiyor. Şoför mahalline sığmayanlar kasada, oraya da sığmayanlar üst kaportanın üzerinde. İnsan ağacına döndü güzelim araç. Soracak olsanız içimizde kimse cehaleti kabul etmez. İyi ki oralarda trafik polisi falan yok, bize yazacak cezayı belirlemeye çalışırken aklını yitirirdi.

Kim Korkar Arazinin Zorluklarından… Şimdi Şaklabanlık Zamanı

Şurası mı burası mı derken, Yelimlik Koyu’na kadar geldik. Size oradaki atmosferi Kütükderesi Kanyon’u yazısında anlattım, şimdi küçük bir anımsatma yapayım: İki tepenin korumasında, rüzgârlardan etkilenmeyen bitkiler gemi azıya almış. Çok güçlü, çok renkli, çok gür. Tek başına uzayıp gitmiş bir kızılçam altındaki küçük meydanlık diyor ki: “Arkadaş, burada piknik yapmaya doyamazsın, ama bana saygılı ol; kirletme ki sonsuza kadar hizmet edebileyim!”

 Ne yazık ki sağda solda saygısızlığın izleri…

Kızılçamın üst yanından cangılın içine daldık. Herkeste bir neşe, sanırsınız Amerika’yı keşfe çıkıyoruz. Gençler tam donanımlı, öyle böyle değil. Birinin elinde budama makası, ötekinin elinde balta; bir başkasında ip, çakı, aklınıza ne gelirse. Mehmet Ali’ydi sanırım, sırtında bir su damacanası taşıyor, oradan ağzına hat döşemiş. Dediler ki, on iki litrelik damacana var sırtında. İçimde bir ferahlık; gerektiğinde başvurabileceğim bir kaynak var.

Halil’in sırt çantası bir başka âlem; başından yarım metre yukarıda…

Bende bir suçluluk duygusu. Hani daha önceki yürüyüşlerde grupla paylaşımı düşünerek hazırlıyorduk ya çantamızı; sandım ki Halil de öyle yapmıştır, o yüzden yükü o kadar heybetlidir. Kendime biraz güvensem, yüküne ortak olacağım. Oysa o heybetin, nasıl bir kişisel konfor amaçlı olduğunu akşam olunca öğreneceğim.

Neredeyse Sürüneceğiz

Çok sık bir bitki örtüsü içinde yürüyoruz ama bastığımız yeri görebiliyoruz. Zaten daha önceleri bu kısımları keşfetmiş, çevrede gördüğümüz balıkçılardan, köylülerden bilgi almıştık. Bu aşamada hiçbir sorun yok, sıkıntı yol denize ulaştığında başlayacak.

Birkaç yüz metrelik bir U çizip yeniden denize ulaştık, U’nun bir ucunda biz, öteki ucunda aracımızı bıraktığımız yer. Kuş uçuşu bir dakika bile sürmez, biz yarım saat harcadık.

Burnu döndükten sonra medeniyetle ilgimiz kalmayacak. Denize kırk beş derece eğimle inen yamaçlardayız. Kütlesel, volkanik, sert kayalar. Düşenin hiç şansı yok, daha denize ulaşmadan atalarına kavuşmuş olur.

O koşullarda bile zavallı ben, aralıksız deklanşöre basıyorum. Kadrajda olduğunu fark eden de fırsatı kaçırmıyor, şaklabanlığın bini bir para. Bunların çoğu amir konumunda. Acaba diyorum bu ciddiyetsiz hallerini kötü amaçlarıma alet edebilir miyim? Hani yani, şantaj falan(!)

Güneş tüm haşmetiyle tepemizde, yetmezmiş gibi bir de denizden yansıyan ışınlar var. Kayalar da ellerinden geldiği kadar katkıda bulunuyor. Eğim yüzünden yamaçtaki yeşilliklerin hiç yararı yok. Herkesin yüzü kırmızıyı renginden utandırır. Hele de Ahmet’in! Pembe beyaz teni bayrağı bayrak yapan kan gibi. [1]

Bu Nasıl Bir Sarhoşluktur

Ufaktan isyanlar başlıyor. İnanmayacaksınız ama benden değil. Hani o dağları devirir dediğim grup var ya, işte onlardan. Üstelik de kime sitem ediyorlar biliyor musunuz? Bana! Şöyle bir bakıp, akıllı uslu bir kadıncağız, onun göze aldığı yer ne kadar zorlu olabilir ki diye düşünmüşler. Yemin ederim ki doğru söylüyorum. Oysa ben, o ana kadar karşılaştığımız zorluklara dünden razıyım; hangi yürüyüşümüz daha kolay olmuş ki?

Birden karşımıza mucize gibi bir kızılçam çıkıvermez mi? Altındaki düzlük de bizim gibiler için oluşmuş; otursun, soluklansınlar, kahvaltı etsinler diye düşünülmüş.

Hatırını kırmadık. Fırsattan istifade çeneler de düştü. Güzergâhla ilgili yorumların tümü olumsuz ama ağızlar kulakta.

Molaların Kralı… Gölgelik ve Oturabilme Şansı… Daha Ne İsteriz

Nasıl çelişkidir anlamam, bunu hep yapıyoruz. Bilirsiniz değil mi o sözü: Hem ağlarım hem giderim.

Arzu, uzakta görünen bize göre Merdivenli Koy’un imi olan adacığa baktı baktı,“Biz yürüdükçe o uzaklaşıyor sanki” dedi. Yok canım, iki saat sonra oradayız, diye yanıtladı grup başımız.

Yeniden granit görünümlü kayaların üzerindeyiz. Denizden gelen esinti serinletmeye yetmiyor. Arada bir ısıdan kaçmak için bitkili alana dalıyoruz ama kıyıdan uzaklaşmayı gözümüz kesmiyor. Büyülü bir ormandayız sanki aralıksız çalışan budama makasıyla baltalara karşın, daha yolu açanlar kaybolmadan izleri yitiyor.

Şimdi kayalıklardayız. Bir de baktık ki seramik ocağındayız sanki. Gömü arayanlar beklentilerine ulaşamayınca tüm buluntuları tuzla buz etmişler.

Bu da bir başka katliam! Sinek pisliği kadar mutluluk için harcanan koskoca bir tarih.

Sonunda yol bitti; yamaç doksan değilse bile seksen derece. Yaratana sığınıp daldık cangılın içine.

Vatandaşın Sulama Tesisatı… Şaka Elbette.O gün İçin Yeni Bir Durumdu ama Sonradan Uzun Yürüyüşlerde Ben de Kullandım

Öyle bir bitki örtüsü ki yakalandığınızda yardımsız kurtulamıyorsunuz. Saran, yapışan bir çalı mı desem, diken mi? Ahmet, balta sallamaktan ter içinde; budama makası arıza yapmaya başladı. Böyle sıradan, çiçek budamaya uygun olanın yerine profesyonel amaçlı dev bir makas olsa yine baş edemez. Eksilen her dalın yerine kırk dal fışkırıyor sanki.

Yine de yılmadık. Ben değil tabii, yol açmaya çalışan öncü grup. Cesaretle çabalıyorlar.

İşte o arada gördük Ziftli Koy’u ama ilgilenmedik. Şöyle bir inceleyip yeniden daldık cangıla. İki saatlik yolumuz kaldı dendikten sonra üç saat geçmişti, bizim adacık hiç istifini bozmadan olduğu yerde duruyordu. Hani neredeyse yüzerek bizden kaçtığına inanacağız.

Yemek neyse de su içmeye korkuyorum, böyle giderse iki günde bile dönemeyiz. Gerçi Mehmet Ali’de su çok ama nasıl isteneceğini bilmiyorum ki.  

Yol açıcıların kolları iflas etti, budama makası dağıldı. Tek adım daha ilerleyecek durum yok. Gün kavuşmak üzere. Eğer güzergâhımız batıya bakan yamaçta olmasa çoktan karanlığa dalmış olurduk.

Geri dönme kararı alındı. Şöyle bir bakıp önemsemeden yürüdüğümüz koy var hedefimizde. O sırada daha ziftli olduğunu bilmiyoruz.

Bilsek ne değişir, o hava sızdırmayan bitki örtüsünün içinde gecelemeyi düşünecek halimiz yok ya!

Koya ulaşana kadar güneş ufka değdi.

Birkaçımız fırtınadan sökülüp kurumuş ağaç kütüklerini toplama görevini üstlendi; sabaha kadar ateşin sönmemesi gerek. Birkaçımız kamp alanının hazırlığına girişti. Dalgaların attığı molozlar mobilyamız olacak. Kimi masa, kimi sandalye…

Eşekarısı büyüklüğündeki sivrisineklerden (inanın abartmıyorum) korunmak için acele uzun kollu, paçalı eşofmanlarımızı giyindik ama onların pek umurunda olmadı. Sivrisinek kovucularla bulut gibi kapladık kendimizi, yine de saldırılarından korunamadık.

Ayıdan kurttan kim korkar, Tanrım kampçıları sivrisineklerin şerrinden korusun!

Kocaman bir ateş yaktık ki keyfimize diyecek yok. Kararlıyız, sabaha kadar eğleneceğiz. Meraklıları içkilerini yanında getirmiş. En gencimiz Mehmet Ali, kendine bir yer uydurup uyku tulumuna yerleşmiş, farkında bile olmadık. Hani eğlenecektik dedik, dediler ki bir gece öncesi nöbetçiymiş.

Ortaya çıkan yiyecek, içecek ne varsa; daha kocaman bir tepsi gibi gökte yükselen ayın bile farkına varamadan midemizde buluyor kendini. Hazırda olanlar bitince sucuklar çıktı ortaya. Sanırsınız ki bir aydır açız ve hörgücümüz var.

O kadar yiyince elbette ki kadınlarda fazla kalorilerin kaygısı…

Erkekler bizimle dalga geçiyorlar, doğada bile doğal davranamıyormuşuz.

“Hiçbir erkek kırışıkları, dökülen saçları, büyüyen göbeğiyle değerlendirilmezken, kadında beliren en küçük yıl izi başa kakılır.” diyorum. Alp Bey, “Neden başa kakayım, kırışanı bırakır, yenisini alırım.” diyor.

Ne yazık ki genel geçer tavır bu. Erkeklerin kuralları böyle olduğu, kadınlar da o kurallara uyum sağlama yarışını sürdürdüğü sürece aşkın hiç şansı yok; kazanan estetik cerrahi ve kozmetik sektörü olacak. Erkek, bir kadın sevdiğini sanırken teknolojinin bir harikasıyla oyalandığını bilmeyecek.

Ziftlenmeye Başlamışız da Farkında Değiliz Henüz

Kadının durumu daha da acıklı. O, kendisini yok sayanın yine kendi olduğunun farkında bile değil.

Öylesi bir yorgunluk üstüne böylesi ağır bir yemek… Zeytinyağlı yaprak sarma, barbunya, börek çeşitleri, üstüne bir de közde pişmiş sucuk… Aramızda bira falan içenler de var!

Uyku tulumlarını zor bulduk.

Hani Halil’in başından yarım metre yukarıdaki sırt çantasından söz etmiştim ya, işte o aklınıza gelebilecek en konforlusundan bir uyku tulumuymuş. Yerden iki karış yüksekte, pofuduk pofuduk bir şey. Aman Allah’ım! Bazıları canının kıymetini nasıl biliyor.

Kıskandım, desem ayıp olur mu?

Etrafındaki dört metreyi aşkın duvarlarıyla koyumuz öyle emniyetli görünüyordu ki kendi adıma hiç huzursuz olmadım; dalgaların hışırtısıyla ateşin çıtırtısı ninnim, alevlerin okşayan etkisi sakinleştiricim oldu. Silah taşıyan korumalarımız, nöbetleşe ateşi besleyenler de var; daha ne olsun!

Gerçi bir ara azıcık pirelenmedim değil, deniz yükselirse su altında kalacak ilk yer çıkış yolumuz. Yüzme bilmek de para etmez, dalgalar kayalara vura vura marmelada  döndürür insanı.

O kadar uzak olasılıkları düşünebilsem bu yürüyüşe zaten katılmazdım.

Benden önce davrananlar da oldu. Daha beslenme faslı bitmeden, Cem çadırını kurmuştu bile; S. Hanım’sa biraz dinlendikten sonra yeniden kalkmak üzere girdi uyku tulumuna, giriş o giriş. Ben uyumaya hazırlanırken Mehmet Ali uyanmıştı ama Arzu’yu sivrisinekler hiç uyutmamış. 

Sabah uyanınca, böyle bir kamp deneyimi yaşadım mı, diye düşündüm; çok uzak anılardan bir iki iz belirdi gözlerimin önünde. Onlar da tam donanımlı kamp alanlarında yaşanmıştı. Bu kez, ilkel koşullara karşın hiçbir rahatsızlığım yoktu, kendimi çok iyi hissediyordum, bu da özgüvenimi biraz daha yükseltti.

Ateş Isınmak Değil, Yabani Hayvanlardan Korunmak İçin… Sabaha Kadar Nöbetleşe Beslenecek

Güneş, denizde yüzen delilerin (!) üzerine doğdu. Biri Cem’di de öteki ikisi kimdi anımsamıyorum şimdi. Fotoğrafta iki siluet gibi görünüyorlar yalnızca.

Sadece delileri değil barınağımızın bize hazırladığı sürprizi de aydınlattı güneş. Birbirimize bakıp gülüyorduk. Çoğumuzun elinde yüzünde sivrisineklerin iğne izi vardı. Bu yetmemiş gibi giysilerimiz de ziftlenmişti.

Ne yalan söylemeli üzüldük biraz, ne de olsa hiçbirimiz mirasyedi değiliz. O yüzden de barınağımızın adına ‘Ziftli Koy’ diyerek öç almış olduk. Sanki o ziftleri kendisi üretmiş, insanın yol açtığı bir kirlilik değilmiş gibi. 

Bazılarımız dağ başı falan dinlemedi, sucuklu yumurtasından bile vazgeçmedi dersem; abarttığımı düşünürsünüz değil mi? Siz öyle sanın! Mehmet Ali, akşam içtiği biralardan birinin kutusunu yırttı, közün üstüne oturttu, doğranmış sucukları yerleştirip yumurtaları kırdı. Hepimize göstere göstere bir güzel mideye indirdi.

Diyeceksiniz ki, “Kırmadan yumurtaları nasıl getirmiş?” Vallahi bilmiyorum. Özeline özen göstermek isteyen bir yolunu buluyor.

Gördüğünüz Gibi Sucuklar Adam Boyu

Kahvaltı yaparken sözleştiğimiz tekne geldi, ancak çoktan Merdivenli Koy’dan vazgeçmiştik.  Tekneyle dönmeyi düşünenler bile oldu ama çoğunluk yürümekten yana olunca bize katılmak zorunda kaldılar. Şimdi burada isim verip de morallerini bozmayayım.

Sıcağa kalmama telaşımız bir işe yaramadı, güzergâh gereği sabahın erken saatleri ormanda geçmişken gün yükseldiğinde yine kayalıklardaydık.

Daha önce de belirtmiştim, bilinen yol uzun gelmiyor. Kendi adıma hiç zorlanmadım. Galiba en çok sıkıntı çekenimiz Arzu oldu. Geceyi de uykusuz geçirmiş olduğu için aracımızı bıraktığımız yere ulaştığımızda perişandı. Çoğumuz denize girip şöyle bir serinledi. Uzun yüzüşlere cesaret edemeyeceğimiz kadar soğuktu su. Üstelik biz Akdeniz çocuğuyuz, girdiğimiz deniz Ege.

Arzu, denizle falan ilgilenmemişken Ferdi’nin ikram ettiği çerezleri de kabul etmedi; tek istediği bir an önce evine kapağı atıp dinlenmekti. Yaşını bilmiyorum ama çocuğum olacak yaşta olduğundan eminim. 

O gün bir kez daha anladım ki sorun kaç yaşında olduğunuz değil, nasıl yaşadığınızda. İçimizde nüfus kâğıdı en eski olan S. Hanım, gözünün ışığı hiç sönmeyen de o! Bedenimiz tembelliğe eğilimli, konforun böylesine gelişmesinin temelinde de bu yatıyor sanırım. O gelişmenin pek çok sağlık sorununa yol açtığını da kimse yadsıyamaz.

Bedeninizi yeterince disipline ederseniz, üstüne düşeni yapıyor. Gruptakiler o yürüyüşü nasıl değerlendirir bilemem, benim için anımsanmayı hak eden sıradışı bir serüvendi.


[1] Mithat Cemal Kuntay’ın çok bilinen dizeleri.